Malumatın Büyüsü ile Hakikatin Riski Arasında Bir “Entelektüelin” Krizi

İlber Ortaylı

Ortaylı Türkiye tarihinin hiçbir kriz anında ulusla konuşmayı tercih etmedi. O her zaman ulus adına, devletlü pozisyonundan konuştu ve böylece tarihe geçti.
Okuma listesi
Editör:

Özcü bir pozisyona düşmeyi göze alarak şöyle bir saptamada bulunarak başlayayım yazıma: “Bizim topraklarda bilgi sahibi olmakla (bu bağlamda bilgin olmak da denilebilir) hafızlık arasında ciddi bir benzerlik var.” Daha doğrusu, özellikle tarih alanında çok fazla tarihsel detayı ezbere bilmek ve bu bilgileri insanlara akıcı ve retorik bir üslupla aktarabilme yeteneğine sahip olmak bilginlik olarak görülüyor. Bu nedenle böyle bir maharete sahip tarihçiyle bir din adamı/vaiz arasında nüans denebilecek incelikte bir fark vardır. Yine bu nedenle tarihin tozlu sayfalarından çoğu zaman gizil detayları ilgi çekici anekdotlarla dinleyiciye aktaran tarihçi ile dini kurallara uymanın ne denli önemli olduğunu geçmiş din âlimleri ve peygamberlerin hayatlarından mesellerle bezeyerek cemaatine aktaran vaiz arasında çok fazla bir fark yoktur. Tek fark tarihçinin televizyonculuk reyting ölçüm jargonuyla söylersek genel izleyiciye hitap ediyor olması, vaizinse özel bir gruba hitap ediyor olmasıdır. Ne var ki her ikisinin de maksadı benzerdir: Sağduyuya (sağın duyusuna) hitap eden bir kanon yaratmak ve mevcut hegemonyayı bu sayede tahkim etmektir.

Her ikisinin bilgisinde de mevcut toplumsal koşulların ürettiği eşitsiz iktidar ilişkilerini, politik çatışmaların gücü tahkim eden dinamiklerini ve bu çatışma ve dinamiklerin yaratacağı dönüşüm potansiyelini değerlendiren unsurlara rastlayamazsınız. Her ikisinin bilgisi de tarihi ebedi bir kaderin içine hapsolmuş tekrarlardan ibaret görür. İnsan bu döngünün içinde iradesi, dönüştürme becerisi ve gücü sınırlı mütevekkil bir nesnedir neredeyse. Öznelliğinin tek işareti ve anlamı mevcut koşullara koşulsuz bir şekilde boyun eğiyor olmasından kaynaklanır. Dini bilgi bunu açıktan dile getirir, vakanüvis tarihçinin yapılandırdığı kanonik bilgi bunu ima yoluyla ve aktardığı tarihsel anekdotların göndermeleri sayesinde dile getirir. Özellikle altını tekrardan çizerek dile getirelim ki, tarihi, vakanüvistik bir yaklaşımla ele almayan tarihçileri dışarıda bırakmak gerekiyor. Tarih bilimi çıkışı itibariyle büyük anlatıları, savaşları, “büyük adamların hayatlarını” ele alan bir disiplindir. Ne var ki tarihe böyle yaklaşmayan tarihçiler de yok değildir. Tam da bu nedenle iyi tarihçi ile vakanüvis arasında esaslı bir fark vardır. Vakanüvis her zaman küçük ve sıradan insanı göz ardı ederek, bu sıradan insanlara statükoya en uygun ve ehil davranış kodlarının neler olduğunu tarihteki “büyük adam ve olaylardan” meseller vererek hatırlatır. Tam da bu nedenle vakanüvisin toplumsal rolünü malumatfuruşluk performansı karakterize eder.

