Kapitalizmin ışıltılı yol göstericiliği gerilerde kaldı: Zamanın nüfuzlu ülkeleri artık üçüncü dünya ülkelerinin ekonomik seviyesine gerilemiş durumda; gelişmekte olan devletler Batı’nın ilerleme vizyonuna can atıyor değiller. Geçmişe saplantıdan ve ütopik ideallere takılıp kalmaktan vazgeçerek, çevresel yıkımı bütünüyle önleyecek elverişli bir alternatif mümkün mü?
Nostalji günümüzü tanımlayan bir özellik gibi görünüyor. Bariz bir şekilde dört bir yandan nostalji taşıyor: popüler kültür, moda, sanat hatta politika bile geçmişe duyulan melankolik hayranlığı, geçmişin yeniden hayat bulmasının yarattığı bulanık pusla çevrili ya da en azından bunun girişimleriyle. Yasın olmadığı bir dünyayı tahayyül etmek güç. Özneler olarak yaratılışımız bizi kolayca salıveremeyeceğimiz geçmişin hayaletlerine tutunmaya zorluyor daima.
Nesnelere yönelen yüksek libidinal yatırım ve bunun sonucunda ortaya çıkan kateksisler salınıp duruyor ve ruhun işleyişinin karakteristik özelliği olan belirli bir atalete yol açıyor. Bu, Jacques Derrida’nın kökensel gecikmesine karşılık gelen, usulca yankılanan “söylemin haliç gecikmesi”ne benzetilebilir.1Derrida, Husserl üzerine yazdığı ilk tezinden (Speech and Phenomena, Northwestern University Press, 1979) başlayarak, bu kavramı birçok kitap ve makalesinde geliştirmiştir. Ayrıca bkz. “Freud and the Scene of Writing”, J. Derrida, Writing and Difference, Routledge, 2005, özellikle “Breaching and Difference” başlıklı bölüm, s. 251–258. Nesneler, Gerçek’te olduğu gibi söylemde asla doğrudan mevcut değildir; Simgesel ve İmgesel’i yeniden yapılandırmaları her zaman zaman alır. Benzer şekilde, unutulup giderken her zaman simgeler ve imgeler alanında bir tortu bırakırlar. Dolayısıyla, bilişsel ve varoluşsal olan, kaçınılmaz olarak daimi bir uyumsuzluk içindedir.
Ancak tarihin her bir uğrağında öznel işleyişin bu kıymetli özelliği bugün olduğu kadar belirgin değildir. Özellikle kölelik ve itaat yönleriyle, sanki bir tür BDSM yapılandırması içinde var oluyormuşuz gibi, burada kısıtlama o kadar yaygın ki, yegâne olmasa bile başlıca keyif kaynağı hâline geliyor.
Kaybolmuş Gelecek Hayali
Tam olarak böyle bir siyasi iklim içindeyiz. Bu durumda muhafazakarlığın derin bir nostalji ile dolu olması pek de şaşırtıcı değil. Her şeyden öte, muhafazakârlık doğası gereği geçmişe, hayalindeki yüce imgenin bulunduğu yere spişik bir enerji yatırımı yapmak zorundadır. Ancak tarihi açıdan önemli diğer iki ideoloji, (kıtasal anlamlarıyla) liberal ve ilerici ideolojiler, genelde geçmişin nostaljik retrotopyalarına kıyasla geleceğin olası ütopyalarına daha fazla yönelmektedir. Bu özellikle de ilerici duruş için oldukça doğrudur. Geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca, feministler ve sendikalar gibi hareketler, yalnızca gelecekte hayal edilebilecek ve asla geçmişte var olmuş bir gerçeklik olarak kabul edilemeyecek ideal bir dünyayı sürekli savunmuşlardır.
Ancak bu ütopik iyimserlikten günümüzde çok az şey kaldı. Feministler, geçmişe duyulan nostaljik yas tutumuna karşı en dirençli grup olsa da, daha geniş sol kesim, esasen ekolojik hareket ve kimlik siyasetinde kendini gösteren ivedi tehditler ve mağduriyetlere odaklanmış görünüyor veya (Sanders, Melenchon veya Corbyn gibi figürlerde örnekliğini bulan) geçmiş bir dönemde kaybolan refah devletinin yasını tutuyorlar. Enternasyonalin “kitleler, köleler, kalkın, ayağa kalkın; dünya yerinden oynamak üzere” devrimci haykırışı, onlarca yıllık ilerici mücadele sessizliğe gömülmüş gibi görünüyor.
