Kaybettiklerimizin Ardından

Anlatı Görevi

Kolektif unutturma politikalarına karşı en etkin direniş biçimlerinden biri büyük hikâyelerde ince çatlaklar oluşturan, direnen bir eylem hermenötiği geliştirmektir.
Okuma listesi
Editör:
Redaksiyon:

Ölümün Toplumsal Yaşama İntibakı

20. yüzyılın en büyük felaketlerinden I. Cihan Harbi’nde yitirilen Fransız din sosyoloğu Robert Hertz, Türkçeye de yeni çevrilen “Ölümün Kolektif Temsilinin İncelenmesine Bir Katkı” (1907) başlıklı çalışmasında ölümün toplumun geride kalanları için anlamlarını, toplumsal bilinçte ölümün nasıl gündelik hayata dahil edildiğini araştırır.1Robert Hertz, Ölümün Toplumsal Yaşamı, çev. Selim Karlıtekin (İstanbul: Telemak, 2025), 38. Buna göre “toplum… yokoluşu, silinmeyi, hafızadan yitmeyi kabul etmez; zamanın biyolojik yaşama musallat ettiği ölümü ehlileştirir, içerir ve yaşama irca eder.”2Selim Karlıtekin, “Çevirmenin Notu”, Hertz, Ölümün Toplumsal Yaşamı, 30. 6 Şubat Kahramanmaraş depremleri, ölümün Türkiye’deki toplumsal yaşamına, yani gündelik hayata intibak ettirilmesine direnen bir istisna oluşturuyor: Ölüm ânının sadece yıkıcı bir felaketle gelmesi değil aynı zamanda günlerce gelmeyen yardımlar nedeniyle gecikmesi, cenazelerin çıkartılamaması ya da kurtarılabilecek canlar enkaz altındayken toplanan cenazelere uygun biçimde veda edecek vaktin olmayışı, defin işlemlerinin hızla ve topluca yapılması, kayıp kimselerden haber bekleyenlerin ve adalet peşinde o davadan bu davaya koşturan depremzede yakınlarının yas tutamayışı, depremlerin seneidevriyesinde kaybettiklerinin ardından özgürce anma töreni gerçekleştirememesi, ölümün anlamlarının bir şekilde toplumsal yaşama katılmasını erteliyor. Geride kalanlar ölülerin ve kayıpların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayamadıkça, 6 Şubat depremleri Türkiye halklarına musallat olmaya devam ediyor.

Bununla birlikte devam eden -ancak bu sefer geride kalanların varlığını sürdürmekteki direnç noktalarını oluşturan- bir diğer şey ise depremde kaybettiklerimize dair anıların aktarılması: Sadece bir aile ferdinin, tanış ve akrabaların, on binlerce insanımızın ya da ruhsal ve bedensel sağlığımızın, hâllerimizin, davranış ve alışkanlıklarımızın değil, aynı zamanda beşeri değerlerin, insan onurunun, adalet mefhumunun, kültürün, zamanın, mekân ve coğrafyanın da kaybı, 6 Şubat’tan sonra aynı kalamayanlar tarafından anlatılmaya devam ediyor. Hayatta kalanlar, deprem ânını, afet sonrasında yaşadıklarını, kurtarma çalışmalarını, bekleyişlerini, sessizliklerini, yardımlaşmalarını, terk edilişlerini, soğukla başa çıkmalarını, dualarını, isyanlarını, mezar başlarında ve hatta enkazların üzerinde geçirdikleri günleri, başlarını koyacakları bir yer bulmalarını, belki kısa belki uzun süreliğine şehirlerinden göç etmelerini, geri dönmelerini, yıkılan apartmanlarının varsa dava süreçlerini, yeni dava arkadaşlarını, mücadelelerini, sadece geçmişteki acılarını paylaşarak ölenlerin anısını yaşatmak için değil enkaz altındaki bir toplumun geleceğini kurtarmak için de anlatma edimine başvurur.

