Sorunu ele almak için en başa dönmemiz gerekiyor.
Günümüze ulaşan en eski forica, M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenmektedir. Burası, taş duvarlı ve anahtar deliği şeklindeki açıklıklarla işaretlenmiş dört oturma yeri bulunan küçük bir odadır. Girişin karşısındaki bankta iki delik, dikey konumdaki tek kişilik banklarda ise iki delik daha bulunur. Banklar sağlam ve sabittir. Giriş hariç, odanın tamamını kaplarlar. Köşeli at nalı şeklindeki merkezde, Antik Çağ insanının oturan dostlarının arasından sıyrılıp müsait bir deliğe doğru ilerleyebileceği kadar bir boşluk vardır. İnsanlar, diğerlerinin gözü önünde, deliklerin üzerine konumlanarak zeminin altına kazılmış kanallara işeyip dışkılarını yapardı.
“Forica” (tekil) ve “foricae” (çoğul) terimleri, evlerdeki tuvaletlerin aksine, çok oturaklı halka açık tuvaletleri ifade eder. Bunlar, ilk sıhhi tesisatlı veya sifonlu tuvaletler değil, sadece ortak kullanılabilen ilk tuvaletlerdir. Romalılar, aslen Yunanların icat ettiği bu tuvaletleri genişletip standartlaştırarak, Afrika’dan Britanya Adaları’na kadar eski imparatorluklarının her yerinde halka açık hâle getirdiler. Forica, Latince bir sözcüktür.
Yunanlarda olduğu gibi, çoğu Roma tuvaleti de alçak tavanlı, mütevazı, sokaktan veya konaklanılan yerden bir kapı ile ayrılmış ve oturma yerleri arasında başka bölme bulunmayan tuvaletlerdi. Küçük açık pencereler asgari düzeyde ışık ve hava akımı sağlıyordu. Bildiğimiz kadarıyla bu tuvaletler senatörler, askerler, sıradan insanlar, şairler ve köleler tarafından kullanılabilen gerçek anlamda halka açık tuvaletlerdi. Bir deliğin merkezi ile diğerinin merkezi arasındaki mesafe yarım metreden biraz fazlaydı; yani 10, 20 veya 50 kullanıcı birbirlerine el uzatacak kadar yakın mesafede oturarak, birbirine karışan kokusu odaya yayılan eğimli bir hendeğe dışkılarını boşaltıyorlardı. Bitişik hamamlardan veya çeşmelerden akan su, kolektif pisliği yerel nehirlere boşalan kanalizasyonlara aktarıyordu; bu da (çoğu zaman) gazların zehirli veya patlayıcı seviyelere ulaşmasını engelliyordu, ancak kokuyu önlemede pek etkili olmuyordu.
Klasik mimariyle donatılmış, Stoacı filozof-imparator Marcus Aurelius gibi şahsiyetlerin hüküm sürdüğü romantik, ışıltılı bir Roma hayal etmek kolaydır. Müzelerimizdeki mermer heykellerin bir zamanlar gösterişli bir şekilde boyandığını biliyoruz, ancak buna inanmak hâlâ zor. Roma ve Atina, Batı demokrasisinin geriye dönüp kendilerine baktığı büyük örneklerdir. Roma’nın kirli bir yer olduğunu, görkemli yapılarının dışkı ile lekelendiğini ve uzun zaman önce yıkılmış gecekondularla çevrili olduğunu hatırlamak biraz çaba gerektirir.
Romalılar dışkılarını lazımlıklara, özel fosseptiklere, mezarların yanına, heykellerin dibine, kapı önlerine ve yollara yaparlardı. Lazımlıklar geceleri pencerelerden dışarıya, talihsiz kişilerin başlarına boşaltılırdı. Cesetler, çöpler, lağımlar ve diğer atıklar sokaklarda birbirine karışır, leşçiller tarafından parçalanırdı; bu leşçiller de sineklerle kaplı ve kurtçuklarla dolu dışkılarını -ve nihayetinde kendi leşlerini- geride bırakırlardı. Dışkıdaki besin maddeleri hayati bir öneme sahip olduğu için, insan ve hayvan dışkıları uzmanlar tarafından toplanır ve çiftçilere satılırdı. Elbiselerin temizlenmesinde ve boyanmasında amonyağın yararlı olduğunu keşfeden çamaşırcılar için özel bir idrar pazarı vardı, ancak idrar toplama sistemi mükemmel olmaktan uzaktı, çünkü güneşte kavrulan vazolar çatlayıp içindekileri etrafa dökebiliyordu. Foricae’ların varlığı Roma hijyeninin bir kanıtı olarak görülse de (imparatorluğun genişliği göz önüne alındığında) çok yaygın değildi ve çoğunlukla tiyatrolar gibi kalabalık ve lağım pisliğinde boğulma riski olan yerlerde bulunuyorlardı.
Tıpkı bizim gibi Romalılar da kabızlık, ishal, yapışkan veya ipliksi ya da koyu-akışkan olmayan dışkı sorunları yaşıyordu; bizim gibi temizlenmek zorundaydılar. Bu nedenle, forica banklarının önünden geçen küçük sığ olukların, kolayca ulaşılabilen kesintisiz bir su akışı sağladığı varsayılmaktadır. Romalılar temizlenmek için suyu kepçe tarzı bir şeyle almış ya da meşhur xylospongia’yı (deniz süngerlerinin tahta çubuklara sabitlendiği, Romalıların klasik sünger çubukları) kullanmış olabilirler. Bazı akademisyenler bu süngerlerin temizlik için kullanıldığını vurgularken, bazıları ise bunların daha çok dışkıları temizlemek için kullanılan tuvalet fırçası benzeri araçlar olduğunu iddia etmektedir. Papirüs, bitki kabukları, talaş, mısır koçanı ve bez gibi alternatif malzemeler bulunmuş ve ikinci teoriyi destekleyen kanıtlar arasında sayılmıştır, çoğu uzman ise süngerlerin aslında geri dönüştürülebilir tuvalet kâğıdı olduğunu düşünmektedir. Seneca, halka açık bir idama mahkûm edilen bir Cermen tutsağın tuvaleti kullanmak istediğini ve “en kirli yerleri temizlemek için kullanılan, ucunda sünger bulunan tahta çubuğu alıp olduğu gibi boğazına soktuğunu; böylece soluk borusunu tıkadığını ve kendisini boğduğunu” anlatır. Sindirim konularında ne kadar rahat olsalar da, Romalılar da tiksinti duymaktan muaf değillerdi: “Evet, gerçekten de,” diye yazıyor Seneca, “bu çok zarif veya yakışık alan bir ölüm şekli değildi; ama ölmek konusunda aşırı titiz davranmaktan daha aptalca ne olabilir ki?”