Anaakım liberal söylem de daha iyi bir durumda değil. Onun depresif melankolisi, liberalizm etkisinde son otuz yılda yaşadığı düşüşle yakından bağlantılı. 1990’ların başlarında liberalizm görünüşte kesin ve nihai zaferini kutluyordu. Sovyet bloğunun çöküşü birçok Doğu Avrupa devletlerinin bireysel kurtuluşundan daha fazlasını vaat ediyordu. Yaygın anlamda bu, daha geniş bir modernleşme sürecinin nihai onayı olarak yorumlandı; kapitalist modernitenin serbest piyasasının, bireysel özgürlüklerin ve parlamenter temsilin büyük zirvesi olarak görüldü. Öyle ki Fukuyama buna meşhur bir şekilde “tarihin sonu” adını vermişti.2F. Fukuyama, ‘The End of History?’, The National Interest, No. 16, 1989, ss. 3–18.
Ancak geriye dönüp bakıldığında, bu vizyondaki temel kusurunun bariz biçimde açık olduğu görülüyor. Paradoksal bir şekilde, –liberalizmin başlıca rakibi– reel sosyalizmin başarısızlığı liberalizmin evrensel zaferine yol açmaktan çok, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından kapitalist modernitenin süregelen parçalanmasına neden oldu. Bu gerilemeye dünya genelinde anti-modernite, anti-liberal ve anti-ilerici hareketlerin çoğalması eşlik etmiştir. En önemli olanlar arasında köktendincilik ve siyasi popülizm bulunmaktadır.
Bu, ilk olarak 11 Eylül saldırılarıyla yüzyılın başlarında yıkıcı etkiyi gösterdi ve kapitalist moderniteye yönelik evrensel ve tartışmasız küresel bir algıyı etkili bir şekilde ortadan kaldırmış oldu. Popülizmin yükselişiyse daha yavaş gerçekleşmiştir, ancak 90’ların başından beri giderek daha çok destek kazanmaktadır. 2010’larda Orbán, Erdoğan, Trump, Modi, Brexit, Kaczyński, Duterte, Front National ve AFD gibi figürler ve hareketlerle popülizm bir sürü önemli seçim başarısı elde etti. Polonya gibi belirli bölgelerde popülistler son dönemlerde olumsuzluklarla karşı karşıya kalsa da, popülizmin yükselişi kontrol altına alınabilmiş değil. Bu durum muhtemelen devam edecek ve yakın gelecekte çeşitli şekillerde bizi rahatsız etmeye devam edecektir.
Özcülüğe Dönüş
Doğrusunu söylemek gerekirse, kapitalist modernitenin yıllar önce sömürgecilik sonrası dünyada yarattığı rahatsızlığı daha iyi analiz etmiş olsaydık, hoşnutsuzluğun bir dışavurumu olarak popülizmin beklenmedik yükselişi daha az şaşırtıcı olurdu. Dünyanın çeşitli yerlerinde, özellikle de Endonezya’da, sömürgecilikten kurtulmanın sonuçlarını gözlemleyen Clifford Geertz, gelenek ile modernite arasındaki diyalektik ilişkiye ve yerel toplumların küresel kültürel kod akışına artan entegrasyonuna bağlı önemli bir çelişkiyi vurgular. 1971 tarihli metni, After the Revolution’da [Devrimden Sonra], yeni devletlerde milliyetçiliğin kaderindeki “çağcıllık” (epochalism) ile “özcülük” (essentialism) arasındaki gerilimin ana hatlarını çizer.3C. Geertz, “After the Revolution: The Fate of Nationalism in the New States”, In: C. Geertz, The Interpretation of Cultures, Fontana Press, 1993, s. 241.
Geertz’e göre çağcıllık, zamanın ruhuna uyum sağlama ve çağın gereklerine göre yaşama isteğini ifade eder. 20. yüzyılın ikinci yarısının ruhu, evrensel seçme hakkı, gelişmiş iletişim araçları, sanayi altyapısının genişlemesi ve toplumsal refah gibi unsurları içeren liberal demokrasiyi ve modernliği içine alır. Buna karşılık, özcülük bireyin asli niteliklerine sahip çıkma arzusunu yansıtır: kültür, özgürlük, yerel nitelikler ve buna bağlı normal ile toplumsal kurumların tamamını içerir.
