Eric Hobsbawm, uzun bir yüzyıl önce, 9 Haziran 1917’de, Şubat Devrimi ile Ekim Devrimi arasındaki dönemin henüz ortasına bile gelinmemişken, İskenderiye’de doğdu. Ömrü boyunca komünist olan Hobsbawm, 2012’de doksan beş yaşındayken hayatını kaybetti. Son yıllarını, sosyalizmin hâlâ geleceğe, 21. yüzyıla ait olduğu inancıyla sükûnet içinde geçirdi.
“Aşağıdan tarih”i şekillendiren efsanevi Britanya Komünist Partisi Tarihçiler Grubu’nun kurucu üyelerinden biri olan Hobsbawm, 20. yüzyıl entelijansiyası arasında devasa bir figürdü. Entelektüel, akademisyen ve kendi deyimiyle siyasi hayatın “katılımcı gözlemcisi” olarak olağanüstü derecede aktif olan Hobsbawm, ironik bir şekilde, ölümü sırasında yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla anılıyordu: Hobsbawm Komünist Parti’den ayrılmayan tek kişiydi.
1956’da Sovyetler’in Macaristan’ı işgalinin ardından Christopher Hill ve E. P. Thompson gibi önde gelen diğer komünist tarihçilerin tümü partiden istifa etti. Aynı şekilde, Komünist Parti’den ayrılmanın hayatında yaptığı en akıllıca şey olduğunu söyleyen François Furet gibi Fransız meslektaşları da öyle. Ama içlerinde en zeki olanı, Hobsbawm, partiden asla ayrılmadı.
Büyük Dönüşüm
Hobsbawm partide kalmaya devam ettiyse de günlük aktif siyasetten çekildi. Kendisini akademik çalışmalarına adadı ve Soğuk Savaş’ın geri kalanını eşsiz bir tarihsel eserler bütünü yazarak geçirdi; bununla birlikte, akademideki kariyeri –özellikle, Amerika Birleşik Devletleri’nde prestijli pozisyon elde etme şansı– onun inatçı komünizmi yüzünden hep sekteye uğradı.
Modern dünyanın tarihine dair dört ciltlik başyapıtı olmasa bile, Hobsbawm gelmiş geçmiş en başarılı tarihçiler arasında sayılırdı. Hâlâ saygın bir akademik dergi olan Past & Present’ı kurucu ortak olarak 1952’de başlattı; Britanya sanayi devriminin klasik tarihini (Sanayi ve İmparatorluk) ve işçilerin buna karşı doğrudan eylem direnişini konu alan Captain Swing’i (George Rudé ile birlikte) yazdı; İlkel Asiler (1959) ve Eşkıyalar (1969), okurlara yıkıcı öncüller olan kahraman Robin Hood’lar, Rob Roy’lar ve Pancho Villa’lardan oluşan bir haydutlar galerisi sundu; 1983’te Afrika tarihçisi Terence Ranger ile birlikte hazırladıkları Geleneğin İcadı kitabının yıkıcı önermesi –genel bir kural olarak, zamanla gelenek gibi görünen şeylerin aslında egemenleri desteklemek için modern “icat edilmiş gelenekler” olduğu– çağdaş kültüre nüfuz etmiş ve otoritenin gösteriş ve törenlerine karşı daha sağlıklı bir alaycı bakış kazandırmıştır.
1956’dan itibaren Hobsbawm, New Statesman ve Nation dergileri için sert bir caz eleştirmeni olarak da çalıştı; yazılarını, Billie Holiday’in “Strange Fruit” şarkısına eşlik eden komünist trompetçiden aldığı takma adla (Francis Newton) yayımladı.
Ancak Hobsbawm’a o kehanet dolu ışıltısını kazandıran, “Çağ” kitaplarından oluşan dörtlemesiydi. Fransız Annales tarihçilerinin bütüncül, her şeyi kapsayan tarih konusundaki destansı amaçlarından etkilenen bu dört kitap, aşağıdan, ortadan ve yukarıdan dünya tarihini ele alıyordu. Hobsbawm, nadir bulunan bir hayal gücü, zekâ ve bilgeliğiyle yalnızca modern dünyanın tarihini sentezlemekle kalmadı; aynı zamanda okurun Hobsbawm’ı okuduktan sonra dünyaya bakışını kökten değiştirebilecek yoğunlaştırılmış bir “dünya-sözcüklerde” anlatımını da büyük bir güçle aktardı.