Roma tuvaletlerinin cinsiyete göre ayrılıp ayrılmadığı belirsizdir. Buna dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Bu konudaki en yakın örnek, bazı zamanlarda ve yerlerde erkeklerin ve kadınların ayrı ayrı yıkandıkları, bazı zamanlarda ise çırılçıplak vaziyette bir arada yıkandıkları hamamlardır. Tunik veya toga giydikleri için indirilecek pantolonları yoktu; dolayısıyla giysiler oturan kişilerin etrafına sarılır ve modern pisuvarların açığa çıkardığından daha azını gözler önüne sererdi. Arkeolog ve Roma tuvaletleri uzmanı Ann Olga Koloski-Ostrow, foricae’nın “çoğunlukla erkeklerin kullandığı bir yer” olduğunu düşünmektedir. Ona göre, umumi tuvaletler “erkeklerin işlerinin yoğun olduğu şehir bölgelerinde inşa ediliyordu” —ancak bu tuvaletleri refakatçileri ile birlikte gelen veya düşük sınıftan kadınların da geldiği hamamlarda ve stadyumlarda da görüyoruz. Kadınlar sınırlı haklara ve yurttaşlık statüsüne sahipti, ancak kamu görevlerinde yer alamıyorlardı, dolayısıyla bazı istisnalar dışında ev işleriyle uğraşmak zorunda kalıyorlardı.
2. yüzyılda, karanlık ve pis tuvaletlerin yanı sıra ihtişamlı tuvaletler de ortaya çıktı. İmparatorluğun gücünün doruk noktasında foricae (tuvaletler), herhangi bir büyük yapı kadar zenginlik ve ihtişamın bir göstergesiydi. 100 kişi kapasiteli anıtsal tuvaletler, yarım daire şeklinde düzenlenmiş tuvaletler, mermerden oyulmuş ve mermer cephelere yerleştirilmiş tuvaletler vardı. Gölgeli bankları mozaik zeminle çevrili bir havuza bakan bir avlu forica’sının kalıntıları mevcuttur; açık merkezi çevreleyen heykel nişleri ve büyük iyonik sütunlar vardır. Freskler ve alçı kabartmalarla süslenmiş, tapınakları andıran tuvaletler de bulunmaktadır.
İster mütevazı ister gösterişli olsun, foricae’nın dekorasyonları sayesinde bazı risklerden kaçınılabiliyordu. Örneğin, dekorasyonlar insanların bakışlarını çekerek, savunmasız durumdayken birbirlerine kötü gözle bakmalarını veya birbirlerini lanetlemelerini engelleyebiliyordu. Şans ve kader tanrıçası Fortuna o kadar sık görülür ki, paganizmle alay eden eski bir Hıristiyan, “onu en büyük ilahlardan biri olarak gören Romalılar, heykelini tuvalete dikerek ona uygun bir tapınak tahsis ederler” diye yazmıştır. Yine de, kanalizasyon gazlarının sıkışıp patladığı, farelerin, yılanların ve örümceklerin tezgâhlara tırmanıp açıkta kalan etleri kemirdikleri ve iblislerin de pis kokulu karanlık deliklerde yaşamayı sevdikleri düşünüldüğünde, koruyucu bir figürün ne denli gerekli olduğu anlaşılabilir bir durumdur. Pompeii’deki bir tuvaletten çıkarılan, Fortuna’nın tuvaletini yapan bir adama şefkatle baktığı bir tasvirin altındaki yazıtta “Tuvaletini yapan, kötülükten sakın” yazmaktadır. Gördüğünüz üzere, başkalarıyla paylaşılan bir mimari alanda bedensel atıkların yok edilmesi her zaman riskli bir mesele olmuştur.
Tifo, ishal, kolera, dizanteri, çocuk felci, hepatit A ve E, bağırsak kurtları ve parazit enfeksiyonları dışkı yoluyla bulaşabilir. İdrardaki bakteriler tedavi edilmediği takdirde ölümcül olabilen leptospiroz hastalığına neden olur. Ortalama bir yetişkin erkek günde yaklaşık yarım kilo dışkı üretir. 2. yüzyılda Roma şehrinde tahmini olarak bir milyon insan yaşıyordu. New York şehrinde şu anda sekiz milyondan fazla insan yaşamakta ve her gün 3 milyar kilodan fazla atık su boşaltılmaktadır. İnsanlar ne kadar kalabalıklaşırsa, dışkıların bertarafı o kadar önemli hâle gelir. Modern şehirlerde umumi tuvaletlerin eksikliği bir kriz oluşturur, ancak varlıkları da rahatsız edici olabilir. Tuvaletteki tek boş kabine girip, bazı nedenlerden dolayı klozetin kırık olduğunu, sifona idrar sıçradığını, kâğıt kalmadığını ve klozetin tıkanmış olduğunu görmek hoş bir durum değildir. Kaç defa bu tür bir kaosun üzerinde dikilip kaslarımın dayanacak gücü kalmayana dek işimi bitirmeyi umdum. Çıplak kıçın bayat idrarla ani ve buz gibi temasından daha rahatsız edici ne olabilir? Bir toplumun atıklarını düzenlemek için çok iyi nedenler vardır, ancak antik çağlardan günümüze kadar toplumlar her zaman olması gerektiği gibi davranmamışlardır. Her arızalı veya berbat tuvalet, toplumsal sözleşmenin bozulmasının bir örneğini teşkil eder.
Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden 19. yüzyıla kadar Batı’daki umumi tuvaletlerden pek söz edilmez. İnsan bedenleri değişmedi, ancak kullanımları ve farkındalıkları değişti. Roma metropolleri yerini, genç Katolik Kilisesi tarafından yönetilen daha küçük, daha yerel yerleşim yerlerine bıraktı. Kent gururunun mimarisi, katedrallerle yer değiştirdi. Roma’nın res publica’sının (“kamusal şey/iş” ve “cumhuriyet” sözcüğünün kökenini oluşturur) son kalıntıları da yerini monarşik feodal yönetime bıraktı. Kamu binaları, hatta su kemerleri bile çürümeye terk edildi; imparatorluk tapınaklarının sütunları konutlarda kullanılmaya başladı. Yoksulluk ve kentleşmenin çöküşü, kamu değerlerindeki değişimle birleşince, sınırlı fonlar kiliselere ve surlara aktarıldı. Kentli disiplinli beden, doğası gereği günahkâr bir bedene dönüştü. Atıklar sokaklara, açık hava tuvaletlerine veya ihtişamlı kalelerin foseptik çukurlarına veya hendeklerin üzerindeki tuvaletlere atılıyordu.