Daniel Lerner’in bir zamanlar varsaydığının aksine, gelişme aşamasında olan ülkelerin Batı tarzı modernleşmeyi putlaştırdıklarını ve bunun nihai olarak yerleşmesini sabırsızlıkla beklediklerini söylemek doğru değil. Kuşkusuz acı gerçekliklerini iyileştirmek isterken (nihayetinde kimse yetersiz besin alan çocuklarının sıtma gibi hastalıklara yenik düşmesini istemez) aynı zaman da özgürlüklerini koruma eğilimleri de oldukça kuvvetlidir. Bu açıdan bakıldığında, hem köktendincilik hem de popülizm, çağdaşlıktan sapma ve özcülüğe dönüş olarak görülebilir; ki bu dönüşüm bugün o kadar güçlüdür ki, artık kendi başına yeni bir çağı tanımlamaktadır.
Modernite Üstüne Hipotezler
Geertz’in ilk teşhisinden bu yana birçok ufuk açıcı analiz yapılmıştır. Frederic Jameson’ın belirttiği gibi, kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana Batı dünyasında gelişen modernite, iki farklı yönün karmaşık bir bileşkesidir. Jameson, teknoloji, altyapı, makineler ve benzeri unsurları kapsayan maddi üretimdeki ilerlemeyi ifade eden “modernleşme” ile kişisel özerklik ve özgürleşmeye dayanan bir değer sistemi olarak yorumladığı “modernizm”i birbirinden ayırır. Bu iki boyut tarihsel olarak iç içe geçmiş olsa da, aralarındaki ilişki hem karmaşık hem de derin bir bağa sahiptir.4F. Jameson, Singular Modernity: Essay on the Ontology of the Present, Verso, 2002.
Michel Foucault, belirli bağlamlarda bu unsurların birbirine zıt olabileceğini vurgulamıştır. Özellikle, Jameson’ın modernleşmesiyle uyumlu olan maddi ilerleme, yönetişim organlarına bireysel özgürlükleri kısıtlama konusunda geliştirilmiş araçlar sunar ve bu, Jameson’ın modernizm anlayışıyla da örtüşmektedir. Foucault, Aydınlanma’nın en önemli zorluklarından birinin, yapabilirliklerin artışını iktidar dinamiklerinin yükselişinden ayırmayı kavramak olduğunu öne sürmüştür.5M. Foucault, “What Is Enlightenment?’” In: P. Rabinow (ed.), The Foucault Reader, Pantheon Books, 1984, ss. 47-8.
Sömürgecilik sonrası alanda ve özellikle çağdaş popülizmin yükselişiyle, modernliğin benzer bir bölünmesini veya ikiliğini gözlemlemekteyiz; ancak burada tersi bir amaç söz konusudur: (Jameson’ın bu terimleri anladığı şekliyle) modernleşmenin sağladığı yeni teknolojik gücü, modernizmin yayılmasını engellemek için kullanmak. Bu yaklaşım kapitalist moderniteden hayal kırıklığına uğramış olanların, maddi ilerlemenin sağladığı nimetlerden (Jameson’ın modernleşmesi veya Geertz’in çağcıllık anlayışıyla uyumlu bir şekilde) yararlanarak, özcülüğü güçlendirmeye ve modernliğin itici gücünü sınırlamalarına olanak tanıdı.
Bu taktik, köktendincilik ve modern sağcı popülizm gibi unsurlar aracılığıyla küresel manzarayı parçalamada etkili olmuştur. Bu stratejinin Suudi Arabistan’da uygulandığını görebiliyoruz; burada zayıflayan monarşi, muhalefeti bastırmak için petrol servetini kullanmakta. Benzer örüntüler, Modi’nin Hindistanı ve Erdoğan’ın Türkiyesi gibi yerlerde de ortaya çıkıyor. Bu taktik, Polonya’nın Hukuk ve Adalet Partisi’nin 2015 ile 2023 yılları arasında benimsediği stratejilerin merkezindeydi; yani ekonomik refahı ve onun sağladığı kaynakları; kapsayıcılığı, eşitliği ve özgürleşmeyi savunan sözde “Avrupa değerleri”ni reddeden kişi ve kuruluşları desteklemek için kullanmak.
İronik olarak, modern projenin maddi boyutu neredeyse evrensel bir kabul görmüştür. Bhutan veya Kuzey Kore gibi birkaç istisna dışında, kapitalizm, dünyayı maddi ilişkilerin evrensel olarak bağlayıcı bir biçimi içinde birleştiren bir güç haline gelmiştir. Ancak bu durum dünyayı kültürel olarak birleştirmemiştir. Aksine, dünyayı 50 yıl önceye kıyasla daha parçalı ve sosyal olarak bölünmüş hale getirmiştir; o dönemde Türkiye, İran ve Afganistan gibi ülkelerin bile liberal bir rejime doğru sosyal ve kültürel bir dönüşüm sürecinde olduğu görülüyordu.