Proje, Hobsbawm’ın etkili bir şekilde “uzun 19. yüzyıl” olarak adlandırdığı bir üçleme olarak başladı. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden kısa bir süre sonra Hobsbawm, analizini 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar genişleterek “kısa 20. yüzyıl”ın kapsamlı bir tarihini ekledi. Bu dört kitap bir bütün olarak ele alındığında, modern dünyayı oluşturan yaratım ve yıkım diyalektik eylemlerini haritalandırıyordu. Dahası, insanlığın kaderi üzerinde mücadele eden liberalizm, sosyalizm, demokrasi, milliyetçilik, emperyalizm, kapitalizm gibi kutsal soyut kavramlarla dolu bir modernite mitolojisi ördüler.
Hobsbawm, “uzun 19. yüzyıl”ı her biri ayrı kitaplarda ele alınan üç çağa ayırdı: Devrim Çağı, 1789-1848; Sermaye Çağı, 1848-1875 ve İmparatorluk Çağı, 1875-1914. Hobsbawm’a göre “devrim çağı”, modernitenin “çifte devrimleri” yani Fransız Devrimi ile (İngiliz) Sanayi Devrimi tarafından yönlendiriliyordu. Hobsbawm, bunların sonuçlarını 1848’deki başarısız devrimlere kadar izledi. Bunu, burjuva kibri ve pervasızlığına dayanan küresel bir karşı-devrimci politik ekonomi yeniden yapılanması olan “sermaye çağı” izledi. Devrim ve sermaye çağlarının ardından, Hobsbawm’ın uzun on dokuzuncu yüzyılı, “imparatorluk çağı” ile doruğa ulaştı. Bu çağın çelişkileri, uzun bir yüzyıl boyunca süren büyük toplumsal dönüşüm ve ekonomik genişlemeyi kaçınılmaz çöküş noktasına, yani I. Dünya Savaşı’na götürdü.
Karl Polanyi’nin tarihsel politik iktisat alanındaki ikonoklastik klasiği Büyük Dönüşüm‘ü anımsatan Hobsbawm’ın üçlemesi, 19. yüzyılda liberalizmin, monarşizmden Jakobenizme kadar birçok gerici ve radikal rakip karşısında nasıl zafer kazandığını ayrıntılı, kapsamlı ve sofistike bir şekilde açıklıyordu.
Hobsbawm’ın Tuhaf Yüzyılı
19. yüzyıl uzun sürmüş olsa da burjuva liberalizminin zaferi kısa sürdü ve 19. yüzyılın kibrinin 20. yüzyıldaki sonuçları çok ağır oldu. Orijinal üçlemesine eklediği Aşırılıklar Çağı, 1914–1991 adlı kitabında Hobsbawm, 20. yüzyılı devrim, topyekûn savaş, soykırım, siyasi yanılsama, ekonomik sömürü, emperyal kibir ve teknolojik terörden oluşan bir fırtına olarak tasvir etti. Her şeyden önce, “aşırılıklar çağı” yorumunda yirminci yüzyılı, Büyük Buhran’ın yol açtığı küresel felaketin ardından çöken liberalizmin harabeleri içinde, dünya hakimiyeti için mücadele eden modern ideolojiler arasındaki büyük bir savaş alanı olarak vurguladı.
1994’te yayımlanan Aşırılıklar Çağı, yakın geçmişi tuhaf ve yabancı hissettirme gibi alışılmadık bir başarı elde etti. Hobsbawm’a göre 20. yüzyıl, komünizmin dünya tarihindeki rolüne odaklanıyordu, ancak bu rol, komünizmin kendisi için seçtiği dünya tarihindeki rol değildi. Hobsbawm şu sonuca vardı: “Bu garip yüzyılın ironilerinden biri, kapitalizmi küresel ölçekte yıkmayı amaçlayan Ekim Devrimi’nin en kalıcı sonucunun, hem savaşta hem de barışta kapitalizmin düşmanını kurtarmak olmasıdır.”
