Venezuela, 2000’lerin başında Chavez’le birlikte yönetimi siyasî-askerî elit tarafından devralınmış, doğal kaynak hâkimiyetini ABD’ye kaptırmamaya çalışan, devletin ekonomiyi elinde bulundurduğu ve bu nedenle sürekli olarak “otoriter”, “istikrarsız” ya da “başarısız” olarak kodlanan bir ülke. Ancak bu tanımlar, Venezuela’yı anlamaktan çok, onu dünya sistemindeki yerinden koparmaya sebep oluyor. Asıl soru şu: Venezuela neden bu kadar “tehdit” olarak görüldü ve Maduro’nun başına gelenler neden bu şekilde gerçekleşti?
Donald Trump yönetiminin Maduro müdahalesi muhtelif açılardan değerlendirildi, ancak uluslararası ilişkilerdeki liberal normlar, uluslararası hukukun egemenlik hakkına saygı ve realist dış politika anlatısındaki “tehdide karşı dengeleme” siyasetleri tam olarak olayların hangi motivasyonla gerçekleştiğini ve ABD’nin Venezuela’yla olan derdine dair oturmuş bir analiz sunamıyor. Gördüğüm analizler genellikle neo-realist, demokratikleşme-otoriterleşme eğilimleri ve liberal çerçevelerle sınırlı. Bu yazıda, bahsettiğim genel yaklaşımlara Üçüncü Dünya Marksizmi ve postyapısalcılık üzerinden cevaplar aramak derdindeyim.
Wright Mills ve Nicos Poulantzas’a göre her devletin sermayeyle ilişkisi aynı düzlemde gerçekleşmez ve her karar sermaye tarafından aldırılmayabilir, devlet; sınıf ve elitlerin bir çatışma alanıdır, ancak ABD’deki devlet organizasyonu sermaye sınıfının kendi arasındaki ekonomik çıkarlarını önceleyen bir yapıya sahip. Donald Trump’ın başkan olmasını bir kenara bırakalım ve ABD’nin son dönemde yaptıklarını düşünelim: Geçtiğimiz yaz aylarına kadar Elon Musk’ın Tesla satışlarına teşvik getirmeye yaklaşacak kadar etkili olması, hâlihazırda yaptırımlar altında olan İran protestolarına Starlink uydusu göndermesi, Grönland’ı ABD topraklarına katmaya çalışması gibi konular ABD’de sermaye-devlet ilişkisinin ne denli sermayeden tarafa olduğunu gösteriyor mu? ABD’deki devlet organizasyonu, sermayenin dünyayı okuma şekline (yani aparatlarına) doğrudan bağımlı ve aynı zamanda sermayenin bir çatışma alanını da inşa ediyor. Öyleyse ABD dış politikasında olayların oluş (usul) şeklini incelerken nüfuz1Bu yazıda nüfuzu, siyasî anlatıları değiştirme gücü olarak tanımlıyorum. Yani, bir aktörün diğerlerinin siyasetle ilgili tanımını, siyaseti nasıl işlediğini karşıt bir reaksiyon almadan değiştirebilmesi durumu. Nüfuz ettiğinizde siz söylemeseniz bile diğer aktörler sizin ne düşündüğünüzü tahmin etmeye çalışacak ve ona göre rıza göstereceklerdir. Bunun en açık örneklerinden biri, her mensubuna emir vermesi gerekmeyen faşist yönetimlerdir. ve aparat gibi kavramların, motivasyonu incelerken de sermaye ilişkilerinin, emperyalist2Emperyalist stratejiler derken, ABD’nin 3. Dünya ülkelerini; doğal kaynak hâkimiyeti, ticaret serbestisi gibi konularda zor kullanma yoluyla gasp etmesi olarak kullanıyorum. Bu, ülkede üretilen bütün artı-değerin ABD tarafından kullanılması, transfer edilmesi ve ülkenin kendi geçimini (hem gıda hem de istihdam anlamında) kendi başına sağlayamadığı durum anlamında kullanılıyor. stratejilerin daha ön planda olduğunu göreceğiz. Bu bağlamda Trump’ın liberal uluslararası hukuku ve düzeni yıkmasının mantığı, kurtlukta düşeni yemek mi, yoksa sermaye ve Trump’ın kişisel nüfuzunun bir ortaklaşması mı?
Hâkimiyet Neydi ki Şimdi İhlal Edildi?
