‘Siz bunları bilemezsiniz ki,’ dedi… ‘Siz böyle maddi, adeta ağaçlar gibi yaşamaktan vazgeçmedikçe ilelebet de bilemeyeceksiz. Halbuki aşkın öyle latif, aynı zamanda yakıcı, okşayıcı, fakat tahriş edici dakikaları, safhaları olur ki bir roman, bir hayat, bir alem değer!’ Aman yarabbi! En az otuz, otuz beş seneden beri yanlış anlaşılmış bir hayat zevkinden, yalnız erkeklere mahsus olduğu zannedilen mantıksız ve şehvet hazlarından sonra bu hoca bozması arkadaşımın tıpkı romana benzeyen, hafif meşrep bir kadınla yaşadığı bu aşk macerası beni gittikçe artan bir şaşkınlık ve hayretle düşündürüyor, çıldırtıyordu.1Baha Tevfik, “Ah Bu Sevda!”, sadeleştirilmiş metin, Ah Bu Sevda!: Türk Edebiyatında “Öteki” Cinsellik Öyküleri, Serdar Soydan (der.) (Istanbul: Sel Yayıncılık / LGBT Kitaplığı, 2020), 143-149, 147.
İsimsiz anlatıcımız haklıydı. Hikayenin sonunda ortaya çıkacağı gibi, Hafız Sami bey bu denli tutkulu bir aşkı, bir kadın için değil, gerçekten de “bıyıkları henüz terlemiş, uzun boylu, güzel ve kuvvetli” bir erkek için hissediyordu. Tıpkı “Aşk Hodbini” gibi “Ah Bu Sevda!” da Baha Tevfik’in kaleminden çıkmış kuir bir kısa hikayeydi. Hafız Sami bey, genç bir erkeğe karşı tutkulu ve dermansız bir aşka tutulmuş, asabiyete düşmüş, bu aşktan kaçabilmek için nafile bir uğraş veriyordur. Buraya kadar Baha Tevfik’in klasik Sufi literatüründe sıkça görülen aşkın acı yoluyla olgunlaştırma, kemalata erdirme motifine eleştirilerini, bu motifi patolojikleştirip, okuyucularını didaktik kısa öyküler yoluyla ona karşı uyarışını görürüz.
Şaşırtıcı olan ise, “maddi, adeta ağaçlar gibi” yaşayan anlatıcımızın bu denli tutkulu bir aşk hikayesinden büyülenmesi, hatta bu hikaye karşısında çıldırmasıydı. Baha Tevfik yazınında ilk kez duygular kontrol dışına çıkıldığında yalnızca tehlikeli addedilmemiş, o tehlikeye içkin zevklere dair bir pencere açılmıştır. Üstelik, Hafız Sami beyin de söyleyecekleri, bir bildiği, kahramanımızın kavrayamayacağı denli derin bir hissiyat dünyası vardır. Adı sanı bilinmez, yakından göremediğimiz anlatıcımız ise, böyle bir aşka düşemeyecek, maddi olanın kuruluğundan kurtulamayacaktır. Başka bir deyişle, eski ve yeni duygu dünyaları arasındaki ilişki ilk kez burada hiyerarşik olarak kurgulanmamıştır. Eski olan, basitçe, geride kalmıştır. Kişiler içinse artık elde sadece çift kutuplu, yarılmış, çoktan ikiye bölünmüş bir hissiyat dünyası kalmıştır.