Savaş zamanındaki kurtuluşu iki kelimeyle açıklanabilir: Kızıl Ordu (ya da tek kelimeyle: Stalingrad). Barış zamanındaki kurtuluşu ise daha sezgisel olmayan bir içgörü gerektiriyordu; diğer bir deyişle Hobsbawm’ın diyalektiğine uygun yaratıcılığa sahip birinin bunu görmesi gerekiyordu: 20. yüzyıl komünizmi, liberal kapitalizmi kurtardı, diye açıkladı ve bunu “II. Dünya Savaşı’ndan sonra kendini yeniden düzenlemesi için gerekli dürtüyü ve kaygıyı inşa ederek, ekonomik planlamanın popülerliğini tesis ederek ve reform için bazı yöntemler sunarak sağladı.” Komünizmin insanı özgürleştirme projesi başarısız oldu, evet; ama 20. yüzyıl komünizmi (istemeden) kapitalizmi kendisinden kurtarmayı başardı.
Aşırılıklar Çağı’nın yayımlandığı dönemde yarattığı etki muazzamdı. Dünya çapında birçok dile çevrilerek yayımlanan bu kitap, o kadar büyük bir küresel fenomen hâline geldi ki, en azından bir yorumcu Hobsbawm’ın “kuşkusuz bugün dünyada en çok okunan tarihçi” olduğunu düşündü.
Hobsbawm yetmiş yedi yaşında her zamankinden daha ünlü hâle geldi; fakat bu, yaşlı adamın onuruna bir kutlama düzenlendiği için değildi. Aksine, insanlar onu anlamlandırmaya çalışıyor, üzerine kafa yoruyorlardı. Liberal entelektüeller, bu kadar çok şey bilen birinin, 20. yüzyılın en önemli olgusunu nasıl anlayamadığını merak ediyorlardı.
Bu şaşkınlık; yaşlı, gözlüklü, işitme cihazlı, rahat ayakkabılı (ama hayatında bir kez bile kot pantolon giymemiş) İngiliz akademisyeni, beklenmedik bir şekilde, bir tür muhalif figür hâline getirdi. Soğuk Savaş bittikten sonra bile –hatta paradoksal olarak, her zamankinden daha fazla– o hâlâ “Kızıl Eric”ti.
O kadar kafa karıştırıcıydı ki, çünkü Hobsbawm’ın panoramik tarihsel bakışının aksine, bu liberal entelektüeller Hobsbawm’ın kısa 20. yüzyılına baktıklarında, onu dar bir bakış açısıyla görüyorlardı. Onlar yalnızca, anti-totalitarizm kisvesi altında anti-komünizmin sınavdaki tek sorunun cevabını belirlediği ahlaki bir sınav görüyorlardı. Hobsbawm bu sınavda başarısız olmuştu.
Dünya Olduğu Gibi
Hobsbawm üzerine yazılan çoğu yazı böyle biter.
Soğuk Savaş sonrası neoliberal zafer sarhoşluğunun içinde, Hobsbawm’ın önemini bu parıltıyla sona erdirirler. Hobsbawm, kendi zamanını geride bırakacak kadar uzun yaşadı ve Tarih’in sert yargısını işitmek zorunda kalan talihsiz bir trajik figür hâline indirgendi. Onun büyük dörtlemesinin konusu olan liberal kapitalizm, artık dünya üzerinde hiç olmadığı kadar zafer kazanmış ve rakipsiz bir konumdaydı. Onun savunucuları, başka bir alternatifin olmadığına kolayca inanıyorlardı; gelecek, on dokuzuncu yüzyılı tekrarlayacaktı.
Nasıl ki Hobsbawm’ın uzun 19. yüzyılını burjuva sanayi devrimi tanımlamışsa, 21. yüzyılın da küreselleşmiş sermaye ve 19. yüzyıl burjuvazisi tarafından oluşturulan liberal normlar tarafından şekillendirileceği anlaşılmıştı; aşırılıklar çağı, liberal kapitalizmin yeni çağına yani neoliberalizmin çağına yerini bırakmıştı. Soğuk Savaş sonrası liberal yorumların arkasında, en azından tarihin sonu varsayımlarının bir izi vardı.