Dolayısıyla anlatı, hele ki böylesine büyük bir felakete dair anlatılar, yaşanılanları basitçe başkalarına nakletmenin ötesinde psikolojik, terapötik, toplumsal, felsefi, etik ve hatta estetik boyutları da olan bir eylemdir. Neyi hatırladığımız, ne kadarını hatırlayıp ne kadarını anlattığımız, ne zaman anlatmaya ne zaman susmaya karar verdiğimiz, neyi unutup vazgeçtiğimiz ya da affettiğimiz, kime ve kim için anlattığımız ve bunu nasıl, nerede, hangi mecrada dile getirdiğimiz, kaybettiklerimizin ardından anlatma görevini üstlenenlerin icabet ettiği soru ve sorunlardır. Benim de bu yazıda niyetim psikoterapide bir yöntem olarak istihdam edilen anlatı meselesinin indirgenemez çok boyutluluğunu açmak ve etraflıca ama derinlemesine düşünülmesine imkân sağlamak olacak; zira yaşadığımız bu elim hadisenin anlatısallığı, kanaatimce, toplumun her bir ferdine hatırlama ve hatırlatma sorumluluğunun yüklendiği bir biraradalık etiğinden bahsetmemizi mümkün kılmaktadır. Böyle bir etik, kaybettiklerimizin ardından anlatmanın ve dinlemenin etkin olduğu ortaklıklara, topluluklara ve halklara gereksinim duyar.

Anlatıların Çoğulluğu

Anlatının kaçınılmaz “olayı”, gerçekten yaşanılan şeylerin aktarılmasında gerçekliklerin türlü değişikliklere uğramasıdır. Geçen zamana göre, anlatılan ortama, kişiye göre, bağlama ya da süregelen diyaloğa göre kişinin anlattığı hikâye farklılaşır. Hatta yeniden veya defalarca anlatmak, bazen bıkkınlığa, birtakım detayların önemsizleşmesine ya da sıradanlaşma ve hissizleşmelere sebep olur, bazense yaşananların nasıl gerçekleşmiş olabileceğine dair yeni bulgu ve bağlantılarla olayı daha iyi anlatmak ve olay örgüsündeki eksikleri gidermek için yeni bir kurgunun oluşturulmasına. Dikkatlerden kaçmayacaktır ki olay örgüsü ve kurgu gibi ifadeler hayali anlatılara mahsus gibi görünse de aslında başımızdan geçen bir şeyi anlatırken de hatırlanan unsurlardan, o an için gereksiz olduğunu düşündüğümüz detayları ayıklayarak olayı baştan yazarız; bu da demek oluyor ki anlattığımız şeyin değişikliklere uğraması sadece unutma ve hatırlamalarımızdan değil anlatma edimi sırasında olayı ortamına göre yeniden tesis etmemizden de kaynaklanır.

Olayların yeniden anlatımlarında önlenemez farklılıkların olmasını doğallaştırmak depremzedeler ve yakınlarını kaybedenler için önemlidir, çünkü yaşananları unutmak ve hatırlamak kadar parça parça fragmanları sürekli yenilenen bir bütünde anlamlandırmak da deneyimsel anlatının özünde mevcuttur. Anlatı kuramıyla da bilinen Fransız filozof Paul Ricoeur’ün de belirttiği gibi, “Başa gelenlerin anlamı kesin olarak belirlenmiş değildir”3Paul Ricoeur, “Memory—Forgetting—History”, çev. Allan Megill, Meaning and Representation in History içinde, ed. Jörn Rüsen (New York & Oxford: Berghahn, 2006), 15. ve her bir yeniden anlatım geriye dönük yeniden bir yorum, baştan yapılan bir anlamlandırma çalışmasıdır. Bu yüzden bir felaket sonrası sıcağı sıcağına anlatılanların ya da anlatılmayanların aradan yıllar geçtikçe farklılaşması, dilinin ve söyleminin değişip dönüşmesi yadırganacak ya da itibarı sorgulanacak bir durum değildir. Gerçek bir cefaya sahip, ızdırap içinde, yaralanmış, ruhu incinmiş insanların varoluş tarzını temsil eden bu hususi, zayıf ve küçük anlatıların aksine egemen gücün ve iktidarın Büyük Anlatısı ise yıllardır hiçbir değişikliğe uğramayan, sabit ve genel geçer bir yapıya sahiptir: “Asrın Felaketi” olarak 6 Şubat depremlerinin yarası “asrın inşası” ile sarıldı bile –on binlerini toprağa veren toplum inşaatla iyileşti!4Bir “inşaatla iyileşme” hikâyesi için bkz. https://www.aa.com.tr/tr/6-subat-depremlerinin-ucuncu-yili/asrin-felaketinin-yaralari-asrin-insasi-ile-sarildi/3818534 İşte tam da bu sebeple zorla benimsetilmeye çalışılan büyük hikâyelerde ince çatlaklar oluşturan, mecrasını, dilini, söylemini değiştirerek de olsa anlatmaya, hatırlamaya ve hatırlatmaya devam eden cılız sesler, uzun ve zahmetli -üstelik yalandan değil sahici- bir nekahet sürecinin emaresidir.5Zorlayıcı da olsa sağlıklı olan uzun nekahet süreci için bkz. Abdullah Başaran, Postmodern: Felsefe, Edebiyat, Nekahet (İstanbul: Dedalus, 2018; Ketebe, 2021).