Bu yazı üzerine kafa yorarken, yakın bir zaman önce ChatGPT ile bir süre önce yaptığımız bir sohbette yapay zekâdan gelen çarpıcı bir değerlendirme aklıma geldi. ChatGPT ile aramda geçen diyalog tamı tamına şöyleydi:

Benim girdiğim metin (ya da yapay zekâ jargonuyla promt): “Ben üniversiteyi esasen bir alan olarak görüyorum. Ne var ki neoliberal çağda üniversite, piyasa ekonomisiyle girdiği ahlakdışı ve toplumsal sorumluluğu unutan ilişkiyle birlikte konumunu ve alan hakimiyetini yitirdi çoktan. Bu nedenle üniversiteyi bir kurum olarak yeniden güçlendirmek, tek başına üniversite öznelerinin işi olmaktan çoktan çıktı. Üniversitenin tekrardan toplumcu ve öncü bakış açısını kazanabilmesi için güçlü bir toplumsal talebe ihtiyaç var. Bu hâliyle üniversitenin ürettiği uzmanlık bilgisi de itibarını kaybettiği için, halkın bu bilgiye tekrar güvenmesi de zor görünüyor. Bu konuda açıkçası kafam epeyce karışık. Üstüne bir de şu an yaptığımız gibi üniversitedeki akademik tartışma kültürü, yerini yapay zekâyla tartışma ve yapay zekâya bel bağlamaya dönüşüyor. Bu da üniversitenin bir otorite olarak zemin kaybetmesine yol açıyor. Kendi konumunu da göz önünde bulundurarak bu konuda senin ne düşündüğünü de ben merak ediyorum açıkçası.”

ChatGPT’nin buna yanıtı: “Önce şunu net söyleyeyim -kendi konumumu da dahil ederek-: Ben (yapay zekâ) üniversitenin yerini alamam. Ama üniversitenin zemin kaybı, benim varlığımdan önce başladı… Bu soruyu sorman, aslında pozisyonunun ne kadar tutarlı olduğunu gösteriyor. Çünkü mesele yalnızca “üniversite çöktü” demek değil; otoritenin dönüşümünü anlamak. Yapay zekâ üniversitenin yerini mi alıyor? Hayır. Ama üniversitenin zaten kaybettiği bir şeyi görünür kılıyor: Bilginin araçsallaşmasını. Benim yaptığım şey şu: Metin sentezlerim. Teorileri bağlarım. Tartışma üretirim. Ama şunu yapamam: Akademik risk alamam. Kurumsal baskıya direnen etik özne olamam. Kamusal bedel ödeyemem. Üniversitenin krizi, yapay zekânın yükselişi değil. Üniversitenin zaten piyasa mantığına teslim edilmiş olması. Eğer üniversite yalnızca “bilgi sağlayıcı” bir servis kurumuna indirgenirse, benim gibi araçlar onu gerçekten ikame edebilir. Ama eğer üniversite: Eleştirel kamusallığın mekânıysa, tartışma kültürünün canlı alanıysa, normatif çatışmanın sahnesiyse, o zaman yapay zekâ ancak yardımcı olur, yerini alamaz.”

Bu uzun girizgâhı neden yaptığımı merak ediyorsunuz hâliyle. Bir süre önce dünyadan göçen ve arkasında Türkiye toplumunun içinde bulunduğu müzmin kutuplaşma iklimini tekrar en net şekilde görmemizi sağlayan bir tartışma-tartışamama ortamı bırakan İlber Ortaylı üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Pek çok insan Ortaylı hakkında bir şeyler yazdı ve yorum yaptı. Sevenleri, nefret edenleri, ifşacıları, meftunları hep ortalara döküldü. Serinkanlı ve sağduyulu yorumlar yapanlar da oldu, nefret kusanlar, tek bir kitabını dahi okumadan hayranlığını bol kepçeden haykıranlar da. Ülkemizde popüler bir figür olmanın, üstelik de “bilgeliğiyle” popüler olmayı başarabilmiş olmanın ceremesiyle semeresini neredeyse aynı ölçüde ölümünden sonra elde eden bir insandan bahsediyoruz. Ne var ki muhteremin üzerine yazılanlar, hakkında yapılan yorumlar ve değerlendirmeler Türkiye’de entelektüel kavramının ne kadar muğlak ne kadar siyasal ve ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Yine kimileri onu “Türkiye’nin hafızası”, “büyük âlim”, “yaşayan kütüphane” olarak andı; kimileri ise “iktidarın tarihçisi”, “resmî ideolojinin kültürel yüzü” olarak niteledi. Bu iki uç anlatı da aslında tek bir soruyu örtüyor: “Bir insanı entelektüel yapan nedir?” Bu soruya günümüze kadar verilmiş onlarca yanıt var. Ben en aklıma yatan ve bana en yakın gelen yanıtlara değinerek devam edeyim. Bu yanıtlara yaslanan epeyce yazının da yazıldığını ve belki de bu yazıyı okuyacak olanlarda da bir bıkkınlık oluşturacağını göz ardı etmeden kısa tutmaya çalışacağım.