Aşk Çiçek Açarken: Geç Osmanlı’da Hisler, Verimli ve Duygusuz İnsan adlı yazının devamı olarak düşündüğüm bu yazıda, Baha Tevfik’in kendini içinde bulduğu çelişkiyi, geç Osmanlı’da modern psikolojinin içine doğduğu tabiri caizse bipolar, yarılmış, ikiye bölünmüş ortam ile ilişkilendirecek, süreç içinde kapitalizm etkisi ile geleceğe dair umutların homoekonomikusa bağlanışıyla ilişkilendireceğim. Geç Osmanlı’da kapitalist dönüşümün ve liberal düşüncenin etkileri o denli kuvvetli hissediliyordu ki, insan doğasına dair tartışma bir noktada daima verimliliğe ve duyguları bütün olarak dışladığına inanılan bir rasyonalite idealine çıkıyordu. Elbette bu sınırlar bir yönüyle, modern psikolojinin eski, yerel ve felsefi düşünme biçimlerini devralacak yeni ve yapay bir alan olarak inşa edilmesiyle ilişkili. Metinlerin günlük hayat deneyimlerinin uzağına düşen, propagandif ve pratik bir amacı vardı. Diğer yönüyle, bu sınırlar direkt olarak 1908 sonrası geç Osmanlı düşünürü diyeceğimiz, bilimsel düşünce üzerine söylem üreten kişilerin, büyük ölçekte liberalizmle belirlenen tasavvur dünyasının sınırlarını yansıtır. Uzun süren, baskıcı II. Abdülhamit rejiminden sonra, dini düşüncenin yağmurundan kaçarken, doluya tutulmuşlardır. Verimli insan tüm hissizliği ile kısa yolcu ve sorun çözücüydü, Baha Tevfik gibi döneminde kuir hikayeler yazacak, milliyetçiliğe açıkça kafa tutacak denli özgür bir beyin için bile…
Baha Tevfik’in yalnızca “Ah bu Sevda!”’da kısık sesle ima ettiği şekliyle, politik ve ekonomik atmosferin gölgesinde, aslında tatsız, lezzetsiz, aşksız, ilişkisiz, yalnızca ara ara “mutlu” olan, hesaplı, yüksek ihtimalle ise çoktan kendi doğasına ve çevresine yabancılaşmış bir insan ideali doğuyordu.

Modern psikoloji, kapitalizm ve liberalizm
19. yüzyıl sonu psikoloji tarihi ve duygular tarihi çalışmaları, ağırlıklı olarak Michel Foucault ve Gilles Deleuze’den esinlenerek, duyguya dair modern psikolojik bilginin ne kadar hızlı bir biçimde kişileri basit birer üretim aracına döndürdüğünü ve metalaştırdığını gösterir. Duygunun yeni bir kavram olarak tarih sahnesine çıkışı, modern psikolojinin bilimsel nitelik kazanması ve yavaş yavaş yerel, çoklu, geleneksel psikolojik düşüncelerin yerini almasıyla örtüşür. Modern psikolojinin kurulumu sürecinde İngilizce olarak yazılmış literatürü derinlemesine çalışmış Thomas Dixon’ın Solomon’a cevaben gösterdiği üzere, 19. yüzyılda popüler bilimsel söylem duygulara ait bilgiyi akıl (reason) ve duygu (emotion) ikiliği üzerinden inşa etti.2Thomas Dixon, From Passions to Emotions The Creation of a Secular Psychological Category (Cambridge, New York: Cambridge University Press, 2003), 3. Bu ikilik daha önceki dönemlerde Batı kaynaklı psikolojik eserlerde yer almaz ya da dominant söylem olmaktan oldukça uzaktır.
20. yüzyıl başında psikoloji alanında yapılan çalışmalara duyulan ilgi, popüler psikolojiyi basit bir duyguları kontrol etme aracına indirgedi. Duyguların ne olduğu ile kurulan bu kalıplı ve baskıcı düşünme şekli günümüz ana akım iktisat teorilerinde halen kullanımda olan homoekonomikus (ekonomik insan)3Homoekonomikus terimini Michel Foucault’nun tartıştığı şekliyle, şu tanıma uygun olarak kullanıyorum: “Homo economicus hakikati kabul edendir. Akılsal davranış çevresel değişkenlerdeki oynamalara duyarlı ve bunlara rastgele bir biçimde değil, sistematik bir şekilde tepki veren davranıştır. Ekonomi ise, çevresel değişkenlere verilen cevapların sistematikliğinin bilimi olarak tanımlanır.” Michel Foucault, Biyopolitikanın Doğuşu, Collège de France Dersleri 1978-1979, Alican Tayla (çev.) (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015), 221. Burada en çok önemsediğim homoekonmikusun atomik, toplumundan kopuk bir şekilde tasavvur edilmesidir. kavramı ile birlikte bireyi toplumsal ilişkilerden ari, atomik, daima kendi çıkarını arayan bir birim olarak tasavvur etti; iktisat bilimi diğer sosyal bilimlerden uzaklaşırken bu kurguyu destekleyen bir alana dönüştü. Bu süreci aslında en doğru şekliyle Marx’ın yabancılaşma (alienation) teorisine katkılarıyla açıklayabiliriz. Nitekim psikoloji tarihi ve duygular tarihi, duygu çalışmalarının kurduğu kapitalizm ve duygu bağını açıklarken, Foucault ve Deleuze ile ördüğü teorik çerçeveyi sıklıkla ve artan bir ilgiyle Marksizme getirmiş, toplumuna, üretim şekillerine, kendi doğasına ve emeğine yabancılaşmış bireyi mercek altına almıştır.