Yıllardır susmama cesareti gösteren, deprem ânında ve sonrasında yaşadıklarını aktarmaya devam eden bu kimselerin, davalarını gündemde tutmak için tarihsel ve bilimsel açıdan doğru bilgiler sunmaya çalıştıklarını da görüyoruz, kendilerinde böyle bir mükellefiyet görmeyip insana tesir eden hikâyelerini anlattıklarını da. Derdinin anlatmanın tek bir yolu olmadığı gibi anlatı biçimlerinin birbirine üstünlükleri de yoktur; dolayısıyla depremin “doğru” anlatısı, sadece gerçeklerle ya da (pozitivist yaklaşımdaki) bilimsel olgularla örtüşmeyle ölçülemez. Yukarıda bahsettiğim gibi, her yeniden anlatımın yeni bir anlamlandırma çalışmasına dönüştüğü yerde, hakikati kendinden menkul “tek bir doğru”dan da bahsedilemeyecektir. Anlatının, anlatanın dünyasını özgürleştirmeye müsaade etmesi gerekir; nitekim sağlıklı ve sağaltıcı olan, uzaktan yakından bu felaketten etkilenen kimsenin geçmişte yaşadıklarını olduğu gibi aktarmaya çalışması değil, devam eden hayatında şimdi için yorumlaması, her seferinde yerine göre -elbette geçmiş acılara ve kaybedilenlerin anısına hakkaniyetle yaklaşarak- olabilecek en iyi şekilde anlatmasıdır.

Fakat anlatmanın birbiriyle çelişen ve rekabet eden biçimleri olsa da bu çoğulluk iyinin ne olduğunu irdelememize mani değildir. Örneğin kişinin kendi başından geçen olayın “tüm boyutlarını” keşfetmeye çalışması, kendi başına yapabileceği bir iş değildir; başkalarının anlattıklarına kulak vererek, diğer perspektiflere kendisini açarak, psikoterapiye dayalı yardım alarak, araştırarak, izleyerek, okuyarak hikâyesinin parçalarını tamamlamaya, fragmanların boşluklarını kendisinden başkalarıyla iletişime geçerek doldurmaya çabalar. Bu süreçte, yaşanan hadiseye kişisel tanıklığı, başkalarına derdini anlatmak için başkalarıyla birlikte bir hikâyeye dönüşür; bir diğer ifadeyle, kişinin başından geçenler (kendini ya da bir başkasını anlatsa bile), anlatma edimiyle başkalarının da yaşadığı dünyada o kişinin temsilinde bir misal teşkil eder.6Richard Kearney, Poetics of Imagining: Modern to Post-Modern (New York: Fordham University, 1998), 245-46. Anlatı, artık sadece o kişiye değil hikâyesiyle bağ kurduğu, dokunduğu, tesir ettiği “biz”e de ait olur, bizi dönüştürür; dolayısıyla geride kalanların kaybettiklerine dair hikâyelerini mübadele etmesi, yorumlarını birbiriyle paylaşması, sadece büyük anlatıları zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda bir toplumun kaderini, teamüllerini, alışkanlıklarını değiştirmeye yönelik eylemsel bir boyut da içerir.7Yorum toplumu için bkz. Burhanettin Tatar ve Harun Geçer, “Şeffaf Toplum Versus Yorum Toplumu: Vattimo’nun ‘Zayıf Düşüncesi’ Açısından İletişim Teknolojilerinin Bir Kritiği”, Kocatepe İslami İlimler Dergisi 8, no. 2 (2025): 268-83. https://doi.org/10.52637/kiid.1731513

Anlatı Odaklı Bir Eylem Hermenötiği İçin Yeni Stratejiler

Anlatı ve konukseverlik etiğiyle Ricoeur’ün selefi olan Richard Kearney, özellikle egemen güç ve iktidarların yarattığı ahlaki kötülüklerle mücadele için alınabilecek üç aksiyondan bahseder:8Richard Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar: Ötekiliği Yorumlamak, çev. Barış Özkul (İstanbul: Metis, 2012), 124-25, 127-33, 278.