Bu dönemde sanitasyon seviyesi henüz yeterli bir düzeye ulaşmamıştı ve nispeten lüks sayılabilecek tuvaletler bile bazı sorunlara yol açıyordu. Harold Farnsworth Gray’in 1940 tarihli “Sewerage in Ancient and Medieval Times” [“Antik Çağ ve Ortaçağ’da Kanalizasyon”] başlıklı makalesine göre, “1183 yılında, Kutsal Roma İmparatoru Erfurt Sarayı’nda bir toplantı düzenlediğinde ana salonun zemini çöktü ve lordlar ile şövalyeler aşağıdaki lağım çukuruna düştü; birçoğu hayatını kaybetti, İmparator ise ölümden kıl payı kurtuldu.” Yine “1326’da, Richard the Raker1Tuvalet ve bok çukuru temizleyicisi. Buna ek olarak özellikle Tudor İngilteresi’inde tuvaletlerden ve lağım çukurlarından insan dışkısını kazıp çıkaran kişileri tanımlamak için gongfermor, gong-fayer, gong-fower gibi terimler kullanılmıştır. İşin pis ve itici olduğu düşünüldüğünden, sadece geceleri çalışmalarına izin veriliyordu. (ç.n.) içeri girip oturduktan sonra, [tuvalet] zeminin çürümüş kenarları çöktü ve Richard çukurda boğularak çok feci bir şekilde can verdi.”
Rönesans ve erken modern dönem boyunca umumi tuvaletler son derece nadirdi. Gray şöyle devam ediyor:
Louvre berbat bir hâldeydi. İnsanlar avlularda, merdivenlerde, balkonlarda ve kapıların arkasında saray görevlilerinin hiçbir müdahalesi olmadan, hiçbir kısıtlamayla karşılaşmadan veya gizlilik çabası göstermeden dışkılarını yapıyorlardı. […] 8 Ağustos 1606’da, Saint Germain Sarayı’nda ikamet edenlerden herhangi birinin rahatsızlık vermesini yasaklayan bir ferman yayınlandı. Aynı gün kralın oğlu odasının duvarına işedi.
19. yüzyılda sanayi şehirlerinin yükselişine kadar, kentleşme, mikrop teorisi, kolera salgınları, ahlaki hijyen ve idrarla kaplı kaldırım taşlarının yarattığı karışım, şehir sakinlerini sokaklardan pis kokuları uzaklaştırmaya ikna edememişti.
Kamusal Alan ve Tuvalet
Kamusal hayat açık, sosyal ve göz önünde olan bir hayatken, özel hayat gizli ve içe dönük bir hayattır. “Kamusal” kavramı, kimin bu kavramın bir parçası olduğu sorusu da dahil olmak üzere, vatandaşlık ve dünya üzerinde hareket etme ve dünyayı dönüştürme becerisiyle ilgili siyasi bir fikirdir. 19. yüzyılda Avrupa ve Amerika’daki kamusal alan erkek egemen bir alandı. Erkekler (ideal olarak) sokaklarda dolaşırken, kadınlar evde kalıyordu. Erkekler, açık tuvaletlerden ve kısa süre sonra da onlar için özel olarak inşa edilen umumi tuvaletlerden, pub ve kulüp gibi yarı kamusal ortamlardan faydalanıyorlardı. Artık, forica tarzı bir alanda bir yabancının yanında tuvaletini yapmak sosyal açıdan rahatsız edici hâle gelmişti ve böylece kabinler kullanılmaya başlandı. Erkeklerin ve kadınların aynı tuvaleti paylaşması düşünülemezdi, zira cinsiyetler hayatın neredeyse her alanında birbirinden ayrılmış durumdaydı.
Kadınlar, özellikle üst sınıfa mensup kadınlar, kamuya açık tuvaletlere ihtiyaç duymadıkları için kadınlara yönelik özel tuvaletler yoktu. Kadın tuvaletlerine karşı çeşitli argümanlar öne sürüldü; bunlar arasında gereksizlik (kadınlar dükkânlara veya özel konutlara ulaşana kadar tuvaletlerini tutabilirler), uygunsuzluk (ya “hanımefendiler” yoksullar ve işçi sınıfının kullandığı tuvaletleri kullanmak zorunda kalırlarsa?) ve utanma (dışkıladıklarını itiraf etmenin yarattığı dehşet) sayılabilir.
Kadın tuvaletleri önerisi bile düşmanca tepkilere neden oluyordu. Kent tarihçisi Maureen Flanagan, yapılması önerilen bir tuvaletle ilgili (erkekler arasında) yapılan bir tartışmayı şöyle anlatıyor: “Birisi, o noktadan geçen kadınların %90’ının o bölgede yaşadığını ve dolayısıyla evlerindeki tuvaletleri kullanabileceklerini iddia etti. Buna karşılık, bir meclis üyesi büyük bir kahkaha eşliğinde, ‘diğer hanımefendilerin kullanımı için uygun bir ev’ bulunabileceğini söyledi” —yani bir genelev.
Bir başka kişi, alışverişe çıkan “hanımefendilerin” bu tuvaleti görmeye dayanamayacaklarını söyledi; kadınların yıllardır erkekler tuvaletinin önünden geçtikleri gerçeğini göz ardı ederek. Diğerleri ise kadınlar için umumi bir tuvaletin “iğrenç bir şey” olduğunu ve böyle bir yapıyı destekleyen kadınların “cinsiyetlerini unutmuş” olduklarını, dolayısıyla onlara hiçbir şey sağlanmaması gerektiğini ifade ettiler.
Saygın kadınların mahremiyetine olan bağlılık o kadar büyüktü ki, “kamusal kadın” ifadesi fahişe anlamında kullanılan bir argo terim hâline gelmişti.