Günümüzde modern bir terim olarak hayatımıza giren duyguların çeşitli kavramsallaştırılmaları ile ne yapılacağı ve duygular arasında nasıl bir hiyerarşi kurulacağı yerel örneklerde sıkça tartışılan bir konu halini aldı. Tarihçiler, teorik olanın geniş çerçevesinin ötesine geçmek, mikro bir anlayışla daha ince bir çalışma yapabilmek, söylem üreticilerini kendi dönemleriyle ilişkili olarak düşünebilmek ve yerel tarihlerin kendi güncel siyasetleriyle ilişkilerini derinleştirebilmek adına önemli bir rol üstlendi. Duygulara dair söylemleri yerelleştirebilmek, ancak, münferit örneklerde değişen ezen ve ezilen dinamiklerinin tekrar tekrar açığa vurulmasıyla olur. Benim için, geç Osmanlı örneğinde psikolojiye dair münferit anlatı, kapitalizm, bilime atfedilen anlam, toplumda yaşanan her türlü eşitsizlik ve acıdan kopukluk arasında günümüzde hala etkisi görülebilen bir bağı kavrayabilmeye yarıyor.
Sınırlar
Mülkiye mezunu Baha Tevfik, 1884 yılında İzmir’de doğmuş, 30 yıllık kısacık ömrüne pek çok yazı, daha da önemlisi, kavga sığdırabilmiş bir düşünürdür. Bana göre Baha Tevfik’i, felsefi tartışmaları toplumsal konulara çok hızlı ve genellikle cömert bir şekilde bağlayan pek çok geç Osmanlı düşünüründen ayıran, onun döneminin ilerisinde ve ayrıksı fikirleri savunmaktan çekinmemesidir. Öncelikle döneminde kuir kısa hikayeler yazabilmiş; dahası, ömrünün son yıllarında, açık bir biçimde, Balkan Savaşları (1912-13) sonrası geçer akçe ve ileride tek yol halini alacak olan Türk milliyetçiliğini karşısına almaktan çekinmemiştir. Abdullah Cevdet’ten farklı olarak materyalizmi İslam ile sentezlemeye tenezzül etmemiş, Feminizm adlı eserindeki kısa ibareler dışında, genel olarak İslami kaynaklardan faydalanmamıştır. Bilhassa seküler düşüncenin gelişimine katkılarından olacak, Baha Tevfik oldukça yanıltıcı bir biçimde zaman zaman Osmanlı sosyalist hareketi ve düşüncesi ile özdeşleştirilmiştir. Ancak bugün Rıza Bağcı, Mehmet Alkan gibi Baha Tevfik uzmanlarının tekrar tekrar gösterdikleri gibi, bu cesur kalemin sosyalizmle ilişkisi, sosyalist siyasetçi İştirakçı Hilmi ile dostluğun ötesine geçememiştir. Aslında Baha Tevfik açık bir biçimde sosyalizmi karşısına almış, ekonomik ve politik liberalizmi savunmuştur. Örneğin bireycilik övgüsüyle kaleme alınmış Felsefe-i Ferd adlı eserinde ekonomik liberalizmi övmüş, “ahalinin aç kalması” sonucu devletin fabrika açmasını savunanları “özgürlüklerini” ellerinden almakla, halktaki “acz, bağlılık, sığınma” hislerini büyütmekle suçlamıştır.4Baha Tevfik, Felsefe-i Ferd (Dersaadet: Cemiyet Kütüphanesi, 1913 [1332]), 10-11. Sosyalizm ise onun için “bireyin” ve “bireyin meziyetlerinin” aleyhinedir.5A.g.e. 117.
Konuyu benim için önemli yapan, bu denli döneminin ilerisinde düşünebilen, hayalimde kuir olarak kurgulayabildiğim Baha Tevfik gibi özgür bir figürün, sermayenin zincirleri hakkında herhangi bir kaygıya sahip olmamasının verdiği şaşkınlık ve hayal kırıklığı. Neden insan doğası üzerine bu denli derinlemesine düşünebilen onun kadar donanımlı biri, psikolojiye dair ortodoks dini düşünme kalıplarının sorgulandığı ilk anda, bir verimlilik ve rasyonalite söyleminin kıskacına düşmüş, en fazla sathi, makineleşmiş, toplumundan ve çevresinden kopuk, ilişkisiz bir homoekonomikus üretebilmiştir? Başka bir deyişle, dönemin öne çıkan iki kavramı, fert ve hürriyet, nasıl olmuş da bütünüyle duygusal bağlardan ve ekonomik ilişkilerden kopuk olarak tasavvur edilebilmiştir?