(1) Kötülüğe karşı en doğru eylemde bulunacak bir anlayışa (phrónēsis) sahip olmak; yani başta belirttiğim gibi neyi, ne kadar, ne zaman, nerede hatırlamanın ve hatırlatmanın iyi ya da kötü olduğunu ayırt edebilmek (diyakritik);

(2) Yaşanılan ve bize yaşatılan kötülükler üzerinde çalışmak (kátharsis); yani tanık olunan şeyleri paylaşarak, faal bir şekilde şikayet etmekten, sorumlu kişi ve mercilere sitem etmekten geri durmayıp kötülüğü direnilebilir kılmak;

(3) ve nihayet, iyileşme için bağışlamak ve affetmek; yani eğer yas süreci olması gerektiği şekliyle tamamlanabilirse artık bir sınırın ötesini, geleceği birlikte hayal edebilmek gerekir — ancak 6 Şubat depremleri için ne anlatı görevi tam yerine getirilmiş hâlde ne de yasımızı tutabiliyoruz; deprem suçlarının cezalarını alması için adalet arayışımız sürdüğünden dolayı da bu üçüncü aksiyon şimdilik ufukta dahi gözükmüyor.

Bu sebeple ben, deprem anlatıları odaklı bir eylem hermenötiğinin içinde bulunduğumuz şartlara daha uygun olduğunu düşünüyorum; zira geride kalanların kaybettiklerine dair hikâyelerinin tam olarak anlatılamadığı yerde ne yas gerçekleşebilir ne etkin bir unutma ne de nekahet süreci içinde bağışlama. Kayıp insanların bulunamayışı, gizlenen bilgilerin ve yayın yasaklarının artışı, korunan şahısların pişkinliği, siyasi otoritenin baskısı, yavaş işleyen bürokrasi ve dava süreçleri, nihayet kavramsal bir şemsiye olarak adaletin tesis edilemeyişi devam ettikçe, anlatılan hikâye de sürekli yeni eklenen parça ve fragmanlarla sürüncemede kalarak tamamlanmayacak ve hem anlatanı hem dinleyeni uzun bir melankoliye, artık anlatmanın da anlatılanın da anlamını kaybettiği hiççiliğe (nihilizm) yerini bırakacaktır. Bu tehlikeye karşı, kaybettiklerimizin ardından üzerimize düşen anlatı görevinde, hem anlatmayı hem dinlemeyi içeren yeni stratejiler belirlememiz gerekiyor; çünkü kurtarma çalışmalarında yapılan iyilikleri ve kötülükleri hatırlamak ve hatırlatmak, geride kalanların mücadelelerini ve ölümü günlük yaşantılarına nasıl dahil ettiklerini dinlemek ve dinletmek, ölenleri unutmayarak ve unutturmayarak hatıralarının da göçüp gitmesini engellemek, mağdurlara olan borcumuzu bir nebze de olsa ödeyebilir —anlatıp duran varlıklar olarak bu varoluşsal mücadeleyi de yapamayacaksak, Maraşlı Şeyma’nın hepimize bıraktığı vasiyetini başka türlü nasıl yerine getirebiliriz?

Anlatı yoluyla deprem gibi bir felaketin hatırlanması ve hatırlatılması, aksi hâlde unutulacak pek çok münferit olaya başkalarının da katılımını, dinleyenin de anlatanın derdine, davasına ortak olmasını sağlar —ya da en azından buna bir olanak tanır. Zaten bu gerçekleşmezse aynı felaketlerin tekrarlaması kaçınılmazdır —örneğin 1999 Gölcük ve Düzce depremlerinde, 2014 Soma faciasında, 2021 orman yangınlarında ve aynı yıl sellerin ilçeleri yutmalarında, 2024 İliç maden kazasında ve insan hayatının Türkiye’deki “ucuzluğunu”, yani anlatmaya çok da değecek bir hikâyesinin olmadığını gösteren, ölümleri sıradanlaştıran daha pek çok felakette böyle bir ortaklık kurulamadığı için aynı şeyleri yaşamaya devam ediyoruz. 6 Şubat depremlerinin istisnası ise kanaatimce burada bir umudu yeşertiyor: Bizzat depremzedelerin, geride kalan yakınların, gönüllülerin çok farklı mecralarda, Instagram ve TikTok gibi platformlarda, derneklerde, cemiyetlerde ve örgütlerde kendilerinin ya da yakınlarının hikâyelerinin peşinden gittiklerini izliyoruz, duyuyoruz, okuyoruz. Öte yandan Büyük Anlatılar ise depremzede aileler ile bu derde ortak olmak isteyenlerin birleşen seslerini susturmak, yaşanan olayların korkunçluğunun dilden dile aktarılmasını engellemek için teyakkuz hâlindedir: Anlatının mecralarını daraltmaktan ve yasaklamaktan tutun da anlatan kimselerin şahsını ve söylediklerini itibarsızlaştırmaya kadar türlü hilelere başvururlar. Bu yüzden hem anlatmayı hem dinlemeyi içeren yeni stratejiler belirlememiz gerekiyor derken üzerimize düşen vazife sadece kaybettiklerimize ve mağdur depremzedelere seslerini geri kazandırmak değil, hâlihazırda anlatma cesaretini gösteren kimselerin acılarını ve kahramanlıklarını, yaptıkları iyilikleri ve karşılaştıkları kötülükleri gelecek nesillere aktarmaktır.