1956’dan sonra partiden ayrılan Furet, diğerleri kadar coşkulu değildi; ancak o da sonuçta, “İşte buradayız, dünyayı olduğu gibi yaşamaya mahkûmuz” diyerek genel kanaati dile getirdi. Bunu, Aşırılıklar Çağı’ndan bir yıl sonra yayımlanan ve onun düşünsel karşıtı olarak hizmet eden, yirminci yüzyıl komünizminin çöküşü üzerine yazdığı, çarpıcı bir biçimde The Passing of an Illusion başlığını taşıyan kitapta yazmıştı.
Furet’nin örtük çekincelerine rağmen, kitap bir neoliberal zafer ilanı olarak kendi başına bir hayat sürmeye başladı. Furet, The Passing of an Illusion kitabının sonunda, tarihin neredeyse deterministik bir şekilde neoliberalizme yol açtığını ima ediyor gibi görünüyordu. Özellikle bireyin ve piyasanın yükselişini işaret ederek, dönemin genel kanısını şu sözlerle özetledi:
“Başka bir toplum fikri artık neredeyse tasavvur edilemez hâle geldi ve bugün dünyada hiç kimse bu konuda herhangi bir öneride bulunmuyor, hatta yeni bir kavram oluşturmaya bile çalışmıyor.”
Bu doğru değildi, ama o zamanlar kesinlikle öyleymiş gibi hissediliyordu. Hobsbawm başka bir insan toplumu tasavvur etmeye devam etti, ancak neoliberal doksanlı yılların kendini kutsayan gürültüsü arasında sesi duyulmadı, onun yerine artık dünyanın bir parçası olmayan, geçmişten kalma bir figür olarak gösterildi.
Ancak bugün, doğumunun üzerinden bir yüzyıl geçmişken, onun tüm entelektüel çalışmalarına geri dönüp baktığımızda, Hobsbawm’ın geçmişe gömüldüğü o anda bile yaşaması gereken bir çağının daha olduğu açıkça görülüyor.
Geriye Bakmak
Hobsbawm, kendisine yönelik kınamaların en yoğun olduğu, Soğuk Savaş’ın sonundan neoliberalizmin yol açtığı 2008 küresel ekonomik krizine kadar süren neoliberal yükseliş dönemini de geride bıraktı. Tıpkı burjuvazinin ilk zaferi gibi, neoliberalizmin rakipsiz olduğu dönem de kısa sürdü.
Ve o süre zarfında Hobsbawm, Soğuk Savaş’ın sonunda kendisine biçilen rolün ötesinde, oldukça farklı bir siyasi öneme sahip olmaya başladı. İlk perde, Hobsbawm’ın 2002’de yayımlanan lirik ve özlü otobiyografisi Tuhaf Zamanlar ile açıldı.
Tuhaf Zamanlar büyülü bir niteliğe sahiptir; yalnızca okuru büyülemekle kalmaz, akademik hayatı da bir şekilde büyülü olarak tasvir eder. Yine de, kitabın en etkileyici kısımları şüphesiz Hobsbawm’ın erken yaşamıyla ilgili olanlarıdır. Eric iki yaşındayken, Mısır Devrimi (1919) sırasında ailesi –her ikisi de Yahudi olan İngiliz bir baba ve Avusturyalı bir anne– İskenderiye’den Kızıl Viyana’ya taşındı. Eric, 1931’de on dört yaşında Berlin’e gidene kadar orada yaşadı. O zamana kadar, her iki ebeveyni de maddi olarak iflas etmiş ve melankolik bir hâlde ölmüştü ve Berlin sokakları Nazi fırtına birlikleriyle doluydu.