Cevaba yaklaşabilmek için önerim ise, Baha Tevfik’in geniş düşünce dünyasının sınırlarını kendi dönemi ile birlikte düşünmek, 20. yüzyıl başında Osmanlı Türkçesi olarak kaleme alınmış eserlerin kapitalistleşme arzusunun ardındaki maddi sınırlara işaret etmek olacak. Burada genel olarak Osmanlı bilim literatürüne katkı veren yazarların ağırlıklı olarak Prens Sabahattin’in ademi merkeziyet ve liberal düşünce anlayışına yatkınlıkları üzerine bir parantez açmak ve ileride geç Osmanlı’da liberalizm ve bilim ilişkisi üzerine bir yazı sözü vermek yeterli olacaktır. İddiam, istibdatçı II. Abdülhamit rejimininden yeni kurtulan pek çok II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı düşünürü, Türkçüleşmeye ve baskıcı dini kalıplara direniyorken, bireyi, bilim ile irtibatlı olarak düşünme pratiklerinin sınırları büyük ölçekte ekonomik liberalizmce belirleniyordu. Sufi öğelerle bezenmiş, gam ve keder ile olgunlaşan insan modelinden kopma isteği, kısmen hayata geçirilmiş liberal ekonomi politikalarının bir ürünü olan ekonomik insanı besliyordu. Çift kutuplu bir hissiyat dünyasına hapsolmuş, çevresine ve kendisine yabancılaşmış, ilişkisiz, mutluluk ve çıkar odaklı, derin düşünebilme araçlarından mahrum kalmış bir insan ideali yetişiyordu.

İki büyük seküler günah: hassasiyet ve atalet
Okul müfredatının modernleştirilmesi ihtiyacına cevaben ahlak üzerine bir ders kitabı olarak tasarlanan Hassasiyet Bahsi ve Yeni Ahlak, Baha Tevfik’in toplumu bilime dayalı olarak nasıl dönüştürebileceğine dair anlayışını yansıtmaktadır. Baha Tevfik’e göre, İslam teolojisinden ve Aristoteles, Epikuros, Kant ve Paul Janet gibi “eski usul Batı” filozoflarından beslenen metafiziğe dayalı ahlaki görüşler artık işe yaramıyordur. Yeni ahlak ise, insanlara doğru ya da yanlış hakkında ahlaki yargılarda bulunmak yerine, hassasiyetlerini kontrol etme gücü vermelidir.6Baha Tevfik, Yeni Ahlak ve Ahlak Üzerine Yazılar, Faruk Öztürk (der.) (Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı, 2002), 33. Yeni ahlak eski ahlaki anlayışlardan kopuk yeni bir nefs terbiyesi gerektiriyorsa, bu da ancak bilimsel bir metotla, yani modern psikoloji aracılığıyla yapılmalıdır. Nasıl ki “gözümüzün terbiyesi” sinir bilim ile ilgili ise, hassasiyetimizin terbiyesi ise ruhiyat, yani modern psikoloji ile ilgilidir. Ona göre nefis terbiyesi için “ruhiyata muhtaç kalacağız”.7Baha Tevfik, Muhtasar Felsefe (Istanbul: Artin Asarduryan ve Mahdumları Matbaası, 1332/ 1913), 139. Bu doğrultuda okuyucuları toplumu dönüştürmek ve düzenlemek için yeni bir “duygu rejimine” davet eder: “Her şeyden önce ahlakımızı, nefsimizi ıslaha tutuculuğumuzu gizlemeye ve yok etmeye, gerçeği büyük bir muhabbetle sevmeye acele edelim. Hasta ve duygusal düşünceleri boykot edelim.”8Baha Tevfik, Felsefe-i Ferd (Dersaadet: Cemiyet Kütüphanesi, 1913 [1332]), 94. Pratik anlamda, sağlıklı ve mutlu olmak için kişinin hassasiyetini nasıl kontrol edeceğini öğrenmesi gerekiyordur.