Zira cesaret, dürüstlük, itidal ve basiret sahibi olma, adil davranma, diğerkâmlık gösterme gibi erdemleri ya da korkaklık, sahtekârlık, kargaşadan yararlanma, durumu suistimal etme, hırs, bencillik, gaddarlık gibi alçaklıkları, bize anlatılan hikâyelerdeki örneklerle biliriz. Dolayısıyla deprem sırasındaki her türlü kahramanlık hikâyesi, madencilerin ve itfaiye erlerinin iradesi, tüm işlerini bırakıp kar-kış dinlemeden sabahında deprem bölgesine varan gönüllülerin diğerkâmlığı, hayata gerçek anlamıyla tutunan ampute depremzedelerin direnci ya da yasını hâlâ içinde tutarak adalet peşinde koşan depremzede yakınlarının cesaret hikâyeleri defalarca anlatılmalı ve hiçbir şekilde küçümsenmemelidir. Ne yazık ki Türkiye’de mütevazılık adı altında bu tür erdemli davranışlar ve kahramanca edimler pek gün yüzüne çıkarılmaz, öyle pek sözü edilmesi istenmez; ancak anlatmaktan kaçınma, yapılan işin küçük görülmesine (“kim olsa aynısını yapardı” — ki hayır, herkes bu yaptığını yap-a-mazdı), hatta temas edilen bireylerin haricinde bu iyiliğin unutulmasına sebep olur. Bununla birlikte bir de kahramanlık taslayan kimselerin, başkalarının hikâyelerinden rol çalanların ayırt edilmesi, yani sahtenin gerçekten ayrıştırıldığı (diyakritik) bir görüş ve anlayışa da sahip olmak gerekir; hatırlanacağı üzere, özellikle arama-kurtarma çalışmaları sırasında, enkaz başlarında, çadırkentlerde bu türden alçaklıklara yüz vermeyen depremzedeler ve yakınlarının diyakritik (iyiyi kötüden ayıran) müdahaleleri mevcuttu. 6 Şubat günü ve sonrasında ortaya çıkan sayısız erdem hikâyelerinin aktarılması bu tiksindirici hâl ve hareketleri bertaraf etmek için de önemlidir; aksi takdirde asıl sesi çıkanlar, sahtekârlıklarını gizleyebilecekleri geniş mecralar bulabilenler de bu büyük isimler olduğu için, her köşesini bildikleri piyasada da yalnızca bunlar kalacaktır. Halbuki ismini bilmediğimiz pek çok şahıs, vakıf, dernek, cemaat ya da örgüt, depremin ilk dakikalarından bu yana iyiliklerini başkalarının üzerinden esirgememiştir. Dolayısıyla bu şahısların ve cemiyetlerin hikâyelerini de anlatmaya devam etmek, şeytanı imrendiren kötülüklerle en işe yarar mücadele yollarından, kolektif unutturma politikalarına karşı en etkin direniş biçimlerinden birine dönüşür.