Hobsbawm, Weimar Cumhuriyeti’nin son günlerinde yaşanan kanlı siyasi çatışmaları hatırlar ve komünizmle ilk kez o dönemde ilgilendiğini açıklar. Hitler şansölye olmadan birkaç gün önce, Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) son yasal gösterisine katılmıştı. Bu gösteri, seçim öncesinde Nazi SA’nın (Sturmabteilung, Fırtına Birlikleri) gösterdiği güç gösterisine karşı yapılan bir kitle yürüyüşüydü.
Tuhaf Zamanlar’ı yazdığı sırada bu olaya dair hatırladıkları bulanıktı, ancak “karanlık kış sokaklarında” geçirilen “sonsuz yürüyüş saatlerini” hatırlıyordu. En çok da hareket hâlindeki dayanışmanın, uğursuz gökyüzü altında “ağır bir sessizlikle” kesişen kolektif şarkılar söylemenin yarattığı “kitlesel esrime”yi –günlüğünde buna Massenekstase adını vermişti– hatırlıyordu.
Sonra Hitler iktidara geldi, KPD yasaklandı ve toplama kampları kurulmaya başlandı. Hobsbawm Londra’daki ailesinin yanına gönderildi. Hobsbawm, Tuhaf Zamanlar’da 1956’dan sonra Britanya Komünist Partisi’nden neden hiç ayrılmadığını açıklarken Berlin deneyimine atıfta bulunur. Partide kalma kararında gururun da bir rol oynadığını inkâr etmez, ancak aynı zamanda, Üçüncü Reich’ın son günlerinde Berlin sokaklarında yürüyen komünistler arasında paylaşılan özgürlük vaadine duygusal olarak bağlı kaldığını da ima eder.
Tuhaf Zamanlar aynı yıl yayımlanan bir başka başyapıtla, radikal feminist Gerda Lerner’in “siyasal otobiyografisi” Fireweed ile güçlü bir eşleşme oluşturuyordu. Bu kitap da Komünist Parti’ye katılan ve aynı zamanda ünlü bir tarihçi olan Yahudi anti-faşist Viyanalı bir göçmen tarafından yazılmış büyüleyici bir eser. Lerner, Nazi Almanyası’nın Avusturya’yı ilhakında (Anschluss) Viyana’da bir genç olarak Gestapo tarafından yakalanmış ve hapse atılmıştı.
Lerner, Fireweed kitabında, hapishanede geçirdiği haftaların hayatındaki “en önemli olaylar” olduğunu, onu “geri dönülemez bir şekilde” etkilediğini ve hayatına, daha sonra anlamaya çalıştığı bir anlam kattığını yazdı. Faşist bir hapishanede, başkaları üzerindeki iktidarın acımasızlığını ve acıyla mücadele içinde kurulan gerçek dayanışmanın gücünü öğrenmişti.
O anti-faşist yıllarda Hobsbawm da benzer ve aynı derecede geri dönülemez dersler aldı. Bu dersler, sonraki zorlu yıllarda onu ayakta tuttu. Sovyetlerin Macaristan’ı işgalinden sonra aktif siyasetten çekilmesinin ne kadar belirleyici olduğu düşünüldüğünde, seksen dört yaşındaki otobiyografi yazarının görünüşte içten bir şekilde, “Geriye dönüp baktığımda, 1956’dan sonraki hayatımda doğrudan siyasi faaliyetin azlığı beni şaşırtıyor” demesi çarpıcıdır.
Hobsbawm, layıkıyla ve gözü kara bir sosyalist olarak kaldı ancak kendisi de farkındaydı ki, sonraki yıllarda siyaset üzerine yazıları bile “güncel meselelerle sadece dolaylı olarak bağlantılıydı.”
Burada anahtar kelime günceldir. Hobsbawm, sanıyorum, sol için zor zamanların geldiğini görmüştü. Liberalizmle, kapitalizmle, dünyanın olduğu hâliyle barışık değildi. Boyun eğmedi ama Londra sokak köşelerinde Daily Worker gazetesini de satmadı (aslında, yerel örgüt çalışmalarından o kadar uzaklaşmıştı ki, Tuhaf Zamanlar’da, Daily Worker’ın adının Morning Star olarak değiştirilmesini on yıl erken tarihleyerek doğru yıl olan 1966 yerine 1956 yazmıştı). Nihayetinde, siyasetten çekilmedi, aksine şimdiyi geride bıraktı.
