David McNally’nin yeni kitabı Kölelik ve Kapitalizm, Eylül 2025’te yayımlandı.1https://www.ucpress.edu/books/slavery-and-capitalism/hardcover Kitap, Atlantik köle ticaretinin kapitalist karakterine ve kölelik ile kapitalizm arasındaki ilişkiye dair yeni bir Marksist tarih perspektifi sunuyor. McNally’e göre “özgürlük” sorunsalı, kitabın merkezini oluşturuyor. Yeni Dünya’da kölelik sisteminin kapitalist karakterini çağdaş tartışmalar ışığında yeniden tarihselleştiriyor. Ayrıca Kölelik ve Kapitalizm, Siyah Marksizm geleneğinden etkilenerek güncel “ırksal kapitalizm” tartışmalarına tarihsel bir katkı sunuyor ve kendini bu köklü geleneğin çağdaş bir tezahürü olarak konumlandırıyor.

McNally, kendi argümanlarını geliştirirken C. L. R. James’in Siyah Jokebenleri’ni, W. E. B. Du Bois’in Black Reconstruction’ı ve Sylvivia Wynter’ın “yeni dünyanın köleleştirilmiş sınıfı” olarak “plantasyon proletaryası”nı takip ediyor. Sonuç olarak Yeni Dünya’nın köleleri için yeni bir tanım, “chattel proletaryası”2Chattel ‘taşınabilir mal, mülk’ olarak çevrilebilir. Plantasyon sisteminde köleler taşınabilir mal mülk durumundadır. kavramını geliştiriyor.
McNally’nin merkezi argümanlarına yakından bakalım.
Chattel Proleterya
McNally’nin en belirgin ve tartışmalı argümanı chattel proletarya üzerinedir. Chattel proletarya, kapitalizm altında işçinin “özgür” olması gerektiği anlatısını tersine çevirmeyi hedefliyor. McNally’e göre yeni dünyanın köleleri, en az “özgür” işçiler kadar sermayeye ekonomik olarak bağımlıdır. Kapitalizm özgür emekle özdeşleştiğinde, onun Yeni Dünya’da aldığı özgün biçimler görünmez hale gelir. McNally’e göre yeni dünyanın köleleri doğrudan kapitalist meta üretiminde yer alır çünkü köleler, küresel kapitalizm için metalar üretir. Dolayısıyla köleleri chattel proletarya haline getiren en önemli unsurlardan biri budur.
Özgür emek tartışması dışında chattel proletarya, iki önemli noktada ayrım gösterir. İlki piyasa soyutlamacılığıdır. Buna göre Dünya Sistemi teorisi gibi teoriler, kapitalist birimin inşasında piyasanın var olması gerektiği argümanını ileri sürerek bir tür piyasa soyutlamacılığı yapar. Oysa kapitalizm, kapitalist piyasanın olmadığı ya da işlemediği durumlarda da meta üretimini sürdürür. Yeni Dünya’da köleler bunun en önemli temsilcileridir. Bir diğer ifadeyle piyasa olmasa da kapitalist meta üretimi devam etmiştir. İkincisi, ırk ve kapitalizm ilişkisidir. McNally’e göre ırkın sabit bir yapısı yoktur, daha çok tarihsel bir inşadır. Özellikle Yeni Dünya bağlamında ırk oluşumu, proletarya için toplumsal disiplin olarak ortaya çıkmıştır.
Sabit Sermaye
Kölelik ve Kapitalizm’in ikinci argümanı, Marksizm içi bir tartışmaya yönelir. McNally, Marksizm içerisinde köleliğin uzun zaman boyunca “sabit sermaye” olarak tartışıldığını söyler. Bunun en öne çıkan temsilcisi Charles Post’un The American Road to Capitalism (Kapitalizme Giden Amerikan Yolu) adlı kitabıdır. Post’a göre köleler aslında artık değer üretmezler dolayısıyla Yeni Dünya’daki köleliğin kapitalist bir karakteri yoktur. Bu argümanı karşılamak için McNally, köleliğin değişken sermaye ve canlı emek olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder. McNally’e göre en önemli kanıt, köle ayaklanmaları ve kitle grevleridir. Kendi sözleriyle “sabit sermaye genel grev yapamaz” ancak köleler yapar.