Bunun sebebi ise anlatılan hikâyelerin, can kulağıyla dinlendiği takdirde, 6 Şubat ve sonrasında yaşanan dehşetin ve yapılan kötülüklerin anonimliğine karşı acıyı tekilleştirmesidir9Richard Kearney, On Stories (London & New York: Routledge, 2002), 62. —ya da bir diğer ifadeyle, “asrın” felaketinin hiçbir yere yetişilemeyecek büyüklükte olduğuna, karın üç gün boyunca yolları kapattığına, afet kontrolünde birincil güce sahip silahlı kuvvetlerin terör tehlikesinden ötürü sahaya inmediğine dair büyük anlatılarda ince çatlaklar oluşturmalarıdır. Felaketin ilk günlerindeki kurtarma çalışmalarında, hastanelerde, ameliyatlarda, çadırkentlerde, enkaz başlarında, asbest yığınlarında, toplu mezarlıklarda, hayvanlara açılan geçici barınaklarda, mültecilerin hüzün dolu sessizliklerinde, ülkenin dört bir yanından gelen gönüllülerin çabalarında o kadar çok münferit hikâye vardır ki çoğulluktaki bu eşsizlik hiçbir canın birer rakamdan ibaret olmadığını, dünyanın her bir kimse tarafından başka türlü görülüp yaşantılandığını garanti eder. Dolayısıyla deprem anlatılarına odaklanan ve güçlü söylemlere direnen bir eylem hermenötiği, afetzedelere ve yakınlarına basitçe empati gösterip ne yaşadıklarını kendi anladığına indirgemekten ziyade farklılıkların farklı kalmasına, her bir hikâyenin biricikliğine özen göstermek zorundadır. Yalnızca böyle bir ahlaki zeminde sadece benzer görüşler ve taraflar değil aynı zamanda çatışan yorumlar ve birbirini değilleyen anlamlar, anlamlandırmalar ve hatıralar da bir araya gelebilir. Gerçekleri çarpıtanlara, yalancı ve sahtekârlara, otorite boşluğundan nemalanmaya çalışanlara karşı ihtiyatlı olunduğu sürece, anlatısal konukseverliğin, başkasının ne anlattığına açık olmanın, başkasının da “haklı olabileceğine” dair ahlaki bir düsturun kabul gördüğü bir yorum toplumunu, yani bize verili olanlardan başka türlüsünü hayal edebiliriz.

Peki yine de böyle bir durum ahlaki göreceliğe ya da bir tür perspektivizme, suistimallere, güvenilmez anlatıcıların serbestiyetine sebep olmaz mı? Anlatılanların gerçekten yaşananlarla örtüşüp örtüşmediğinin etik ve hukuki sonuçları yok mudur? Dahası anlatılarda dil unsurlarına ve estetiğe başvurmanın bir derecesi var mıdır —yoksa herkes istediğini istediği şekilde mi anlatır? Acıyı estetize etmeden bir anlatı kurmak mümkün müdür? Etik ve estetik kesişiminde deprem anlatıları meselesine bir sonraki yazımda değineceğim.

Notlar

(1) Robert Hertz, Ölümün Toplumsal Yaşamı, çev. Selim Karlıtekin (İstanbul: Telemak, 2025), 38.

(2) Selim Karlıtekin, “Çevirmenin Notu”, Hertz, Ölümün Toplumsal Yaşamı, 30.

(3) Paul Ricoeur, “Memory—Forgetting—History”, çev. Allan Megill, Meaning and Representation in History içinde, ed. Jörn Rüsen (New York & Oxford: Berghahn, 2006), 15.

(4) Bir “inşaatla iyileşme” hikâyesi için bkz. https://www.aa.com.tr/tr/6-subat-depremlerinin-ucuncu-yili/asrin-felaketinin-yaralari-asrin-insasi-ile-sarildi/3818534

(5) Zorlayıcı da olsa sağlıklı olan uzun nekahet süreci için bkz. Abdullah Başaran, Postmodern: Felsefe, Edebiyat, Nekahet (İstanbul: Dedalus, 2018; Ketebe, 2021).

(6) Richard Kearney, Poetics of Imagining: Modern to Post-Modern (New York: Fordham University, 1998), 245-46.

(7) Yorum toplumu için bkz. Burhanettin Tatar ve Harun Geçer, “Şeffaf Toplum Versus Yorum Toplumu: Vattimo’nun ‘Zayıf Düşüncesi’ Açısından İletişim Teknolojilerinin Bir Kritiği”, Kocatepe İslami İlimler Dergisi 8, no. 2 (2025): 268-83. https://doi.org/10.52637/kiid.1731513

(8) Richard Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar: Ötekiliği Yorumlamak, çev. Barış Özkul (İstanbul: Metis, 2012), 124-25, 127-33, 278.

(9) Richard Kearney, On Stories (London & New York: Routledge, 2002), 62.

Bunları okudunuz mu?