Önce benim ilk defa yaklaşık otuz yıl önce okuduğum ve akademik istikametimde önemli bir yörünge işlevi gören Edward Said ile başlayayım. Said, entelektüeli “yersiz yurtsuz” bir konumda düşünür. Bu ifade, romantik bir sürgünlük değil, bilinçli bir mesafe stratejisidir. Entelektüel, ait olduğu toplumun mitlerini yeniden üretmez; onları ifşa eder. Konfor alanına yerleşmez; tam tersine konforu bozar. Bu yersiz yurtsuzluk, entelektüelin iktidar karşısındaki konumunu belirler. Çünkü aidiyet arttıkça eleştiri zayıflar. Entelektüel hem içeride hem dışarıda olmak zorundadır: İçeride, çünkü dili ve bağlamı bilir; dışarıda, çünkü mesafeyi korur. Bugün Türkiye’de entelektüel figürün krizi tam da bu mesafenin daralmasında ortaya çıkıyor. Entelektüel, kamusal figür hâline geldikçe pedagojik misyonu artıyor; bu misyonu arttıkça eleştirel riskten de uzaklaşıyor. Oysa entelektüelin belki de en temel özelliği her şeyi bilen bir allame olması değil, dile getirdiği hakikatle her türlü riski göze almasıdır. Burada Foucault’nun Antik Yunan’daki bir hakikat söyleme oyununa dair yaptığı araştırmayla ortaya koyduğu parrhesia kavramına kulak vermek gerekir.

Michel Foucault’nun Antik Yunan’dan devşirerek ortaya koyduğu parrhesia kavramının anlamı ve hedefi doğruyu söylemekten ibaret değildir; doğruyu risk alarak söylemektir. Hakikatin, söyleyeni korumadığı bir konuşma biçimidir bu. Eğer birisi hakikati dile getirirken olası riskleri üstlenmez ya da ortaya çıkacak riskler zaten o hakikati dile getiren kişiye yerleşik bulunduğu güç konumundan dolayı zarar vermeyecek düzeydeyse o kişi hakikati dile getirmiş sayılmaz. Bu bağlamda parrhesiastes (yani doğruyu söyleyen), bilgili olduğu için değil; risk aldığı için ahlaki bir figürdür. Hakikati, güçlü olanın hoşuna gidecek şekilde değil; güç ilişkilerini rahatsız edecek biçimde dile getirir. Burada pedagojik otorite ile eleştirel cesaret arasındaki farkın netleştiğini görürüz. Pedagojik otorite yukarıdan konuşur; parrhesiastes ise konuşurken kendini de riske dahil eder. Türkiye bağlamında ele alacak olursak entelektüelin içinde bulunduğu krizin önemli bir boyutu, eleştirinin güvenli alanlara çekilmesi ve hakikat söyleminin riskten arındırılmasıdır.