Hobsbawm, gelecek için yazdı; daha umut vadeden zamanlar için. Hayatının son yıllarında şekillenmeye başlayan dünya için yazdı.
Dünya Nasıl Değişir
Hobsbawm’ın hayattayken yayımlanan son kitabı, Marx ve Marksizm üzerine yazılmış denemelerden oluşan, adeta meydan okuyan bir başlığa sahip olan Dünya Nasıl Değişir idi. Otobiyografisinin yanı sıra, bu kitap Hobsbawm’ın kalıcı önemini yeniden tanımlayan bir diğer geç dönem eserlerindendi. Finansal kapitalizmin küresel çöküşünün ardından yayımlanan bu yazılar, yirminci yüzyıl sosyalizminden alınan derslerin bir kısmını özümseyen, 21. yüzyıl sosyalizminin nasıl inşa edilebileceği üzerine düşünmek için bir bakış açısı sağladı.
Eğer Dünya Nasıl Değişir adlı kitap neoliberal yıllardan önce yayımlanmış olsaydı, gözleri parlayan genç bir idealist ya da –daha kötüsü– Nicholas Kristoff tarafından yazılmış olmasını beklerdik. Oysa bunun yerine, alaycı üslubuyla haklı bir üne sahip doksan dört yaşındaki bir sosyalist akademisyenin eseri olması, Büyük Durgunluk’tan bu yana dünyanın ne kadar hızlı değiştiğini gösteriyordu.
Bu eser, 20. yüzyıl solunun siyasal tarihini okumak için ivedi ve güncel bir yol sunuyordu; tıpkı aynı dönemde 20. yüzyılın sınavlarından sağ çıkan doksan dört yaşındaki bir başka isim, Stéphane Hessel’in yayımladığı küçük bir denemede ortaya koyduğu geçmiş, şimdi ve geleceğe dair vizyona benziyordu. Hessel’in denemesi Indignez-vous! [Öfkelenin!], İngilizceye Time for Outrage! adıyla çevrilmişti. Hessel de 1917’de Berlin’de doğmuştu ancak Hitler iktidara geldiğinde ailesi Paris’e taşınmıştı. Fransız Direnişi’nde aktif rol alan Hessel, Gestapo tarafından tutuklandı, işkence gördü ve Buchenwald’a gönderildi.
Bu iki yayın birlikte ele alındığında, fikirleri –“kullanışlı tarih”e indirgemeksizin– günümüzün ihtiyaçlarına seslenen bir 20. yüzyıl tarihi sunuyordu. Onlar, yalnızca soykırımla anılan bir yüzyılın kurbanlarını anmakla kalmayan, aynı zamanda bu yoğun ideolojik yüzyılda siyasal mücadelelerin taraflarının ne için ve neye karşı savaştıklarını dile getiren anti-faşist vizyonlar ortaya koyuyorlardı.
Hessel’in metni, ikisinden çok daha ünlü olanı oldu ve Büyük Durgunluk sırasında dünya çapında ortaya çıkan halk hareketlerinde direnişe geçenler için bir tür Common Sense (Ortak Duyu) işlevi gördü. Hessel, 21. yüzyıl gençliğini “öfkelenmeye” ve hayatlarını feodal beyler gibi yöneten “finans piyasalarının diktatörlüğüne” karşı şiddet içermeyen bir devrim yapmaya çağırıyordu.
Hobsbawm’ın kitabı ise bir manifestodan ziyade militan el kitabı gibiydi ancak yine de yeni bir küresel sol tarafından okundu. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki genç solcular, Hobsbawm’ın fikirleriyle belki de hiç olmadığı kadar derin bir şekilde ilgilendiler. Marksizmden kopmuş tarihçi Eugene Genovese’nin Aşırılıklar Çağı kitabının bir incelemesinde (neoliberalizmin altın çağında New Republic dergisinde) belirttiği gibi, 20. yüzyılda solun Hobsbawm’ı “tören selamları” ve “kibar alkışlar” dışında gerçekten benimsemediği tek yer Amerika Birleşik Devletleri’ydi.