Kadınlara yönelik kamusal tuvaletler var olduğunda bile, erkeklerinkinden hem daha az sayıdaydı hem de daha az kullanılıyordu. 1869 yılında New York’ta inşa edilen bir tuvalet, birkaç yıl sonra kullanılmadığı gerekçesiyle yıkıldı. Gerçekten de çok açık, pis ve karma bir yapıya sahipti. Bir başka tarihçi Peter C. Baldwin’in yazdığı gibi, “özel mülkiyete tabi tuvaletler, halkın bakışlarından daha iyi bir şekilde gizleniyordu, daha geniş bir yelpazede kişisel hizmetler sunuyordu ve zenginlerle yoksulları apaçık bir şekilde birbirinden ayırıyordu.” Oteller, tren istasyonları ve büyük mağazalar daha cazip seçenekler sunuyordu ve “moda evlerindeki ayrımları abartılı bir şekilde taklit ediyordu. Pek çok otel, erkekler ve kadınlar için ayrı girişler sunuyordu. […] Otellerdeki kadın girişleri, genellikle bir kat yukarıda, rahat oturma yerleri olan, halılar ve perdelerle donatılmış daha tenha salonlara açılıyordu” tuvaletlere giden yollar ise giderek daha tenha köşelerde gizleniyordu. Büyük mağazalar, kütüphaneler, çocuk odaları ve kadın salonlarının yanı sıra, “seçkin kadın kulüplerindekilere benzer şekilde tasarlanmış mermer zeminli lüks tuvaletler de sunuyordu. Mağaza çalışanları, tüm bu sahte ev ortamlarında misafirlerin ihtiyaçlarını karşılayan hizmetçiler gibi davranıyordu.” Daha mütevazı konaklama imkânları sunan ucuz bodrum katları ise yoksullara hizmet veriyordu.
Kamusal alanın problemi, zorunlu olarak yabancılarla dolu olması ve yabancıların da tanımadığımız insanlar olmasıdır. Korkularımızı, ne kadar temiz oldukları şüpheli, grotesk görünümlü veya hastalık taşımaları muhtemel yabancılara yansıtabiliriz. 19. yüzyılın sonlarında ABD’de bu korku, “mikrop sosyalizmi” olarak kendini gösterdi. Mikroplar, hastalıkların kötü kokulardan kaynaklandığına dayanan miazma teorisini çürütmüştü, dolayısıyla diğer insanların, özellikle de yoksul göçmenlerin mikrop taşıdığı sonucuna varıldı. En iyi durumda, fiziksel karşılıklı bağımlılık farkındalığı, tüm toplumun en savunmasız kesiminin sağlığıyla ilgilendiği halk sağlığı girişimlerine yol açtı. En kötü durumda ise, yoksulları bulaşıcı hastalıkların taşıyıcıları olarak şeytanlaştırdı. Zarif bir hanımefendi, gecekondu sakinlerinin kullandığı bir klozete oturmak istemezdi. Otellerinkini kullanmak isterdi.
Yabancıların mikroplarına ek olarak, umumi tuvaletler davranışları şüpheli kişilerle karşı karşıya gelme olasılığını da beraberinde getiriyordu. Bugün olduğu gibi, umumi tuvaletlerde hırsızlık, vandalizm, gasp, cinsel taciz, sarhoşluk, kirlilik, sifonun yeterince çekilmemesi ve adet bezlerinin boruları tıkaması gibi sorunlar yaşanıyordu. Kullanıcıları kötü davranışlardan koruyan bir Fortuna heykeli yoktu. Roma’da olduğu gibi, Modern Çağ’da da haşereler vardı.
Yine de inşa edilmeye devam edildi. Yasaklama, tuvaletlere yeni bir aciliyet kazandırdı: Erkekler artık salonları kullanamıyordu. Viktorya Dönemi sona erdi ve tüm sınıflardaki kadınlar daha fazla kamusal alana çıkmaya başladı. Ticari alanların ihtişamı azaldı. 20. yüzyılın başlarında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki umumi tuvaletler günümüzdeki tuvaletlere benziyordu. Genel halk tarafından yaygın olarak kullanılıyordu, işlevseldi, ancak çoğu zaman kalabalık ve kirliydiler. Kabinler, işitsel veya kokusal açıdan olmasa da görsel açıdan bir ayrım sağlıyordu.
Jim Crow Yasaları’nın uygulandığı Güney’de ırk temelinde daha fazla ayrımcılık yaşandı, ancak “beyazlar” ve “renkli insanlar” için iki kat daha fazla istasyon kurulmasının maliyeti, genel olarak istasyon sayısının azaltılmasına neden oldu. Richard A. Wasserstrom’un 1977 tarihli klasik raporu “Racism, Sexism, and preferential Treatment”de [“Irkçılık, Cinsiyetçilik ve Ayrıcalıklı Muamele”] yazdığı gibi:
[Jim Crow] ideolojisinin önemli bir özelliği, siyahların sadece tam anlamıyla gelişmemiş insanlar olmakla kalmayıp, aynı zamanda pis ve temiz olmayan varlıklar olarak görülmesiydi. Siyahlar, beyazlarla belirli türden bir temas kurduklarında -tuvalette, yemek masasında veya yatakta- onları kontamine edebilecek ve kirletebilecek türden yaratıklardı, ancak siyahların yemek hazırlaması ve servis etmesi, hatta beyaz bebeklere bakması uygun görülüyordu.
Beyaz kadınlar, siyah erkeklerin sözde şiddet içeren cinsel eğilimlerinden (ayrımcılığın başlangıçta temelini oluşturan ana gerekçe buydu) özel olarak korunmaya ihtiyaç duyuyorlardı ve siyah kadınlarla aynı tuvaletleri kullanmaları durumunda frengi kapma riski altında olduklarına inanılıyordu.
Kuzey’deki çoğu kamu tesisinin bulunduğu bölgede, sınıf, ırk ve dil ayrımları erkekler ve kadınlar arasındaki nihai ve müzakere edilemez bir engel hâline geldi. Bu ayrım, toplumsal tabuların desteğiyle günümüze kadar varlığını korumaya devam etmiştir.
Cinsiyet değişimimin ilk dönüm noktası bir umumi tuvalette gerçekleşti. Burada “cinsiyet” kelimesini kullanıyorum, “cinsel yönelim değişikliği” anlamından daha geniş bir şeyi ifade etmesi açısından; giyimim, yürüyüşüm, konuşmam, kendimi algılayışım ve dünya tarafından nasıl algılandığımın kesiştiği noktaya atıfta bulunuyorum. 2012 yılıydı ve birkaç ay önce yasal olarak erkek olmuştum, birkaç aydır testosteron tedavisi görüyordum.
Beni 23 yaşında, kısa boylu, sıska, sivilceli, sesi kalınlaşan ve büyükannesinin son yıllarında sahip olduğu bıyığa sahip birisi olarak hayal edebilirsiniz. İnsanların beni yetişkin bir lezbiyen mi yoksa 12 yaşındaki bir erkek çocuğu olarak mı algıladıklarını anlayamıyordum. Göğüslerimi tam olarak örtmeyen düğmeli gömlekler ve kalçalarımı tam olarak örtmeyen erkek pantolonları giyiyordum. Suni çim kaplı bir şehir parkında, çişinin geldiğini söyleyen bir kadın (kadınsı) arkadaşımla heyecanla dedikodu yaparak yürüdüğümü hayal edebilirsiniz.