Kitle Grevleri
McNally’nin üçüncü argümanı kölelik sisteminin yıkılmasında “kitle grevlerinin” önemine odaklanır. Siyah Marksizm geleneği burada devreye girer. Buna göre 1730’lardan 1830’lara kadar kapitalizm tarihinde Haiti Devrimi, 1831 yılındaki Jamaica Ayaklanması dahil olmak üzere pek çok “kitle grevi” ya da “genel grev” yaşanmıştır. McNally’e göre bu örnekler modern emek tarihinin yeniden yazımını şekillendirebilir. Kitle grevinin yanı sıra McNally ayrıca yeniden üretim tartışmalarını ve kadınların mücadelesini de gündeme taşır. “Yaşam üreticileri” olarak kadın kölelerin yeniden üretimin kontrolü üzerinde önemli bir mücadele verdiğini söyler. Dahası kadın köleleri de kapsayacak biçimde kölelerin plantasyonlar dışında alternatif alanları vardır. Her ne kadar plantasyon sistemi gözetime ve tahakküme dayansa da kölelerin mutfaklardan bahçelere, ambarlardan ormanlara kadar köleler kendi otonom alanlarına sahiptir. Bunlar plantasyon gözetimi ve tahakkümünün ötesinde direniş alanları haline gelmiştir. McNally, bu otonom alanların tanımında James Scott’un “direniş sanatları”na gönderme yapar. Kısacası plantasyon gözetimi ve tahakkümü dışında köleler, kendi gündelik yaşamlarında direniş alanları oluşturmuştur.
Alternatif bir tarih anlatısı
McNally, son yıllarda tarihçiler, yaygın bir şekilde kabul görmüş ve yerleşik hale gelmiş bazı anlatıları tersine çevirerek alternatif tarih anlatıları sunmaktadır. Örneğin Ada Ferrer’in Küba: Bir Amerikan Tarihi kitabı, Küba tarihini Birleşik Devletler’in tarihiyle iç içe ele alır. Ayrıca Gren Grandin’ın America, América: A New History of the New World (Amerika, América: Yeni Dünya’nın Yeni Tarihi), Kuzey Amerika ve Latin Amerika gibi bir ayrımın yapay olduğunu, ABD merkezli tarihi bir kenara bırakıp bir bütün olarak Amerika tarihine odaklanmayı önerir. Çünkü Latin Amerika, ABD tarihinin oluşumunda en az Avrupa kadar etkili olmuştur, dolayısıyla sadece “etki gören” değil aynı zamanda ABD tarihinin şekillenmesinde bir aktör konumundadır.

Bana göre McNally’nin Marksist tarih anlatısı da benzer bir hattı takip eder. Kitabın argümanlarını büyük ölçüde inandırıcı kılan iki önemli unsur vardır. Bunlardan ilki, kavramsal kalıpların ve soyutlamaların ötesine uzanan yeni bir anlatı sunmasıdır. Kölelik ve Kapitalizm, var olan verileri kapitalizm ve kölelik arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak üzerine kullanmaktadır. Ayrıca kapitalizmin özgür emekle, piyasanın varlığıyla ve köleliğin sabit sermaye olarak tanımlandığı kavramsal sınırlılıkların ve soyutlamaların ötesine geçer. Böylece hem yerleşik kavramları yeniden düşünmeye çağırır hem de kölelerin özne rolünü güçlendiren bir anlatı sunar.
İkinci olarak Kölelik ve Kapitalizm, doğrudan Marksist olan ya da belirli bir fenomeni açıklamak üzere Marksizmi kullanan -örneğin Haiti Devrimi, Jamaika Ayaklanması, plantasyon sistemi- ancak Marksizmin “ana akımı” dışında kalan yazarlara yeniden dönüş yapmasıyla da güçlü bir perspektif sunmaktadır. Böylece emek tarihinde Haiti Devrimini en az Fransız Devrimi kadar önemli olarak yeniden düşünmeye, plantasyon sistemindeki köleleri, farklı tahakküm ve bağımlılık biçimlerini emek tarihi içerisinde yeniden konumlandırmaya çağırır. Bu anlamda kitap son derece etkili ve provakatif bir girişimdir. Küresel kapitalizmi daha ilişkisel ve etkileşimli bir biçimde yeniden konumlandırma konusunda son derece olumlu ve önemli bir katkıdır.



