28 Aralık’ta Tahran’da dükkân sahipleri ve çarşı esnafının işyerlerini kapatarak sokaklara dökülmesiyle başlayan son protestolar, rejim içindeki derin ayrışmaları bir kez daha açığa çıkardı. Protestoların doğrudan tetikleyicisi, İran para birimi riyalin tarihinin en düşük seviyelerine gerilemesi ve hızla artan enflasyon sonucu İran halkının geniş kesimleri için temel tüketim maddelerini erişilemez hâle gelmesi oldu. Batı medyasında artık manşetlerde yer bulmuyor olsa da protestolar,1Yazının 8 Ocak 2026 tarihinde yayımlandığını hatırlatmak isteriz. (Ed.) ülkenin 31 eyaletinin en az 27’sine yayılmış durumda.
Aralık 2024 ile kıyaslandığında riyal, ABD doları karşısında önemli değer düşüşü yaşadı. Bu, ani ya da beklenmedik bir şoktan ziyade, bir yıl boyunca döviz kurunun giderek artan istikrarsızlığını yansıtıyordu. Uzun süreli değer kaybı, özellikle çarşı ekonomisinin işleyişinde ve gündelik metaların dolaşımında merkezi öneme sahip olan ithal ürünler ve hammaddelerin maliyetini bariz biçimde artırdı.
İlk protestoların önemli bir siyasal boyutu, çarşının tarihsel olarak Şiî ulemanın ve İslam Cumhuriyeti’nin kilit bir toplumsal ve ekonomik aygıtı olmasıydı. Çarşı, hem 1979 devriminde hem de devrim sonrası devletin konsolidasyonunda hayati bir rol oynamıştır. Dolayısıyla rejimin çarşının desteğini kaybetmesi, önemli bir siyasal dönüm noktasına işaret eder. Bununla birlikte, çarşının ithalata yapısal bağımlılığı, döviz kurundaki dalgalanmalara karşı savunmasız oluşu ve riyalin önceki aylarda süregelen değer kaybı göz önüne alındığında, bu protestolar istisnai olmaktan ziyade kaçınılmazdı.
Yaklaşık iki gün içinde gösteriler Tahran’ın ötesine geçerek ülkenin diğer bölgelerine yayıldı. Sıradan vatandaşlar, işçiler, küçük tacirler ve esnaf protestolara katıldı. Böylece bu hareket, her ne kadar çoğu yerde katılımcı sayısı önceki dönemlere kıyasla daha düşük olsa da, 2022-23’teki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” protestolarından bu yana görülen en büyük protesto dalgalarından biri haline geldi.
Protestolar kısa sürede geniş bir siyasal anlam kazandı. Sistemsel siyasal değişimlere yönelik taleplerle birlikte, hükümeti ve dini lideri hedef alan sloganlar hızla yayıldı. Bunlar, önceki protesto hareketlerindeki tema ve taleplerle bir süreklilik ilişkisi taşıyordu, kendiliğinden oluşan bir patlamadan ziyade süreklilik arz eden hoşnutsuzluklara işaret ediyorlardı.
30 Aralık itibarıyla protestolar üniversite kampüslerine de sıçradı. Birçok üniversitede öğrenciler sokağa çıktı ya da dayanışma eylemleri düzenledi. Öğrencilerin katılımı, harekete yeni bir gençlik mobilizasyonu ve siyasal enerji kattı. Öğrenciler yalnızca enflasyon, işsizlik ve düşen yaşam standartlarından doğrudan etkilenmeleri nedeniyle değil; üniversitelerin tarihsel olarak siyasal aktivizm ve muhalefetin merkezleri olması nedeniyle de harekete dahil oldu.
Direniş
Hükümetin ilk tepkisi, önceki kargaşa dalgalarına olan yaklaşımından belirgin biçimde farklıydı. Bu değişim, yalnızca devletin taktiksel manevralarını değil, İran toplumundaki sınıfsal baskıların dönüşümünü de yansıtıyordu. Önceki protesto döngülerinde devlet medyası gösterileri büyük ölçüde görmezden gelirken, bu kez resmi gazeteler ve yayın organları protestolara –sıkı biçimde denetlenmiş ve seçici bir şekilde de olsa– yer verdi.
Bu durum, rejimin etkin bilgi kontrolünün artık neredeyse imkânsız hale geldiğini kabul ettiğini gösteriyor. İşçiler, öğrenciler ve küçük esnaf protesto görüntülerine sosyal medya platformları, şifreli mesajlaşma uygulamaları ve yurtdışı merkezli uydu kanalları üzerinden erişebiliyor. Bilginin ve ifade özgürlüğünün engellenmesi artık kargaşayı bastırmıyor; aksine, geniş toplumsal kesimler nezdinde devletin meşruiyetini daha da aşındırıyor.