Birbirinden ayrılmış tuvaletlere doğru yürüdük. Hayatımın başka bir döneminde, onu kadınlar tuvaletine kadar takip eder ve o tuvaleti kullanırken lavaboda onunla konuşmaya devam ederdim. O işerken, makyajını yaparken, ellerini yıkarken konuşurduk. Tuvalet iğrenç olmasaydı, tıpkı Viktorya Dönemi’ndeki kadınların geniş ve ferah tuvaletlerinde olduğu gibi, hava koşullarından veya sosyal dramalardan korunmak için orada biraz daha oyalanabilirdik.
Bunun yerine, erkekçe bir tavırla dışarıda bekledim ve konuşmanın bana düşen kısmını, bir düdük gibi tiz bir sesle bağırarak sürdürdüm, o ise kabinin derinliklerinden cevap verdi. Yakınımda duran bir kadının tuvaleti kullanmak için beklediğini veya benim varlığımın onu engellediğini arkadaşım dışarı çıkana kadar fark etmedim. Arkadaşım dışarı çıktığında, kadın tuvalete koştu. Kadınlar tuvaletinin girişinde oyalanmam, bu kadının umumi tuvalete girmesini engelleyecek kadar kuşku uyandırıcıydı. Artık bir tehdit unsuru hâline gelmiştim.
Bir Korku Biçimi Olarak Tuvaletler
Sosyologlar Sarah E. H. Moore ve Simon Breeze, 2012 yılında The British Journal of Criminology’de yayımlanan bir çalışmada, erkeklerin umumi tuvaletlerden kadınlardan daha fazla korktuğunu, şiddet tehdidinin erkekler için daha fazla olduğunu savunuyorlar. Araştırmacılar, (muhtemelen cisgender) erkek ve kadınlarla umumi tuvaletler hakkında yaptıkları gözlem ve görüşmelere dayanarak, her iki cinsiyetin de umumi tuvaletleri rahatsız edici bulduğunu, ancak “kadınlar için umumi tuvaletlerin en kötü ihtimalle pis kokulu ve sevimsiz, utanç verici durumlarla karşılaşılabilecek yerler olduğunu, ancak genellikle rahat bir ortak alan işlevi gördüğünü, burada yabancılarla açıkça konuşulabileceğini, kabinlerin paylaşılabileceğini ve erkek arkadaşlarla cep telefonu üzerinden tartışılabileceğini” belirtmektedirler. Kısacası, bir zamanlar içinde bulunduğum ve birdenbire dışlandığım tuvalet kültürü.
Erkekler daha karanlık bir atmosferden bahsettiler:
Umumi tuvaletlerin en önemli problemi, basitçe, diğer erkeklerin de orada bulunması ve tuvalet kurallarına uyulmaması durumunda şiddet olasılığıydı. Diğer erkekler tarafından izlenmekten ve diğer erkekler tarafından röntgenci sanılmaktan endişe duyuyorlardı. […] Örtünmek, teşhir edilmekten kaçınmak ve kendilerine bakılmasına izin vermemek vb. bu tehditlere karşı korunmada önemli taktikler olarak görülüyordu, zira bunlar başkalarına karşı cinsel ilgi duymadıklarını ve saldırgan olmadıklarını gösteriyordu.
Erkekler cinsel tacize uğramaktan ve ilgi gösterdikleri için yanlış anlaşılmaktan korktuklarını belirttiler. “Görüşülen kişiler, bir erkeğin başka bir erkeğe baktığı veya başka erkekleri bakmaya davet ettiği algılanırsa, bunun muhtemel sonucunun fiziksel şiddet olacağının farkındaydı.” Nitekim, bazı katılımcılar küçük etkileşimlerin hızla şiddete dönüştüğü hikâyeler paylaştılar.
Erkek tuvaletlerindeki kurallar, daha üstü kapalı bir şekilde, soyunma odaları, saunalar, ortak duşlar gibi erkeklerin tamamen veya kısmen çıplak olarak bir arada bulundukları ve açıkça eşcinsel olmayan tüm alanlara kadar uzanır. Bu kurallar, göğsümdeki yara izlerini veya penisimin olmamasını kimsenin fark etmeden bu çıplak mekânlarda (kısa süreliğine) dolaşmamı sağladı.
Geçiş sürecinde, erkek tuvaletlerinde kendini savunmasız hisseden tek kişinin ben olduğunu sanıyordum, meğer herkesin paylaştığı bir korkuymuş. Araştırmacılar, erkeklerin umumi tuvaletlerdeki endişelerinin, kadınların herhangi bir zamanda kamusal alanda hareket ederkenki endişelerine çok benzediğini defalarca belirtiyorlar. Moore ve Breeze, “Açıkça söylemek gerekirse,” diye belirtiyorlar, “kadınlar genellikle erkeklerin cinsel ilgisinin nesnesi rolünü yerine getirirler; onların yokluğu, erkeklerin potansiyel olarak bu pozisyona uygun hâle gelebileceklerinden endişe duymalarına neden olabilir.” Buradaki varsayım, erkeklerin cinsel saldırganlığının her daim mevcut olduğu ve kadınlar olmadan bu saldırganlığın kaçınılmaz olarak diğer erkeklere yöneleceğidir.
Karşılaşma Anları
Elbette, umumi tuvaletlerde seks, uyuşturucu kullanımı, uyuma, banyo yapma, yemek yeme ve diğer yasadışı faaliyetler de gerçekleşir. 1890’larda, erkek tuvaletlerinde eşcinsel faaliyetlere dair şikâyetler gelmeye başlamıştı. Bir asır sonra Edmund White, 1988 tarihli romanı The Beautiful Room Is Empty’de şu sahneyi anlatıyor:
İçeri biri giriyor, pisuvarın önünde ağır kahverengi cordovan ayakkabılar, aşınmış topuklar ve deride çizikler var -pek bakımlı değil, eşcinsel olamaz. İdrarının sıçrayışını duyabiliyorum ama akışını göremiyorum. Durmasını bekliyorum- kritik an, çünkü devam ederse, kabinimde durup aralıktan bakacağım, sessizce kapımın mandalını bir davetiye olarak açacağım. Şimdi, belli belirsiz bu saniyede, görünmeyen omuzlarına birbiri ardına farklı başlar yerleştirebilir, birbiri ardına farklı senaryolar uydurabilirim. Beklentiyle sertleşiyorum, kendi hayal gücümün boşluğunda kaskatı kesiliyorum. […]
Tam da kozlarımı kullanmaya hazır olduğum sırada biri yanıma oturdu, pantolonunu yere indirdi, beyaz çizgili spor çoraplarının üstünde bronzlaşmış kaslı bacakları ortaya çıktı. Oda üzerinde fırtına bulutu gibi bir sessizlik çöktü, dışardaki sesleri bastırdı. Hafifçe ayağını yere vurdu; ben de vurdum. Sonra iki kez daha vurdu, ben de iki kez vurdum. Üç ve üç.