Genovese, Hobsbawm’ın fikirleri hakkında “Amerikan radikal çevrelerinde yoğun bir tartışma” olduğunu hatırlamadığını öne sürmüştü. Genovese bunu alternatifin olmadığı doksanlı yıllarda yazdığında bu durum temsil edici olabilirdi ancak artık öyle değil.
Bunun büyük ölçüde nedeni, Hobsbawm’ın o anki zamana hitap etmesinden kaynaklanıyor. Genovese, Hobsbawm’ın zaman zaman gelecekte sosyalizmin yeniden canlanacağına dair “pek ikna edici olmayan” işaretler verdiğini düşünse de, “kitabında böyle bir umudu destekleyen hiçbir şey olmadığını” düşünüyordu. Dünya Nasıl Değişir ile yan yana konulduğunda, Aşırılıklar Çağı bugün oldukça farklı bir şekilde okunuyor.
Bugün, Hobsbawm’ın yirminci yüzyılın ideolojik kozmosuna ilişkin kesin astronomisi, şu anda ortaya çıkan siyasi güçlerin takımyıldızlarını da haritalandırıyor gibi görünüyor. Hobsbawm’ın, zorlu on yıllar boyunca çöken ama yine de yeniden dinamik biçimde toparlanan bir Aydınlanma soluna dair betimlemesi günümüze canlılık katıyor, tıpkı; ne kadar derinden bölünmüş ve kendi içinde çelişkili olurlarsa olsunlar, sağı oluşturan farklı güçlere dair yaptığı muhasebe gibi.
En önemlisi, günümüz sosyalistleri, içinde bulunduğumuz durumu aydınlatacak şeyleri Hobsbawm’ın 20. yüzyılı dönemlere ayıran açıklamada bulabilirler. Hobsbawm’ın “aşırılıklar çağı” üç iç içe çağa ayrılır; iki dünya savaşı arasında yer alan “felaket çağı”; onu izleyen kapitalizmin “altın çağı”, Keynesçi liberal kapitalistler tarafından yönetilen savaş sonrası Bretton Woods rejimi ve nihayet, 1973’ten sonra sadece dengesiz eşitsizlik, istikrarsızlık, borç ve yeni sosyoekonomik özgürlük kısıtlamaları getiren neoliberal dönüş, yani “toprak kayması”.
Hobsbawm Dünya Nasıl Değişir’de bu ezici toprak kayması analizini genişletti. Marx’ın, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan “başka alternatif yok” neoliberal evrenine hitap ettiğini gördü -kendi ifadesiyle, “1990’larda ortaya çıkan küreselleşmiş kapitalist dünya, önemli yönlerden Marx’ın Komünist Manifesto‘da öngördüğü dünyaya şaşırtıcı derecede benziyordu.”
Dünya Nasıl Değişir’deki 2007 tarihli, yani finansal krizden önce yazılmış bir makalesinde Hobsbawm, Marx’ın analizinin hâlâ “kapitalist büyümenin mekanizması” içindeki iç çelişkileri aydınlattığını, bunun da ekonomik krizlerin ve geçici çözümlerin “sonsuz döngüler” ürettiğini, her ikisinin de en başta krizlere yol açan ekonomik toplanma ve iktisadi küreselleşme dinamiklerini şiddetlendirdiğini belirtmişti.
Hobsbawm’ın Dünya Nasıl Değişir’deki iddiası, Marksizmin 21. yüzyılda hâlâ varlığını sürdürdüğüdür. Ancak benim meselem bu değil, şu an en acil görünen şeyin Marksizmin kendisi olmadığını; aksine, şu anda asıl önemli olanın Hobsbawm’ın Marx’tan aldığı materyalist yorum ile siyaseti, ideolojik güçlerin acımasızca uç noktalara doğru ittiği bir savaş alanı olarak gördüğü kendine özgü yaklaşımının birleşimi olduğunu söylemektir.