Bugünlerde pek sorgulamadığımız hâkimiyet kavramı, esasında verili değildir, diğer bir deyişle, ülkelerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen doğal bir fenomen değildir, aksine, kavramın oluşumu sömürge devletlerinin oluşumuna kadar götürebileceğimiz ve tarihselliği de bu ilişkilere dayanan bir aparattır. Kavramdan hareketle Antony Anghie’den aktaran Bikrum Gill, “eksiltilmiş egemenlik dinamiği ve uluslararası hukukun sermaye ilişkilerini düzenlemesi ve sermaye tarafından yıkılması çelişkisini” gösterecek ve Fanon ise Üçüncü Dünyada merkez ülkeler tarafından “egemenliğin yeniden kodlanması, kolonyal düzenin süreklilik biçimidir” şeklinde ipuçları verecektir. Hâkimiyet kavramı, kolonileştirme esnasında ortaya çıkmış, Avrupalı hukukçuların kolonilerdeki ilksel birikimin sürdürülmesi ve yalnızca askerî baskıyla sürdürülmemesi üzerine düşünceleriyle uluslararası sistem için yaygın bir hâle bürünmüştü. Trump’ın Venezuela’nın kendi kaderini tayin hakkını yok sayması, her ne kadar uluslararası hukuka aykırı dursa da uluslararası hukukun inşasına aykırı değildi, dolayısıyla uluslararası hukukun Venezuela’yı koruması da beklenemezdi.
Hâkimiyet, 1648 Westphalia Anlaşması’nda (ya da barışında) Batı-Avrupalı devletleri kapsarken, bu çemberden olmayan devletleri kapsamıyordu, çünkü kavramın kendisi uluslararası okunurluk ve ilksel birikimi düşünerek değil, fetih ve din savaşlarını düşünerek ortaya atılmıştı. Avrupalı olmayan devletler için ise hâkimiyet farklı bir anlam taşıyordu, çünkü bu devletlerin hâkimiyet paradigmasına girişi sömürgeleştirme sürecinde, örneğin Afrika’daki toprak dağılımını ve mülkiyetini Avrupalı devletler ve müteşebbisler lehine düzenlerken ortaya atılmıştı. Bir problem, uygulaması zincirleme problemlere yol açan, şiddeti hukukileştiren bir aparatla çözülmüştü.
Bikrum Gill’e göre kapitalizm, uzun 16. yüzyıldan beri, iki temel çelişki etrafında yapılandırılmış bir dünya sistemi olarak işlev gördü: “i) sermaye-emek ilişkisi ve ii) sermaye-emek ilişkisinin ortaya çıktığı ve daha sonra çelişkilerini istikrara kavuşturarak genişleyen bir ölçekte yeniden üretilebilmesini sağlayan merkez/çevre dinamiği.”3Gill, B. (2022). Sanctions and the changing world order: Some views from the Global South. In: Sial F. (ed.). Developing Economics. Merkez/çevre ilişkisi, sömürgeleştirilmiş ve boyunduruk altına alınmış çevre halklarının bağımsızlık kazandıktan sonra da pratikte doğal kaynakları üzerine egemenliklerinin reddedilmesi üzerine kuruludur; bu da merkezin, hem sermaye birikimini hem de merkezdeki emek üretimini istikrara kavuşturmak için gerekli olan fazlalığı (diğer ülkelerdeki mülkiyet ilişkilerini kendi lehine düzenleyerek) kapsamlı bir şekilde sahiplenmesini sağlar.4https://www.anti-imperialists.com/blog/orders-of-sovereignty/
Franz Fanon’a göre kapitalizm, kendini bir kalkınma, rasyonel değişim ve ilerleme sistemi olarak sunar. Oysa, der Fanon, sömürgelerde kapitalizm mutlak bir böl-yönet yoluyla işler: yerleşimciye karşı yerli halk, zenginliğe karşı yoksulluk, fazlalığa karşı açlık. Eklemek gerekir ki, bu sunuş şekli kendi çelişkilerini saklasa da aslen yaptığı şey kendi dışındakileri yeniden tanımlamak ve özneleri o tanımlar içerisinde okumak adına yapısal ya da fiziksel şiddete başvurur. Bir ülkenin, bir halkın kendine ait olabilecek dünyayı görme aparatlarını tamamen yok eder. Bu devletlerin elitleri ise kendi rızalarını gösterircesine benzer mülkiyet ilişkilerine sahip olduklarını sinyalleyip uluslararası hukuk, uluslararası kuruluşlar ve al-ver ilişkilerine dayalı aparatlar aracılığıyla merkez devletlere okunaklı hâlde davranmak isterler. Böylece mülkiyet ilişkileri askeri kontrol olmadan da disipline edilmiş olur.