Daha fazla uzatmadan, dizlerinin üzerine çöktü, kahverengi uyluklarını ve açık renkli kasıklarını bölmenin altına yerleştirdi, tadını çıkarmak için diz çöktüm.
Bu açıklama bir avlanma karşılaşmasını değil, makul inkâr, gizlilik ve rıza yoluyla güvenliği sağlamaya yönelik bir durumu anlatıyor. Tuvalette flört etmek için oynanan bu oyun, uzun süre beklemeyi gerektirir; yan kabindeki yabancının kabızlık nedeniyle mi, cinsel arzudan dolayı mı oyalanıp oyalanmadığından emin olmayı gerektirir.
Bence erkek tuvaletlerindeki korkunun asıl nedeni cinsel taciz değil. Bu tür davranışlarda bulunanlar için risk, teklif alabilecek veya cinsel içerikli sesleri duyabilecek, hiçbir şeyden haberi olmayan tuvalet kullanıcılarına göre daha yüksektir. Cruiserlar,2Argoda müşteri arayan fahişe anlamına gelir. (ç.n.) 19. yüzyıldan bu yana şiddet ve tutuklanma riskiyle karşı karşıyadır. Erkekler tuvaletinde duyulan tehlike hissi, daha çok, nispeten izole bir ortamda, savunmasız fiziksel süreçlerin gerçekleştiği, özel olarak saldırıya uğrayabileceğiniz, kasıtlı olarak birbirinden ayrılmış bu mekâna ait olmama duygusundan kaynaklanmaktadır. Erkekliğin içsel bir özellik değil, kazanılması ve sergilenmesi gereken bir şey olduğu bir kültürde, erkeklerin bulunduğu mekânlarda yeterince erkeksi olmamanın getirdiği bir tehlike vardır. Başka bir erkeğin penisini arzulamak, kişiyi aşağılık, kadınsı ve kadınsı bir role layık biri hâline getirir; bu da, kamusal alanda erkeklikten mahrum bırakılmış erkek ve kadınların maruz kaldığı aşağılama ve cinsel tehlikelere maruz kalmak anlamına gelir. Erkekler tuvaletinde görgü kurallarının ihlaline karşı gösterilen agresif tepkiler, kişinin gerçekten erkek ve erkeksi olduğunu güçlü bir şekilde ortaya koyar. Bunlar cinsel pasifliğin reddi, erkek bedeninin dokunulmaz olduğunun ilanıdır. Bir bakışın dehşet verici olmasının nedeni budur; basit bir görgü kuralı ihlali, kafaya bir yumruk atılmasına neden olabilir.
Bazı insanlar için ne erkek ne de kadın tuvaletleri rahat değildir. Benim de hiçbir cinsiyet alanına uymadığım bir geçiş dönemi vardı. Pek çok insanla çoğu zaman uyumlu görünmek için bir yıl boyunca hormon tedavisi ve çift taraflı mastektomi yaptırmam gerekti. Cinsiyetleri erkek/kadın ikiliğine uymadığı ve bu cinsiyet farkı görünüşlerinde belirgin olduğu için veya fiziksel özellikleri doğuştan belirsiz olduğu için asla uyumlu görünemeyecek insanlar tanıyorum. Çocukluktan beri uygun olmayan bir cinsiyete yönlendirilmiş interseks arkadaşlarım var; benim gibi ikili trans olup kabul görmeyen arkadaşlarım ve onlarca yıldır ikinci bir cinsiyetle kolayca kabul gören arkadaşlarım var. Doğum belgelerindeki cinsiyetleri ve kendi özdeğerlendirmelerine göre cinsiyetleriyle uyumlu olan kadınlar tuvaletini kullandıkları için azarlanan, genellikle uzun boylu ve kısa saçlı birkaç cisgender kadın da tanıyorum.
Rahat derken, beklenildiği üzere düşmanca olmayan bir ortamı kastediyorum. Birkaç yıl boyunca tuvalete gitmek benim için çok rahatsız ediciydi ve mümkün olduğunca tek kişilik, erişilebilir, unisex tuvaletleri kullanıyordum. Bunlar olmadığında, yabancıların o gün beni nasıl algılayacaklarını tahmin etmeye çalışarak hızlıca erkek veya kadın tuvaletlerine giriyordum. Lavabolarda başka insanlar varsa, ellerimi yıkamadan hızla çıkıp gidiyordum. Şu anda, otuzlu yaşlarımda beni rahatsız eden tek tuvalet, genellikle parklarda bulunan, kapısı olmayan bazı erkek tuvaletleri. Pantolonumu indirip tuvalete giren herkesin gözü önünde oturmak, transseksüel geçmişimin ortaya çıkması, çok rahatsız edici birkaç dakika geçirmeme neden oluyor. Buradaki sorun utanç değil, avlanabileceğim yönündeki rahatsız edici his; genç bir kadın olarak yaşadığım dönemden çok iyi hatırladığım, lastik bant gibi geri sıçrayan bir his.
Erkekleri Düşünmek Zorunda Kalmama Özgürlüğü
Moore ve Breeze’in araştırmasına katılan kadınlar için korku, umumi tuvaletlerin dışındaki alanlara odaklanıyordu: Saldırganların bekleyebileceği karanlık noktalar, geceleri tuvalete giderken ve dönerken yalnız başına yürümek gibi. Başka bir deyişle, erkeklerin bulunduğu yerler. Kadınlar tuvaletindeki özgürlük basittir: Erkekleri düşünmek zorunda kalmama özgürlüğü.
Anna Burns’ün 2018 tarihli romanı Milkman’ın doruk noktasındaki sahnede, bir sapık, kadınlar tuvaletinde (kadın) anlatıcıya saldırır. Adam önce tuvaletteki tüm kadınlar tarafından, sonra bardaki erkekler tarafından ve ardından IRA’nın yerel şubesi tarafından dövülür. IRA üyeleri adamı bu ihlalden dolayı “çeyrek tecavüz” suçundan mahkûm eder. Anlatıcı, bu tepkinin saldırının kendisine değil, adamın kadınlar tuvaletindeki varlığına, yani cinsiyet tabusunu ihlal etmesine yönelik olduğunu belirtir.