Modernleşme Kuramını Tersine Çevirme
Fukuyama’nın “tarihin sonu’’ hipotezi, 20. yüzyılın ortalarında ve 21. yüzyılın başında sosyal bilimler ve kamu tartışmaların ikisinde de belirgin bir şekilde yer alarak modernleşme kuramı olarak bilinir hale geldi. Rostow’un 1960’ta yayımlanan The Stages of Economic Growth: A Non-Communist Manifesto6W. Rostow, The Stages of Economic Growth: A Non-Communist Manifesto, Cambridge University Press, 1991. [Ekonomik Büyümenin Aşamaları: Anti-komünist Bir Manifesto] ve Lerner’in 1958’de yayımlanan The Passing of Traditional Society: Modernizing the Middle East7D. Lerner, The Passing of Traditional Society: Modernizing the Middle East, The Free Press, 1958. [Geleneksel Toplumum Geçişi: Ortadoğu’yu Modernleştirmek] gibi öncü çalışmaların ardından modernleşme kuramcıları modernliğin gelişmesi için geleneğin gölgede kalmasını, ayrıca modernliğe doğru evrensel, doğrusal bir ilerlemenin varlığını ileri sürdüler. Bu perspektife göre, gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkeler için ilerlemenin yolunu aydınlatan birer işaret fişeği işlevi görüyordu.
Bu bakış açısı yalnızca liberal düşüncenin parçası olarak kalmaz, beraberinde sol ideolojiyle paralellik gösterir. Aslında Marx’ın Hindistan’daki İngiliz sömürge yönetimi üzerine gözlemleriyle uyum içerisindedir. Baskın bir ideolojinin gerçek işareti, farklı teoriler ve toplumsal gerçekliğe ilişkin yaklaşımlar arasında rezonans üretme kabiliyetidir; bu yaklaşımlar birbirine zıt inşa edilmiş olsa bile.
Dahası, 20. yüzyıl siyaseti ve sosyal bilimleri üzerinde etkisi olan modernleşme algısı sadece aşılmamış aynı zamanda tersine çevrilmiştir. Kapitalist dünya sisteminin periferlerinin, merkezinin geleceğini şekillendirdiği artık tersinin aksine daha akla yatkın görünüyor.
Lerner’in Modernizing the Middle East eserini tekrar ele almak, dikkat çekici bir örnek sunuyor. Türkiye’ye odaklanarak, Lerner ülkenin sosyal ve politik dönüşümünü, başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa güçlerinin izlediği yolları nasıl taklit etmeye çalıştığını resmediyor. Bu dönüşümsel çabanın önemli bir bileşeni laikleşme olarak belirlenmiştir; bu da geleneksel dini kıyafetlerin yasaklanması gibi politikalarla örneklendiriliyor.
Lerner, Türkiye’nin, Fransa’daki laikleşmeden ilham alarak yaklaşık 50 yıl içinde Batı Avrupa’ya benzemeye başlayacağını öngörüyordu. Fakat bu durum gerçekleşmemekle kalmadı, tam aksine bir durum gelişiyor: 50 yıl önce laikliğin sarsılmaz kalesi olarak kabul edilen Fransa, şimdi kadınların kamusal alanlar ve kurumlarda başörtüsü takmasını kısıtlayan yasayla mücadele ediyor.
Modernleşme teorisinin varsayımlarını direkt tersine çeviren başka rahatsız edici gelişmeler de mevcut. Bunlardan en önemlisi kapitalist dünya sisteminin merkezinde iş ilişkilerinin güvencesizleştirilmesi. Alman sosyolog Ulrich Beck Avrupa ve ABD’deki iş ilişkilerinin ‘’Brezilyalaşması’’ üzerine yazıp 1990’ların sonuna doğru bu durumu öngörmüştü. O, iş piyasası ve refah devlet olarak bilinen sistemlerdeki çalışma koşullarının Latin Amerika’da aşina olunan koşullara benzemeye başladığını vurguluyordu.8U. Beck, The Brave New World of Work, Polity Press, 2000, özellikle “Thousand Worlds of Insecure Work. Europe’s Future Glimpsed in Brazil”, ss. 92-109.