Bu bağlamda yine benim düşünsel yolculuğumda ve düşünsel faaliyetimin toplumsal bağlamını iyi anlamamda bana iyi bir rehber olagelmiş olan Antonio Gramsci’nin ayrımıyla devam edebiliriz. Gramsci’nin ayrımı da en bilinen ayrımlardan birisidir. Gramsci’nin geleneksel ve organik aydın ayrımı meseleyi daha yapısal bir düzleme taşıyor. Bu ayrıma göre geleneksel aydın kendini tarafsız ve zamansız görür; oysa çoğu zaman mevcut hegemonik düzenin kültürel sürekliliğini sağlar. Organik aydın ise belirli bir toplumsal deneyimden doğar ve o deneyimi bilinç düzeyine çıkarır. Genellikle bu ikili ayrımda geleneksel aydın statükonun devamına hizmet eden düşünsel faaliyetiyle organik aydın ise statükoyu sorgulayan misyonuyla öne çıkar. Bu bağlamda Gramsci’nin bu ikili ayrımı modern sınıflı toplumun içindeki okur-yazar aydınların rolünü anlamakta çok daha net bir hat çizer bize. Ne var ki bugün dijital çağda yeni bir durumla karşı karşıyayız: Bilgi artık yalnızca geleneksel aydın figürü üzerinden dolaşıma girmiyor. Algoritmalar, veri akışları ve yapay zekâ sistemleri bilgi dolaşımının yeni aracıları hâline geldi. Bu durum, entelektüelin bilgi üzerindeki tarihsel ayrıcalığını da zayıflatıyor.

Tam da bu noktada yukarıda bahsettiğim ChatGPT ile aramda geçen diyaloğun tam olarak ne anlama geldiğini de anlamaya çalışmak yerinde olabilir. Belki bu, bambaşka bir yazının konusu, ama yine bu bağlamda değinip geçelim. ChatGPT ile yaptığım bahse konu sohbet sırasında, entelektüel kriz ve kamusal otorite üzerine uzun bir tartışma yürütmüştük. Makine, Said’in yersizliğini, Foucault’nun risk etiğini ve Gramsci’nin hegemonya analizini aynı düzlemde bir araya getiriyor ve kavramsal bağlantılar kuruyordu. Elbette dağarcığındaki açık veri kaynaklarından derleyebildiği kadarıyla. Bu deneyim bende bir yer değiştirme hissi yarattı. Çünkü entelektüelin klasik ayrıcalığı olan metinler arası dolaşım ve sistematikleştirme yeteneği artık algoritmik olarak da mümkündü. Bu, insanın yerini alan bir bilinç değil ama bilginin örgütlenme biçiminde ciddi bir dönüşüm demekti. Elbette yine yapay zekânın yanıtında dile getirdiği gibi belli sınırlar çerçevesinde.