Tuvalet tabusunu ihlal etmenin yarattığı bu dehşet, trans panik paranoyasına da yansımaktadır. Bu paranoyanın kurbanları her zaman translar olmuyor. Kısa bir süre önce, cisgender bir lezbiyen, Boston’da bir otel lobisindeki tuvalette erkek olmakla suçlandı ve erkek bir güvenlik görevlisi tarafından zorla tuvaletten çıkarıldı; diğer kadınlar ona “O bir sapık” diyerek hakaret ettiler. Kadın ve kız arkadaşından otelden ayrılmaları istendi.
Bunun yanı sıra, gerçek trans bireyler için başka bir tehlike daha var. Florida Eyalet Meclis binasında kadınlar tuvaletine girdiği için tutuklanan ve erkekler hapishanesine gönderilen, fırfırlı beyaz elbise giyen ve pembe bir fiyonk takan genç trans kadının yaşadıkları bu tehlikeye bir örnek. İnsanları doğum belgelerinde belirtilen cinsiyete uygun tuvaletleri kullanmaya zorlayan yasalar var, ancak bu yasalar hemen çöküyor. Güney Carolina’da bir trans erkek, bir barda kadınlar tuvaletini kullandığı için tutuklandı —bu yasalar onu tam da bu tuvaleti kullanmaya zorluyordu. Belirli bir günde, belirli bir anda, yabancılara nasıl göründüğünüzü sürekli tahmin etmek zorunda kalmak; doğru cevap yoksa veya yanlış tahminde bulunursanız şiddet, aşağılama ve polisle karşılaşma riski altında olmak demek.
Transseksüel kişilere yönelik kamuoyundaki öfke çoğunlukla transseksüel kadınlarla ilgilidir —tuvaletlerde, sporda ve benzeri yerlerde. Trans erkekler ise söylemsel olarak ikinci planda kalmaktadır ve en büyük suçları hastalık bulaştırmaktır: Ya güzel genç kızınız sosyal medya ve cinsiyet ideolojisi nedeniyle göğüslerini kestirmeye karar verirse ve güzel bedenini mahvederse ne olur? Transfobik düşüncede trans erkekler gülünçtürler, doğuştan hadım edilmişlerdir ve diğer hadım edilmiş erkek ve kadınların maruz kaldığı tehlikelere maruz kalırlar. Trans kadınlar ise bir tehlike oluşturur. Bazen bu tehlike peniste bulunur (“Bu kadar basit: Penisiniz varsa erkekler tuvaletini kullanın; yoksa kadınlar tuvaletini kullanın,” diye yazan bir üniversite haber sitesinden tipik bir yorum), bazense cinsel organların ötesine, kromozomlarda kodlandığı varsayılan bir gerçeğe kadar uzanır. Cinsiyetsiz bireyler ise neredeyse hiç dikkate alınmaz.
Kadın tuvaletlerinde trans kadınlara karşı öne sürülen argümanlar aşağı yukarı şu şekildedir: a) Trans kadınlar aslında erkektir ve kadın tuvaletlerinde bulunan erkeklerin kötü niyetli olduğu düşünülür, b) eğer trans kadınların kadın tuvaletlerine girmesine izin verilirse, herhangi bir erkek kötü niyetli amaçlarla kadınlar tuvaletini kullanmak için elbise giyebilir. Bu argümanların ardında, en temel gerçekleri göz ardı ederek (cisgender) kadınların güvenliği için bir çağrı yatmaktadır. Transların tuvalet kullanımını destekleyen politikalar uygulayan eyaletlerde cinsel suçlarda herhangi bir artış görülmemiştir. Trans kadınlar, özellikle de siyah trans kadınlar, cisgender kadınlara göre çok daha yüksek oranda şiddete maruz kalmaktadır, tıpkı trans erkeklerin cisgender erkeklere göre daha fazla şiddete maruz kalması gibi. Bu argüman, vajinoplasti ameliyatı geçirmiş, genç yaşta cinsiyet değiştirmiş ve sadece kadın ergenliği yaşamış, kadın olarak algılanan bir trans kadının, varlığını diğer kadınlar için rahatsız edici, uygunsuz ve tehlikeli kılan bir miktar erkeklik izi taşıdığını, kadın olarak algılanmayan trans kadınların ise korkunç ötesi olduğunu söylüyor. Bu mantık, çoğu insanın trans olduğumu fark etmemesine rağmen, penisim olmadığı için beni kadınlar tuvaletine yönlendirir. Ayrıca geçiş yapmış trans erkekleri taklit ederek kadınlar tuvaletine sızan saldırgan cisgender erkeklerin var olabileceği ihtimalini de göz ardı eder. Bu fantezi, cinayet ve tecavüze karşı ahlaki, kültürel ve yasal kısıtlamaları ihlal etmeye kararlı erkeklerin, tuvalet kapılarındaki levhalar ile kontrol altında tutulabileceğini iddia eder.
Eliminasyon alanlarımızın kutsal olmasını, saldırganların bu kutsal yasaklara saygı duymasını bekleriz. Bu, antik çağlarda da bir örneğini bulabileceğimiz bir yanılgıdır: Historia Augusta, Roma’nın skandal yaratan, cinsiyet sınırlarını aşan imparatoru Elagabalus’un suikastçılardan kaçarken tam da böyle bir yerde nasıl güvenlik aradığını anlatır:
Ardından Elagabalus’un üzerine çullandılar ve sığındığı tuvalette onu öldürdüler. Cesedi sokaklarda sürüklendi ve askerler onu kanalizasyona atarak daha da aşağıladılar. Ancak kanalizasyon cesedi alabilecek kadar büyük olmadığı için, cesedin yüzmesini önlemek için üzerine bir ağırlık bağladılar ve asla defnedilmemesi için Aemilian Köprüsü’nden Tiber Nehri’ne attılar.