Benzer fenomenler kentsel antropologlar tarafından da gözlemlenmişti. John Comaroff ve Jean Comaroff Theory From the South: Or, How Euro-America is Evolving Toward Africa [Güneyden Teori: Ya Da Euro-Amerika’nın Afrikaya Doğru Evrimi] eserlerinde, yükselen eşitsizlikler, kötüleşen kamu altyapısı ve düşen sosyal hizmetlere dikkat çekerek sözde gelişmiş dünyadaki şehirlerin giderek eski sömürge ülkelerini anımsatmaya başladığını belirtti.9J. ve J. L. Comaroff, Theory From the South: Or, How Euro-America is Evolving Toward Africa, Paradigm Publishers, 2012. Ekonomistler Larry Elliot ve Dan Atkinson Londra’yı “Thames’teki Lagos’’ olarak adlandırıp Birleşik Krallık’ın bir üçüncü dünya ekonomisine doğru ilerlediğini öne sürmektedir.10L. Elliott, D. Atkinson, Going South: Why Britain Will Have a Third World Economy by 2014, Palgrave Macmillan, 2012.
Neoliberal Modernleşme Bozumu
Son örnek oldukça ilginçtir, çünkü modernizasyonun gerileme mekanizmasını anlamamıza olanak tanır. Bu yalnızca bir kültürel fenomen değil, aynı zamanda da kapitalist ekonomideki son gelişmelerin bir yan ürünü ve en dikkate değer olanı da neoliberal kaymadır. Bu kayma, kamu sektörünün sürekli ve sistematik bir şekilde aşındırılmasına ve öncesinde en fazla sömürülen toplumsal sınıflara yardım olanağı tanıyan çeşitli sosyal hizmet araçlarının parçalanmasına sebep olmuştur. Örnek olarak Birleşik Krallık’taki Ulusal Sağlık Servisi’nin (NHS) düşüşünü ve bunun Brexit propagandasında oynadığı rolü düşünebiliriz.
Bununla birlikte, Geertz tarafından tanımlanan çağcıllık ve özcülük arasındaki gerilim yeniden şekillendirilmiş gibi görünüyor: Çağın ruhu veya zamanın tini, bundan böyle kişinin özünü beslemesinden yana gibi duruyor. Artık bir toplumun en ayrıştırıcı önyargıları bile sorgulanmıyor; aksine bir zamanlar toplumsal anlamda ilerlemenin sembolleri olarak görülen ülkeler şimdi de modernizasyonun gerilemesi yolunda ilerliyor. İronik biçimde dünya daha birleşmiş gibi görünürken aslında gittikçe daha da parçalanıyor.
Bu modernite ve ilerleme fikrinin sonu mudur? Bu makaleden çıkarmak istediğim böyle bir sonuç değil. Ancak kesinlikle sona yaklaşan bir şey varsa, o da modernitenin dünyanın belirli bir kısmıyla ve onun gelişimsel yörüngesiyle, yani Batıyla olan ilişkisidir.
Bu elbette ki, Batı için oldukça travmatik bir durum.
Slavoj Žižek’in de gözlemlediği gibi, herkesin, özellikle de Doğu Avrupa’nın Batı’ya duyduğu hayranlık, Batı sakinleri için bir tatmin kaynağıydı. Batı dışı ötekilerin hayran bakışları, Batılıların kendilerini düşüncesiz bir tüketim çılgınlığının parçası olarak değil, hayati modernleşme görevinde dünyaya öncülük edenler olarak görmelerini sağladı. Popülist ve köktendinciler küresel ölçekte liberal, Batılı elitlere temsili şamarlar attıkça, onlardan önceki egemen grupların babacan yanılsamalarını sürdürmeleri giderek daha zor bir hale gelip, derin bir kargaşaya yol açıyor.
Bir umut ışığı varsa, o da modernitenin sadece bir kapitalist proje olmadığı gerçeğini kavramaktır. Esasında, eleştirel teorinin özü olan –dünyadaki mutlak yapı olarak kapitalizme karşı çıkması ve bireysel özgürleşmeye vurgu yapması– modern mirasın da ayrılmaz bir parçasıdır. Kuvvetli demokratik yönüyle, Baruch Spinoza felsefesinde kavramsal köklerini bulan modernitenin azınlıkçı damarıyla uyumludur.
Jameson’ın modernizasyon ve modernizm arasındaki çatışma olarak açıkladığı, kapitalist moderniteye ait gerilim, eleştirel teori tarafından titizlikle incelenmektedir. Şimdi kapitalizm bütün ekosistemi yıkımın kıyısına getirirken ve liberal modernite parçalanırken, gözlerimizi kapitalizmden öteye, alternatif ve modern bir vizyona çevirmemiz gerekiyor.
İster liberal ister başka türden olsun, ne nostalji ne de melankoli için iyi bir zaman. Şayet yeni bir yol haritası bulmakta başarısız olursak, otuz yıl önce müjdelenen tarihin sonu, en azından görüp bildiğimiz dünyanın sonunun meşum bir habercisi olabilir.