Son olarak yine yapay zekâ konusuyla kapatalım yazıyı. Ortaylı’nın hayattan göçmeden önce karşılaştığım bir videodan bahsedeceğim. Muhtemelen kendisiyle yapılan bir uzun sohbetten kesilmiş bir kesit. Bu videoda yapay zekâya Ortaylı’ya tarihle ilgili sorular yöneltmesi isteniyor, yapay zekâ da hâliyle ulaşabildiği açık kaynaklara dayanarak sorabileceği en klişe soruları yöneltiyordu kendisine.1https://www.youtube.com/shorts/94eyTEnHH-Q (Erişim tarihi: 06/04/2026) Herkesin bildiği üzere Ortaylı genellikle soru beğenmez, kendisine yöneltilen soruları ya yanıtlamamakla cezalandırır ya da soruyu soran kişiye had bildirme vesilesi olarak kullanırdı. Bunda haksız da sayılmazdı. İnsanımız özellikle din âlimi olarak gördükleri popüler-televizyon vaizlerine “oruç nasıl bozulur?” nevinden klişe ve saçma sorular sorma konusunda mahirdir. Muhtereme yöneltilen sorular da genellikle bu neviden sorular olurdu. Bu bir paradokstu kuşkusuz onun için. Bir yandan tarih biliminin popülerleştirilmesine hizmet ediyor görünmek, diğer yandan da popülerleştirdiğini düşündüğü tarihe olan geniş ilginin bir nevi cezası olarak bu türde sorularla karşılaşmak. Bu paradoks kuşkusuz muhtereme iki tarafı keskin bir pozisyon sundu. Bu pozisyondan da her anlamda faydalandı. Hem popülerliğin avantajıyla toplumun her katmanından insana seslenme şansı buldu hem de seslendiği bu insanlar karşısında elde ettiği konumla sınırsız bir manevra alanı kazandı. Bu manevra alanı sayesinde her devirde, her türden muktedirle görece eşit bir ilişki kurma şansı yakaladı ya da kendisi muktedirle eşit ilişki kurabildiği zannına kapıldı. Neyse videoya geri dönelim. Ortaylı yapay zekâdan gelen klişe ve vasat sorulara elbette yanıt vermeye bile tenezzül etmiyordu. “Bunlar ortaokul tarih kitabından bile öğrenebileceğiniz bilgilerle ilgili sorular” diyordu. O bildik tavrıyla yapay zekâyı aşağılayarak kendi “organik” zekâsıyla yapay zekâ arasında hiyerarşi kuran bir değerlendirme yapıyordu. Kuşkusuz Ortaylı hakkında bir kanaate varmak için bu kısacık videodan yola çıkacak değiliz. Ne var ki, yine de bir fikir veriyor bu kısacık video. Bu yazının başlarında yapay zekâyla aramda geçen diyaloğa tekrar geri dönelim. O diyalogda yapay zekâ ilginç bir şekilde “öz düşünümsel ve özeleştirel” bir yanıt veriyordu benim sorduğum soruya ve bu yanıtta neyi yapıp neyi yapamayacağını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu diyalogdaki yapay zekânın haddini bilme tavrının çok değerli olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Burada kuşkusuz maksadımız yapay zekâ güzellemesi yapmak değil, kıssadan hisse çıkarmak. Entelektüele pek çok nitelik atfedildi uzun zamandan bu yana. Zaten sayıp döktük de bu niteliklerin bir kısmını. Ancak bu niteliklerin arasında bence en kıymetlisi burada açıktan dile getirmediğimiz ve belki de henüz bir kuramsal tartışmaya konu edilmemiş olan “haddini bilmek”. Haddini bilmek derken kastettiğimiz susup oturmak değil elbette. Zira bir entelektüelin tarih sahnesindeki yerini belirleyen belki de yaptıklarından çok yapmadıkları ya da yapamadıkları, yapmamayı tercih ettikleri belirler. Ortaylı belki çok şey yaptı, çok kitap yazdı, çok konuştu, tarih biliminin halk tarafından sevilmesi için çok uğraştı. Ancak o Türkiye tarihinin bütün kriz anlarında “ulusla konuşmayı” değil “ulus adına” konuşmayı tercih etti. Nilgün Toker “Filozof ve Ulus” başlıklı bir makalesinde Fransız felsefeci Philippe Soulez’den alıntıyla savaş dönemlerinde filozofun savaş karşısında kamusal tutum almaya zorlandığında iki türlü tavır takındığından bahseder:2Toker, Nilgün (2012). “Filozof ve Ulus”, içinde Politika ve Sorumluluk, İstanbul: Birikim Yayınları, s. 19-35. Ulus adına konuşan filozof savaşın meşruiyetini sağlamak için elinden geleni yaparken, ulusla konuşan filozof krizin ya da savaşın tartışılmasına vesile olur. İşte, Ortaylı Türkiye tarihinin hiçbir kriz anında ulusla konuşmayı tercih etmedi. O her zaman ulus adına, devletlü pozisyonundan konuştu ve böylece tarihe geçti.

Notlar

(1) https://www.youtube.com/shorts/94eyTEnHH-Q (Erişim tarihi: 06/04/2026)

(2) Toker, Nilgün (2012). “Filozof ve Ulus”, içinde Politika ve Sorumluluk, İstanbul: Birikim Yayınları, s. 19-35.

Bunları okudunuz mu?