Tanıdığım çoğu insan, vücut bakımı için ayrılmış gizli odalardaki özel tuvaletleri tercih ediyor. Yine de bazen evden çıkmak zorunda kalıyoruz ve kamuya açık seçenekler olmadığında, idrar tutma sorunu dolaşma mesafesini kişinin mesane kapasitesiyle sınırlıyor. Engelli hakları aktivistleri, yaygın erişilebilir tuvaletler için bu argümanı öne sürüyor. Aktivist Judy Heumann’ın sözleriyle, “Engellilerin erişemeyeceği binalar inşa ettiğinizde, ayrımcılık yapıyorsunuz. Uygun bir tuvalet bulunabileceğini varsayamadığımız için, günlük yolculuklar uygun bir araziye göre planlanmalı veya başka şekillerde tedbir alınmalıdır. David Serlin, 2010 tarihli “Pissing Without Pity” adlı çalışmasında şöyle diyor: “1970’ler ve 1980’lerde bile, tren veya uçak gibi toplu taşıma araçlarıyla seyahat eden engelli kişilerin, uygun olmayan veya mevcut olmayan tesisler nedeniyle yolculukları boyunca yetişkin bezleri giymek veya kateter ve torba kullanmak zorunda kalmaları son derece yaygın bir durumdu.”
Çeşitli şekil, boyut, renk, kültür, yaş ve cinsel organ konfigürasyonlarına sahip pek çok trans insan tanıyorum. Bazıları dış görünüş olarak trans gibi görünürken, bazıları görünmüyor ya da bu konuyu önemsiz buluyor, ancak hepsi günün veya haftanın belirli bir zamanında, diğer tüm memeliler gibi tuvalete gitme ihtiyacı duyuyor ve bazen bu ihtiyaç evlerinden uzakta ortaya çıkıyor. Trans bireylerin umumi tuvaletleri kullanması konusundaki tartışma, esasen kamusal varlıklarının bir suç hâline getirilmesiyle sonuçlanıyor. Bu durum, bedensel özerklik, geçimini sağlama hakkı, vatandaşlığın tüm kapsamı ve ayrıcalıkları da dahil olmak üzere temel insani hakların tehlikeye girmesi anlamına geliyor. Hatta bu durum görünürde bir miktar güce sahip trans bireyler için bile geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk trans kongre temsilcisi seçildiğinde, Cumhuriyetçi meslektaşları onu Capitol Hill’deki -çalıştığı yer- kadın tuvaletlerine ve soyunma odalarına girmekten uzak tutan bir yasa çıkardılar.
“Herkes Kirlenir”
Bazı gruplar varoluşları gereği tehlikelidir. Varlıkları, yanlış olan her şeyi sembolize eder. Soljenitsin, Gulag Takımadaları’nda (1973) şöyle haykırır: “Keşke her şey bu kadar basit olsaydı! Keşke alçakça kötü işler yapan zalim insanlar sadece belirli bir yerde yaşıyor olsaydı ve onları ayırıp yok etmek yeterli olsaydı. Ama iyilik ve kötülüğü ayıran çizgi, her insanın kalbinden geçer. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmeye razı olur ki?”
Keşke utanç verici organlarının kokuşmuş atıklarıyla ortak alanları kirleten, tesisleri kötüye kullanan, alçakça davranışlarda bulunanlar yalnızca bu insanlar -narsistler, manyaklar, evsizler, transseksüeller, uyuşturucu bağımlıları- olsaydı. Keşke komşularımızı kontrol edip kötü insanları ortadan kaldırabilseydik, o zaman her zaman bir sonraki köşede (ya da kayıp ihtişamın ardında) bizi bekleyen mükemmel toplum bizim olabilirdi.
Amerika Birleşik Devletleri, büyük ölçüde, karmaşık ve zaman zaman uyumsuzluk sergileyen kamuoyuna pes ederek yanıt verdi. Bir zamanlar her yerde bulunan ücretli tuvaletler, eşitlik meselesi gerekçesiyle yıkıldı ve yerlerine hiçbir şey konulmadı. Bugün, ülkede 100.000 kişiye yaklaşık sekiz umumi tuvalet düşüyor. Bu rakam, Avrupa ve Asya standartlarının çok altında ve kişi başına düşen gelirin bizimkinin onda birinden az olan Botsvana ile aynı seviyede. Mali krizler, vandalizm, suç korkusu, yabancılara karşı duyulan korku ve mahremiyetin fetişleştirilmesi, umumi tuvaletlerimizin azalmasına ve yok olmasına katkıda bulundu.
Tarihçi Peter C. Baldwin’in sözleriyle:
20. yüzyılın başlarındaki büyük yer altı tuvaletlerinin neredeyse tamamı artık Amerika Birleşik Devletleri’nde yok oldu. Şehirdeki yayalar genellikle oteller, mağazalar, restoranlar ve kafeler gibi yarı özel binalardaki tuvaletleri kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Bedensel mahremiyet, hükümet tarafından tüm vatandaşlara tanınan bir hak olmaktan ziyade, satın alınabilir bir meta hâline geldi. Ücretsiz olarak sağlanmış olsa bile, tuvalet kullanımı birey ile işletme arasında yapılan bir anlaşmanın ürünü olarak anlaşılmaktadır. Bu, bireyin sosyal statüsüne ilişkin yargıların etkisiyle şekillenen, garip ve gönülsüz bir anlaşmadır.
Metro istasyonlarındaki tuvaletler kapatılıyor, müstakil tuvaletler ise yıkılıyor. Yine de, bu tür olanakları sağlamanın risklerine rağmen, insanlar dışkılamaya devam ediyor —bazen, tıpkı ataları gibi, atıkları için özel yerler sağlanmadığında sokaklarda. Amerikan Tuvalet Derneği’nin başkanı ve kurucu ortağı, “ABD’deki umumi tuvaletlerin durumu oldukça içler acısı” diyor. “Tam bir karmaşa.” Kokusunu duyduğumuz, gördüğümüz ve üzerine bastığımız bir karmaşa, yoksulların hijyenik imkânlardan mahrum bırakıldığı ve harcanabilir geliri olanların ihtiyaç duymadıkları kahveleri satın aldıkları bir karmaşa —eğer kötülenen veya görsel olarak belirsiz bir demografik gruba mensuplarsa, bu özel gezintinin tutuklamayla sonuçlanmayacağını umdukları bir karmaşa.
Halkı insan kalbinde var olan kötülük, iyilik, empati, nefret ve keder gibi duyguların da bulunduğu, karmaşıklığı ve çelişkileriyle kabul etmek yerine, sorunu gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan soyut bir siyah-beyaz şemaya indirgedik; bazılarını günah keçisi ilan edip diğerlerini görmezden geldik. James Baldwin şöyle yazıyor: “Gerçekliğe gözlerini kapatan insanlar kendi yıkımlarını davet ederler ve masumiyet öldükten çok sonra bile masumiyetini korumakta ısrar eden herkes kendini bir canavara dönüştürür.” Bileşenlerinin insani yönünü inkâr eden bir toplum canavarca bir hâl alır ve halkını boğan bir ülke demokrasisini kaybeder. Sonuç olarak herkes kirlenir.