Doğru ve bilimsel bir nefis terbiyesi ancak modern psikolojik öğretiler aracılığıyla olur. Baha Tevfik’in hassasiyet teorisi, İsviçreli nöro-patolog, tıp doktoru ve psikoterapinin öncülerinden Paul Dubois’dan (1848-1918) etkilenmiştir. Dubois’ya göre, mutlu olmak ve duyguların esiri olmamak için akıl yoluyla duyguları kontrol etmeyi öğrenmek gerekir. Dubois, “Thought” bölümünde, Baha Tevfik ise “Düşüncenin Mekanizması” bölümünde, düşüncede otomatizmin ve fikirlerin ilişkilendirilmesinin kurallarını açıklar. Onlara göre bu kurallar, psikoloji ilkeleri tarafından belirlenebilen iyi bir eğitimi mümkün kılmakta, düşünceleri etkili bir şekilde şartlandırmak ve insanları mutlu olmaya programlamak için hayati bir araç haline gelmektedir. İlk kural, duyguların esiri olmamak ve onları nasıl düzenleyeceğini öğrenmektir. Düşünce süreçlerinin kuralları bir kez anlaşıldığında, toplumun dönüşümüne katkıda bulunulabilir. Nihai hedef mutluluktur ve mutluluğa ulaşmak için akılcı düşünme ve hissetme yollarını öğrenmek gerekir.
Mutluluğun nihai hedef olması üzerine derinlemesine düşünmekte fayda var. Baha Tevfik yazınında hangi duygular kabul edilmiş, hangileri yanlışlanmıştır? Yeni bir ahlaki sistem içinde aslında adını koymasa da yeni bir duygusal rejim isteğini dile getirmiştir, ancak bu rejimde hangi duygular onaylanır? Unutmamamız gereken nokta, Baha Tevfik yazınında duygular bütün olarak eleştirilmez, tıbbileştirilir ve de hastalıklı, faydalı ya da faydasız oluşlarına göre kategorize edilirler. Hangi duyguların kabul edildiği, hangilerinin edilmediği ya da genel olarak duyguların nasıl görüldüğü soruları tartışmanın merkezindedir. Tıbbi söylem ile meşrulaştırılan bu tartışma, aslında daha geniş küresel bir bilim tarihi ya da duygular tarihi perspektifinden yeni bir duygu rejimi arayışının bir yansıması olarak görülebilir.
Edebiyat tarihi ve düşünce tarihi ekseninde detaylıca incelenen hayaliyyun-hakikiyyun tartışması bir yönüyle duygularla ilgilidir. 1885 yılında Beşir Fuat’ın hakikiyyun-hayaliyyun tartışmasına dahil olmasıyla birlikte, tıbbi kültür duyguların sorunsallaştırılması ve tıbbileştirilmesi için önemli bir kaynak halini aldı. Beşir Fuat bu tartışmada ağlamak, gülmek ya da aşık olmak gibi duygusal olayların aslında yalnızca biyolojik tepkimelerin sonuçları olduğunu, dolayısıyla duyguların her şeyden önce tıbbın ve fizyolojinin konusu olduğunu anlattı.9Orhan M., Okay, İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti: Beşir Fuad (İstanbul: Dergah Yayınları, 1969), 112-3. Benzer şekilde popüler materyalist literatürden beslenen doktor Şerafeddin Mağmumi aşkın bir yarı delilik hali ve beyin çeperinde fazla düşünmenin sonucu olarak oluşan bir tabakanın ürünü olduğunu yazdı.10Şerafeddin Mağmumi, ‘Bela-ı Aşk’, Başlangıç (İstanbul: İstepan Matbaası, 1888), 22-38. Baha Tevfik edebiyatın ve bilhassa şiirin psikolojik bir rahatsızlığın ürünü olduğunu yönündeki görüşlere “Edebiyat Katiyyen Muzırdır” gibi son derece eleştirel yazıları aracılığıyla destek oldu.11Baha Tevfik, “Edebiyat Katiyen Muzırdır”, Piyano, 10 (18 Teşrin-i Evvel 1326 / 31 October 1910), 105-7. Fakat aynı zamanda faydalı ya da en azından zararsız bir edebiyat türünün de var olabileceğini iddia etti.