Sömürgeler direnişlerinde başarılı olup resmî olarak bağımsızlık ilan ettiğinde, yeni oluşan ulusal burjuvazi sömürgeci ekonomik yapıyı ortadan kaldırmaz, aksine onu dönüştürmeden miras alır. Bu eski sömürgenin yeni burjuva sınıfı üretken kapasiteden yoksundur ve bunun yerine merkez devletler için bir aracı hâline gelir; ithalatı, kiraları ve devlet dairelerini yönetirken, yapısal olarak eski sömürgeci güçlere bağımlı kalır.5Fanon, F. (1963). The wretched of the earth. New York: Grove Press. Fanon, mülkiyet ilişkilerinin ve ekonomik örgütlenmenin kökten yeniden yapılandırılması olmadan ulusal kurtuluşun elitlerin ele geçirmesine, sembolik egemenliğe ve sürekli sömürüye dönüşeceğini açıkça belirtir. Doğal kaynak hâkimiyeti, her ne kadar gerekli olsa da Fanon’a göre sömürgeden sonra tamamen özgürleşmek adeta imkânsızdır. Eski kolonize edilmiş devletlerin serbest piyasaya angaje olduğunu belli ölçülerde görsek de hem kaynak hâkimiyetini sağlayıp hem de gelişim gösterdiklerini göremeyiz.
Bir Aparat Olarak Hâkimiyet Doktrini
Buradan hareketle hâkimiyet doktrininin ve uluslararası hukukun birer aparat olduğu sonucuna varabiliriz. Aparatlar yalnızca belirli bir amacı gerçekleştirmek için kullanılan araçlar değildir; anlamı, sınırları ve ölçütleri üreten çerçevelerdir. Aparatları tespit etmek, kitlelerin hangi gözlükleri taktığını değil, iktidarın olayları ve kişileri nasıl tanımladığını ve bu tanım üzerine nasıl hareket ettiğini bizlere gösterir ve öğretir. Başka bir deyişle, aparatlar, “tanımlama, ölçme ve biçimlendirme düzenleri”dir; bunlar hukuk, teori ya da söylemler olabilir; dünyayı olduğu gibi yansıtmazlar, dünyayı belirli biçimlerde kurarlar ve bu sırada kendileri de değişime uğrarlar.6Zanotti. L. (2018). Ontological entanglements, agency and ethics in international relations: Exploring the crossroads. Routledge.Temsil etmek veya tarafsızlık görevi görmekten ziyade, gerçekliği ve gözlemciyi dönüştürür; şiddeti ve mülksüzleştirmeyi çözüm üretmek adı altında meşrulaştırırlar.
Hâkimiyet doktrini ve liberal uluslararası düzen, çevre devletlerin doğal kaynak hâkimiyetlerini sömürgeci devletler tarafından nasıl ele alınabileceğini düzenliyor ve buna göre devletlere belirli oyun alanları sağlıyordu. Günümüzde yeniden tanımlanan şey ise, hâliyle ilksel birikimin ya da Üçüncü Dünya ülkelerinin kaynaklarının yabancı bir devletin şirketi, güvencesi ve kontratlarıyla birlikte kontrol etmeye başlaması oldu. David Harvey’nin Marx’ın ilksel birikimini (primitive accumulation) güncelleyerek ortaya koyduğu üzere accumulation by disposession (mülksüzleştirme yoluyla birikim) kavramı; asimetrik bir ticaret ilişkisine, oradaki işçilerin sömürülmesine, kârın çoğunun yabancı müteşebbise gitmesine ve kontrolün onlar tarafından sağlanmasına dayanır.7Harvey. D. (2006). Spaces of global capitalism. Verso. Trump’ın Exxon aracılığıyla Venezuela’da başardığı şeyin temelinde bu var, lakin bunu artık başka bir hukuki aparat kullanarak yapmıyor. Dünyada bugünkü değişimi başlatan şey de bu aparatsızlık.