Hobsbawm, faşist sağı düşman olarak görüyordu, ancak aynı zamanda liberal kapitalizmin de sorun olduğunu fark etmişti. Bu, liberallerin, Trump, Bannon, Le Pen, Wilders ve Farage gibi radikal sağcıların tehdidine karşı kurulu düzenin arkasında birleşmek için liberalizme yönelik her türlü eleştiriyi ahlaki bir başarısızlık olarak hemen kınadıkları günümüzde, yararlı bir formülasyon.
21. Yüzyıl İçin Reel Sosyalizm
Hobsbawm bir defasında kendisini, “20. yüzyılın tipik tutkusu olan siyasi bağlılık tarafından çok genç yaşta ve uzun süre boyunca ele geçirilmiş biri” olarak tanımlamıştı. Siyaseti hem teorik hem de pratik sosyalist strateji açısından değerli bir şey olarak gören anlayışı, büyük ölçüde hapsedilmiş olan İtalyan anti-faşist teorisyen Antonio Gramsci’den almıştı.
Dünya Nasıl Değişir’de Gramsci üzerine yazdığı bir denemede Hobsbawm, sosyalist hükümetler –20. yüzyılın “reel olarak var olan sosyalizmi”– ile sosyalist toplumlar arasında bir ayrım yapar. Ona göre aradaki fark, siyasettedir.
Nasıl ki Blairci İşçi Partisi, Hollande’ın Sosyalist Partisi veya Clinton’ların Demokrat Partisi gibi merkez-sol koalisyon partilerinin halk tabanlarının katılımını dikkatle denetlediği gibi, 20. yüzyılın gerçekten var olan sosyalizminin komünist partileri de giderek daralan iç kadrolar içinde politika üretmeye yöneldiler.
Hobsbawm, Gramsci’nin izinden giderek, politikanın yükselişinin “siyasetin ihmal edilmesi” olduğunu savundu. Siyasetin bu şekilde ihmal edilmesi, anti-demokratik ve karşı-devrimci sonuçlar doğurdu.
Hobsbawm şöyle soruyordu: “Halkın büyük çoğunluğu siyasal süreçten dışlanmışken, hatta kamusal meselelere karşı apolitikleşme ve kayıtsızlığa sürüklenmesine izin verilmişken, (toplumsal mülkiyet ve yönetimle idare edilen bir ekonomiden farklı olarak) sosyalist bir toplum yaratmayı, insan hayatının dönüştürülmesini nasıl umabiliriz?
Hobsbawm, Gramsci’nin “siyasetin hayati önem taşıdığı konusunda ısrar etmesiyle”, “sosyalizmin inşası ve zaferi konusunda hayati bir noktaya değindiğine” dikkat çekiyordu. Hobsbawm bu nedenle Gramsci’nin “bugün özellikle okunmaya, üzerinde durulmaya ve içselleştirilmeye değer” olduğunu savundu.
Aynı durum Gramsci’den çok daha ayrıntılı bir şekilde siyasetin ve apolitikleşmenin sonuçlarını ortaya koyan Hobsbawm için de geçerliydi. Hobsbawm, ekonomik çalkantının kapitalist modelin içine yerleşik olduğunu gördü ve ayrıca radikal sağın kendisine doğru ilerlediğini fark etti. Merkezcilik temelli neoliberal uzlaşma, hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa da, şimdi yükselen radikal sağın –alt-sağ, milliyetçi ve göçmen karşıtı güçlerin– ayakları altında ezilmiş durumda. Yeni bir aşırılıklar çağı başlamak üzere.
Hobsbawm’ın kısa 20. yüzyılı zorlu ve korkunçtu. Onun doğumunun üzerinden bir asır geçti ve bu uzun bir asır oldu. O kadar uzun ki, Hobsbawm’ın insanlığı kucaklayan Aydınlanma ideallerinin politik biçimde ifade edildiği sosyalizm vizyonu, kısa yüzyılın sonunda, 1991’de sona ermiş gibi görünse de 2017’de aniden şaşırtıcı derecede, sağlam bir şekilde yeniden ortaya çıktı ve görünüşe göre başka bir uzun yüzyıla hazırlanırcasına güçlenmiş duruyor. Bir sonraki yüzyıl, Hobsbawm’ın yüzyılı olsun.