Baha Tevfik’in Felsefe-i Edebiyat ve Şair Celis adlı eseri bizi şaşırtır. Baha Tevfik’e göre, edebiyat ve şiir, faydalı duyguları anlattığı, bilim ve felsefeyi şiirle ifade ettiği sürece zararsız hatta faydalı olabilirdi. Utku ve Kahramanoğlu’nun da belirtiği gibi Baha Tevfik’in kendi döneminde hiç de tanınmamış bir şair olan Şair Celis’i, “Türklerin yegane şairi” olarak tanıtması ve yüceltmesi, Celis’in trajik bir şekilde veremden öldüğü düşünüldüğünde paradoksaldır.12Baha Tevfik, Felsefe-i Edebiyat ve Şair Celis, 14. Ancak Celis’in şiirleri Hilmi Yavuz’un ifadesi ile “pozitivist şiir”lerdir; felsefi ve bilimsel düşünceye dayanırlar.13Hilmi Yavuz, “‘Edebiyat Kat’iyen Muzırdır’: Pozitivist Şiir ve Baha Tevfik Kriterleri”, Baha Tevfik, Felsefe-i Edebiyat, 21. Dahası, ve bu çalışma için daha önemlisi, Şair Celis’in eserleri Baha Tevfik açısından doğru bir duygu yönetiminin nasıl olması gerektiğini örnekler.
Celis’in şiirlerinde ideal yakınlık, ümidi barındırmayan –“Derdi, zehri felaketi olsun / Sonra sen tut ümide düş, oyalan”14Baha Tevfik, Felsefe-i Edebiyat ve Şair Celis, 41.– ve acımaktan uzak bir histir: “Sevmiyormuş, acıyormuş! / Acımak da acaba / Sevmeden mi gelir? / Kalbimi yokladım, avlanmamış ama acıyor!… / Acımak bazı zaman izzet-i nefsin eseri / Ki onun sâik-i aslisi hased.”15Ibid., 43-44. Aşk ise ne yazık ki çatışma barındıran bir duygudur: “‘Sevilirken sevilmeli’ derler /… / Bu esâsen meleklere mahsûs / Ben severken sevilme, sâkinleş.”16Ibid., 56. Ve bu çatışma Baha Tevfik’e göre aşkın temelidir: “aşk cinseyn arasındaki anlaşamamaktır”.17Ibid., 55. Eğlence ise tıpkı mutluluk gibi en önemli meziyettir:18Ibid., 40.
Dudak büküşleri takbîl, eh hem dişleri takdîs
Fıkırdayışlara âgûş, fısılyadışlara hacle
Mahâret eğlenebilmek, kaçırma fırsatı. Dinle
Bugünkü neşve senindir, yarınki herkese mûnis
Çocukluğun nesi varsa, nasıl murâd ediyorsan
Hemân yap, ince düşünme umumi hoşlanıyorsan
Sebepsiz ağlayaraktan gülenleri bile ağlat
Apansızın gülerek ağlayanları bile güldür!
Mahâret eğlenebilmek, kusûru safsata, mât.
Baha Tevfik faydalı edebiyat örnekleri göstermek adına bir dizi kısa hikaye kaleme alır. Rıza Bağcı’nın yorumuna göre Baha Tevfik yazınında edebiyatı zararlı kılan şey, onun gerçeklikle uyumsuz olarak icra edilmesiydi.19Rıza Bağcı, Baha Tevfik’in Hayatı Edebi ve Felsefi Eserleri Üzerinde Bir Araştırma (İzmir: Kaynak Yayınları, 1996), 48-55. Burada dikkati çekmek istediğimiz nokta ise bu hikayelerde yine diğer yazılarında olduğu gibi duygu kontrolünün başat tema olmasıdır. Kimi örneklerde, eski duygu rejimleri modern psikolojik söylemlerle değiştirilmek istenir. Örneğin Gül ve Bülbül’de Baha Tevfik tasavvuf ve divan edebiyatlarında aşkı, sevgiyi ya da ilahi aşkı sembolize eden Gül ve Bülbül’ü bencil, hodbini canlılar olarak tanıtır. Macit hayalinde gül ile bülbülü iki âşık olarak görür. Okulda öğretmeninden öğrendiği şekliyle aşkın ne kadar bencil bir duygu olduğunu bu hayali aracılığıyla tecrübe