Donald Trump, eksiltilmiş hâkimiyet ve sermaye ilişkilerinin tamamen kendi lehine işlediği yeni bir aparat dayatma derdinde. Dolayısıyla liberal uluslararası hukuku bağlayıcı bir ilişkiler kriteri olmaktan çıkarıp kendi kurallarını dayatıyor ve böylece diğer aktörleri de bu kriterlere göre söylem ve aksiyon almaya mecbur bırakıyor. Grönland üzerinden NATO’ya ve AB’nin ne kadar rolü olacağına dair olan tartışma da bu aparatın dominant (ve belki de egemen) olup olamayacağı ile ilgili bir süreç. Henüz mülksüzleştirme pratiği ve bunun uluslararası anlaşılması çerçevesi güçlünün güçsüzü ezdiği yönünde bir “haklılık” ya da “realistlik” kavramlarıyla yeniden tanımlanıyor. Güvenliğin sermaye ilişkilerini değil, sermaye ilişkilerinin güvenlik anlayışlarını değiştirdiği bir dönem başlatmak istiyor. Bu aparat değişimi sermaye ilişkilerini, doğal kaynak hakimiyetinin merkez devletlere sunulması pratiğini bir gösterge olarak dayatacak ve dolayısıyla emek sınıfının daha zor günler yaşamasını da beraberinde getirecek.
Trump Neden Kartları Açık Oynadı?
Venezuela müdahalesi, yalnızca petrol kaynaklarını kontrol etmeye yönelik bir operasyon değildir; bu müdahale egemenliği (kimin egemen sayılacağını, kimin yarı-egemen bırakılacağını) yeniden kodlayan bir hamledir. Ancak bu yeniden kodlama hamlesi için henüz ortaya bir kriter sunulmadı, bu da Avrupalı devletleri bir anksiyete krizine sokuyor. Sürecin işleyişi bizzat Trump’ın alenen itiraflarının sağladığı hegemonik bir dokunulmazlıkla yürütülüyor. Baudrillardcı bir çerçeveden bakmak gerekirse, Trump domine etmek değil, hegemon8Bu yazıda “hegemonya” kavramını Gramsci’nin kullandığı şekliyle “rıza üretimi” anlamında değil; Baudrillard’ın tarif ettiği şekilde, eleştiriyi daha baştan emen ve teşhiri gasp eden iktidar biçimi olarak kullanıyorum. Bkz. Baudrillard. J. (2010). The agony of power. Semiotext(e). olmak istiyor ve bunu ülkesinin nizamıyla değil, kendi kişisel nüfuzuyla yapmak istiyor.
Baudrillard’a göre dominasyon ve hegemonya aynı şeyler değildir. Dominasyonda domine eden aktör hareketlerini gizlemek, saklamak ihtiyacında bulunur, sermayedarlar ve siyasi elitler de bunu genelde kaynak temellükünü maskeleme esnasında yaparlar (Lisa Lowe’un Intimacies kitabı bu konuda iyi bir kaynak). Ancak hegemonyada aktörler herhangi bir eleştiriyi kendileri yok ederler, bu, nüfuzun işleyiş biçimidir ancak onay üretimi amacıyla değil, karşıt-rıza üretiminin engellenmesi amacıyla yapılır. Baudrillard’a göre bu durum, kapitalistlerin attıkları adımlarda sömürü ilişkilerini bilinçli olarak ifşa etmeleri sebebiyle normalleşir. Ancak bu bir öz-eleştiri değildir. Aksine, bizzat teşhiri (denunciation) ve eleştiriyi ezilenin elinden çalan bir stratejidir.9Sorun ahlaki yozlaşma değildir, ikiyüzlülük değildir, yanlış bilinç değildir, ideoloji değildir. Asıl mesele, hakikatin artık bir silah olarak işlev görmediği hegemonik bir yapılanmadır. Bu durumda Baudrillard’a göre “Hakikati söyleme ayrıcalığı elimizden kayıp gider; sermayedarların sermayeyi bizzat ifşa etmeleri karşısında bile.” Bu yüzden Trump’ın kartlarını açık oynamayı tercih edip demokratikleştirme gibi bir çabaya girişmemesini Trump için hegemonik bir strateji olarak okuyabiliriz.
Eksiltilmiş Egemenlik çerçevesi; uluslararası ilişkilerde devletlerin birbirini tanımasının, askerî müdahalede bulunmasının ya da asimetrik iş birliği yapmasının (çoğu kez güvenliği metalaştırarak) ve diğer ülkelerin kaynak/ticaret yolları üzerinde özel şirketlerle hâkimiyet kurmasının egemenliğin icra ediliş biçimiyle ters düşmediğini ortaya koyuyor. Mülksüzleştirme yoluyla birikim, yalnızca sömürge pratikleriyle değil, metalaştırma yoluyla da gerçekleşebiliyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bu mülksüzleştirme pratiklerinin özel şirketlerle birlikte hareket ettiğini, ülkelerdeki barışın ve kalkınmanın bu yolla geleceğini gördüğümüz, ulusal güvenliğin metalaştırıldığı ve merkez devletlerin kartlarını daha açık oynadığı yeni bir düzen bekliyorum.



