2024 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanan yazar Han Kang’ın baş yapıtlarından Yunanca Dersleri romanını, şiirsel dili ve biçiminin ötesinde etkileyici kılan yanı okuyucuyu zemininden sarsan bir yitim duygusuyla baş başa bırakıyor olmasıdır. Ana karakter söz yitimi yaşarken, Antik Yunanca öğretmeninin ise zamanla görme yetisi zayıflamaktadır. Öğretmenin, mektupları aracılığıyla, iç dünyasına doğrudan girebilirken, dilini yitiren kadının hikâyesine ise üçüncü kişinin ağzından tanıklık ediyor olmak manidardır.
Binlerce iğneden yapılmış bir giysi misali onu hapsederek batan dil aniden kayboldu.
Efsunlu bir söz gibi dolaşan “az kalsın bu dünyaya gelemeyecektin” cümlesi ile köklenmeye başlamıştır hikâyesi. Biraz da belki bu sebepledir çocukluğundan beri kelimelere olan hassasiyeti. Üç yaşları dolaylarında en yoğun duyguyla hatırladığı anısı, sırtında hissettiği gün ışığı ve toprağa yazdığı harflerdir. Korku hikâyeleri okuduğunda yükselen ateşinden ve bulanan midesinden de anladığımız üzere daha o yaşlarda hızla sirayet etmektedir kelimeler ona. O ise bir yandan sesinin yer kaplamasını istemezken öte yandan ilerleyen yıllarda bir şair olacaktır.
Dilini yitirmesinin sebepleri neler olabilir? Gittiği terapistinin indirgemeci tutumu karşısında “o kadar basit değil” notunu yazarak yanıtlar kadın. Birkaç yıl önce boşanmış olması, annesinin yakın zamandaki kaybı, çocuğunun velayetinin eski eşine verilmesi… Bunların tümü sebebin bir parçası olsa da bu durumu yeterince açıklamadığını en iyi kendisi bilir. Hem bu yitim onun için ilk de değildir.
Yazdığı notta o kadar da basit olmayan şey belki de kendi ellerinden, kendi cümlelerinden utanan; kusmak isteyen, çığlık atmak isteyen birisi olmasıdır ve o derin sessizlik tüm atılamamış çığlıkları dahi yutan yegâne şeydir yaşamında.
İlk dil yitiminin ardından kendi seçimi olan Fransızca dersinde “bibliothèque” kelimesi ile yeniden kendi sesiyle bir kavuşma yaşamıştır. Bugününde ise yine kendi seçtiği ölü bir dil olan Antik Yunanca ile kendi iç dünyasında benzerlikler vardır. Belki de yitirdiklerinin yasını tutmak için duygusuyla uyumlu bir alan bulmuştur kendisine bu defa. Karanlık bir testiye benzetilen bedeni soğuk bir boşluğu çağrıştırmaktadır. Bu boşluk duygusuna yaklaştıkça bunu betimleyebilecek kelimeleri bulmak herkes için hayli güçleşmektedir, o izolasyonun içerisinde kelimelerimiz de yiter sesimiz de. Bu bağlamda kadının sesini yitirmesi de bir sorun hali olmaktan ziyade yıllardır içinde olduğu boşlukla daha hemhal olduğu bir alan sağlıyor olabilir. Dışarıdaki şeylere uzak kendine yakın bir sessizlik.
Hayatının keskin bir şekilde ikiye bölündüğü bilgisiyle baş etmenin yolu kelimelerden geçerken, ağzından çıkacak sözlerin yitimi ve yeniden kazanma çabası da kaybı ve kaybın akabinde önce o derin sessizlikler içinde benliğini koruma ve belki dil edinimi ile birlikte yeniden kurmaya dair bir çabadır. Rüyalarında gördüğü “herkesin ortak bir kelimede buluşması” da bu yitim duygusuyla başa çıkma ya da onu tersine çevirme fantezisi olarak düşünülebilir. Varoluşsal yalnızlığının ve kopukluk hislerinin aksine herkesin ortak bağlayıcısı olan “tek bir kelime” ile birlik duygusu tam da ihtiyaç duyduğu yatışmayı ona sağlamaktadır.
İki karakter için duyularla da desteklenen iç-dış, ben ve dışarısı arasında geçişler muğlaktır. Adam aynada artık kendi yüzünü diğer nesnelerden ayırt edemeyeceğini bilir, kadın ise oldum olası aynaya pek de uzun bakmayan birisidir. Romanda sıkça mesafelere ve boşluklara atıf yapılmaktadır. Belki de romanın girişinde de bahsi geçen Borges’ in kılıcı nesneler ve kelimeler arası boşlukta bir içeriye bir dışarıya yönelip durmaktadır.
Dersin birinde Antik Yunancada etken ve edilgen çatıların dışında orta çatı konusu işlenmektedir. Belki de bu araf çatıda artık hem kelimeler ona iğne gibi batmamakta, yeniden yazabildiği dizelerinde utanç ve suçluluk duygularından azade olabilmektedir. Yine de insanı nötrleyen şey etken ya da edilgen olmamak mıdır? Zira kadın edilgen olarak bir dili öğrenirken aktif olarak da bir dile yerleşip ona ses verecek olan kişi konumundadır. Görme yetisini yitirmekte olan öğretmenin yitmiş bir dili öğreten konumu da benzer bir başa çıkma durumunu düşündürür. Mektuplarında sıkça taşınmaktan, dil ve kültüre yabancılaşan kimliğinden abi rolü ile uçup giden çocukluğundan bahseder. Genetik olarak babasından aktarılan bu körleşme halinde babasının en çok gözlerine bakarkenki kızgınlık duyguları ile baş başa kalışını anlamlandırmak zorlayıcıdır onun için. Tüm yetinin kaybı karşısında ise diller edinir, çok dillidir ve belki hiç bir zaman yanıtını alamayacağı soruları sormaktan vazgeçmez, bu açıdan daha inançlı bir tavrı vardır yaşam karşısında, kayba dair farklılaşan tutumu dikkat çeker. Görme yetisi zayıfladıkça zamanı daha derinden duyumsamaktan bahseder, belki o anda kalmak dediğimiz bir deneyime eştir bu. Ya da kadının, dilin yittiği anda o anı kronolojik olmasının ötesinde duyumsamasına benzerlik göstermektedir.
Adam yavaş yavaş alıştığı dış dünyanın görüntüsüne körleşirken, kadınsa daha ziyade kendi içine yabancılaşarak yeni ifade bulmanın arayışındadır. Kayıp ile öne çıkan bu yabancılaşma hâllerinin aynı zamanda hepimizin varoluşuna temas eden yanları vardır. Nitekim sağlıklı gözler de güneşe bir filmin ardından bakar ya da Lacan’a göre dilin kendisi de bir tür yabancılaşmadır. Hepimiz göremediklerimiz ve söze getirmediklerimizle de yaşarız. Bazen genetik olarak taşırız ömür boyu bazense küçük yaşlarımızda kulak tıkayamadıklarımızla. Kimi zaman sanatla ifade buluruz kimi zaman ifade bulamadıklarımız gelir yerleşir bedenimize.