eder.20Baha Tevfik, “Gül ve Bülbül”, Çocuk Duygusu, 18 (3 Teşrin-i Evvel 1329 / 16 October 1913), 3-4. Kıskançlık isimli kısa hikayede, soğukkanlı ve özgür ruhlu başkahramanımız sürekli kıskançlık yüzünden kavga etmekten yorulmuş bir halde kendisini ruh sağlığı uzmanı olarak tanıtan bir arkadaşına danışır ve böylece hem kendisinin hem de sevgilisinin duygularını nasıl dizginleyebileceğini öğrenir.21Baha Tevfik, ‘Kıskançlık’, Teşvik, 1 (1 Temmuz 1326 / 14 July 1910), 2-4. Nail’in Mahçubiyeti DuBois’nın eseri Self Control’de geçen bir kısa hikayeden esinlenir.22Baha Tevfik burada bu eserin ismini zikretmiyor, ancak olay örgüsü aynı olduğundan esinlenilmiş olduğunu söyleyebiliriz: Paul Dubois, Self Control (London:Funk & Wagnalls Company, 1909) 9. Nail arkadaşlarını etkilemek için bir su birikintisinden atlamaya razı olur, fakat bir hamlede geri gelemez ve sonunda suların içinden geçerek dönmeye mecbur olur.23Baha Tevfik, ‘Nail’in Mahçubiyeti’, Çocuk Duygusu, 18 (3 Teşrin-i Evvel 1329 / 4 December 1913), 6-8. Şüphesiz bu kısa hikayeler içinde en etkilisi Aşk, Hodbinî’dir.24Baha Tevfik, ‘Aşk, Hodbinî’, Piyano, 8 (4 Teşrin-i Evvel 1326 / 17 October 1910), 92.
Anlıyorum ki aşk-ı hakiki bilhasa sekseninden sonra başlayacak. Şehvetsiz, hırssız, hatta kıs kançsız bir aşk… Nail bir koltuğa yaslandı. Cigarasını yaktı. Enis piyanosuna oturdu. Yeni bir vals çalmaya başladı. Aşk çiçek açarken! Zavallı ihtiyarcıklar! Nagamâtıyla mest oldukları bu valsin mana-ı müstehzisine dikkat edemediler. Hiçbir ihtiyaca mukabil olmadığını farz ettikleri felatuni bir aşkın sine-i har ve samimiyesinde gittikçe artan bir aşk-ı manevi ile uzun müddet düşündüler: Mademki şehvetleri yoktu, artık bişaibe ve ebedi bir muhabbetle sevişeceklerdi… Yekdiğerini kıskanmayacaklardı bile… Piyanodan dalga dalga taşan ahenk-i şiir âlûd garâm bu hisse cevap veriyordu: Ah eğer aşkı hodbinî’den ayırabilmek mümkün olsaydı!…
Eşcinsel bir ilişkinin ancak son demlerinde “ebedi bir muhabbete” kavuşacak olan partnerler Nail Bey ve Enis Bey‘in aşk hikayesi, bir yanıyla aşka dair geleneksel anlatılarda karşımıza çıkan acı, tutku ve hasrete dayalı Sufi motiflerden uzaklaşma anlamına geliyordu. 20. yüzyılda aşk, rasyonel bir mantık içerisinde ve insanları sonsuz bir muhabbete ulaştırma amacıyla yaşanıyordu.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulanlar
Başa dönmek gerekirse, Ah bu Sevda! Baha Tevfik’in duygular üzerine yazdığı diğer kısa hikayelerden farklıdır. Adeta alternatif bir benliğin arzularını sezeceğimiz, eskiye dair, başka bir sevme biçimine karşı bir özlem, özenme görürüz. Keza Hafız Sami Bey görmeye alıştığımız eskiyi temsil eden anti-kahramanlarımızdan farklıdır, “şen”, “zeki”, “hoş sohbet” ve “zarif”tir. O denli “latif” ve o kadar “ruhanî”dir ki: “Bazen öyle seçkin ve güzel bir cümle sarf eder ki, ince düşünen bir zihin üzerinde on senelik bir düşünme ve çalışma hayatı kadar mucizevi bir etki eder.”25Baha Tevfik, “Ah Bu Sevda!”, 143.
İlk kez, yoğun duygusal deneyimlerden geçen ve hikayenin sonunda bedel ödeyerek bedbahtlıktan, sefillikten sürünmeye mahkum olan bir anti-kahraman, sevimli, hatta derin bir formda çizilir. Hafız Sami bey, sarıklı bir hoca efendi iken, yavaş yavaş dini düşüncelerini bırakarak “maddileşmiş”, zaman içinde Alman bıyıklı “sevimli bir dosta” dönüşmüş –ya da evrimleşmiş mi desek– bir Kadıköy Yoğurtçu çayırı meskunudur. Hoca efendilik geçmişinden olacak, Sami bey, yüzlerce defa âşık olabilmiş, duyguların insanı bütünüyle sarsan etkisini asabiyete varacak düzeyde yaşayabilmeye açık biridir. Duygularını hasta olmak pahasına, tüm şiddetiyle deneyimleyebilmekte, aşkın bu şehvetli ve şiddetli halini tadabilmekten keyif almaktadır. Üstelik yeniyi temsil eden adsız kahramanımızla eşittir. Bilimsel düşünmeye hakim anlatıcımıza, nelerden mahrum kaldığını anlatır, sınırlarını gösterir, kafa tutar. Ve bu sınırların ötesindeki dünya anlatıcımız için “çıldırtıcı”, merak uyandırıcı, özendiricidir. Anlatıcımızı büyüleyen, Baha Tevfik’i ötedünyada kaybolan şeyler üzerine düşünmeden, hızlıca homoekonomikusa yönlendiren ise zamanın ruhudur. Daha da önemlisi, kendi döneminin sufizm savunucuları ne Hafız Sami bey kadar sevimli ne de konuşulabilirdir. Geçmişle arasında açılan yarığa “çok takılmamak” ve mutluluğu kovalamak şüphesiz o koşullarda tek rasyonel olasılık olacaktır.
Baha Tevfik, bu öyküleri kaleme aldıktan çok kısa bir zaman sonra, 15 Mayıs 1914’te, muhtemel bir apandisit patlaması sonrası henüz 30 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Yaşasaydı, hemen akabinde gelecek büyük kolektif travmalara nasıl cevap verirdi bilemiyoruz. Yükselen milliyetçi dalgadan diğerleri gibi o da nasibini alır mıydı, liberalizm diye gördüğü şeyin basitçe kendine artık Türk adını veren burjuvaziye sermaye kazandırılması olduğunu idrak etseydi görüşleri değişir miydi; ya da savaş yıllarında daha da yakıcı hale gelen ekonomik koşullar yüzünden sonunda kendini gam ve kedere teslim edebilecek, yoksulluktan inleyen ahali ile daha gerçek bir ilişki kurabilecek miydi bilemeyeceğiz. Sadece bunca özgür düşünen, Mülkiye’de liberal ekonomi modelli iktisat dersleri tedrisatından geçmiş bir düşünürün sınırları, bence dönemin sınırlarını da bize gösterir.
Bu örnekteki gibi derinlemesine düşünülmüş yazılarda bile, dönemin önde gelen iki kavramı, fert ve hürriyet, iktisadi bağlamlarından ve duygusal derinliklerinden kopuk olarak tasavvur ediliyor. Bireyin çıkarlarının ve duygu dünyasının, toplumun çıkarları ile ayrışmadığı görülemiyor, politik hakların sosyoekonomik eşitsizliklerle el ele gittiğinde yetersiz kalacağı hakkında bir okuma yapılamıyor.
Bu denklemde popüler psikoloji, kişileri susturmak, toplumsal bağlarından ve bağlamlarından koparmak, duygusal ve kolektif haklı tepkilerini ellerinden almak, çevresel eşitsizliklere karşı total bir hissizleşmeyle suskun kalmalarını sağlama aracına dönüşüyor.
Yeni ideal insan, homoekonomikus örneğindeki gibi, atomik, çevresinden kopuk, zaaflarından arınmış, kendini gam ve keder ile harap etmeyen, hayatın anlamını ise mutlulukta bulan rasyonel ve “kendini korumayı öğrenmiş”, bütünüyle toplumuna yabancılaşmış bir insandır. Bence, ve ne yazık ki, Baha Tevfik, geçmişin baskıcı, İslamcı ve sınırlayıcı rejimlerinin yağmurundan kaçarken, fena halde doluya tutuluyor, aynı ölçüde kısıtlayıcı bir baskı mekanizmasının, kapitalizmin, aracı oluyor. Onun sıkışmışlığında zamanın ruhunu, çoğu Osmanlı bilimsel düşünce yazarlarının toplumlarına karşı konforlu mesafelerini ve onları çevreleyen düşünsel sınırları görebiliyoruz.