Olayların sınırlı da olsa medyada yer bulmasının yanı sıra hükümet, sınıfa göre farklılaştırılmış tavizler içeren bir strateji izledi. Yeni bir merkez bankası başkanının atanması ve diyalog vaatleri, tüm nüfusa değil, uzun süredir temel bir toplumsal taban oluşturmuş olan çarşıya yönelikti.
Kitleler ise tamamen görmezden gelinmedi. Meclis üyeleri asgari ücretin yüzde 40’tan fazla artırılmasını önerdi. Hükümet ayrıca devlet mali yardımlarının ve devletin işlettiği mağazalara erişim sağlayan alışveriş kartlarının kapsamının genişletileceğini duyurdu. İdare, bu yardımların dört aylık tutarını hane reislerinin hesaplarına yatırdı. Vaat edilen reformların iki temel ayağı var: (i) büyük ölçüde gizli olan sübvansiyonların bir kısmının yoksul hanelere doğrudan nakit transferlerine dönüştürülmesi, (ii) yolsuzlukla mücadele. Ancak bu adımlar yüksek enflasyon riski taşıyor ve kötü yönetilmesi halinde, düzeltmeyi hedefledikleri yapısal dengesizlikleri daha da derinleştirebilirler.
6 Ocak’ta bir hükümet töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan şunları söyledi: “Enflasyona bankalar neden oluyor… Meclis ve hükümet bu sorunlardan sorumludur… Tekrar ediyorum, tek bir kişinin suçu değil. Hep birlikte ülkeyi bu noktaya getirdik. Suçluyuz. Yani siz suçlusunuz, ben suçluyum ve meclis suçlu.”2www.bbc.com/persian/live/clym7k4mv30t
Sınıfsal bir perspektiften bakıldığında, çarşının protestolara katılımı rejime ideolojik bir karşıtlıktan ziyade maddi baskılarla şekillendi. İthalata, hammaddeye ve döviz istikrarına yapısal bağımlılık, çarşıyı riyalin uzun süreli değer kaybına karşı özellikle kırılgan hale getirdi. Rejimin verdiği tavizler bu ittifakı geçici olarak yeniden tesis etti ve çarşının protesto faaliyetleri büyük ölçüde duruldu.
Ancak bu göreli istikrar, hükümet stratejisinin sınırlarını açıkça ortaya koyuyor. Halkın öfkesi çarşının sınırlarının çok ötesine uzanıyor. Huzursuzluğun en derin kaynakları; işçi sınıfı haneleri, güvencesiz emekçiler, işsiz gençler, öğrenciler ve kent yoksulları arasında yatıyor. Bu kesimler için enflasyon, maaşlardaki değer kaybı ve barınma maliyetleri dönemsel şoklar değil, kalıcı koşullar.
Protestolar ülke genelinde sürüyor; çoğu zaman daha dağınık, daha az koordineli ama daha şiddetli bir hal alıyor. Hükümet, protestocularla çatışma konusunda iki katmanlı bir strateji izliyor: Çarşı ve iş çevreleri gibi güçlü gruplara uzlaşmacı yaklaşırken, “ayaklanmaya” katılmakla suçlananlara karşı baskıya başvuruyor. Bu baskı, güvenlik güçlerinin konuşlandırılmasını, biber gazı kullanımını ve çok sayıda tutuklamayı içeriyor.
3 Ocak’ta dini lider Ali Hamaney, bir halk buluşmasında protestocuların ekonomik kaygılarının meşru olduğunu kabul ederken, huzursuzluğun arkasında “düşmanın eli” olduğunu belirtti. Bu yaklaşım, krizin yapısal nedenleriyle yüzleşmekten ziyade, rejimin çekirdek tabanını bir arada tutmaya çalışan bir yönetimi yansıtıyor. Bununla birlikte, dış müdahalenin ölçeği de küçümsenmemeli. Bu müdahaleye hem Mossad tarafından finanse edilen Farsça uydu kanalları hem de ülke içinde faaliyet gösteren unsurlar dahildir.
Aynı gün eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo şu tiviti attı: “Sokaklardaki tüm İranlılara mutlu yıllar. Yanlarında yürüyen her Mossad ajanına da.” Bu açıklama, Donald Trump’ın İran güçlerinin barışçıl göstericileri şiddet kullanarak bastırması halinde ABD’nin müdahale edeceği uyarısından yalnızca bir gün sonra geldi. Trump şöyle demişti: “Eğer İran barışçıl protestoculara ateş açar ve onları öldürürse… Amerika Birleşik Devletleri onların yardımına koşar. Harekete geçmeye ve ateşe hazırız.”
Mossad ve CIA
İran hükümeti, iç protestolardaki dış müdahaleyi sık sık abartsa da Mossad ve CIA’in protesto hareketlerine sızmaya çalıştığını inkâr etmek saflık olur. Anlatılanlara göre, olaylarda hayatını kaybeden bazı kişiler hükümet bağlantılı Besic milislerinin üyeleriydi. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde İran Masası’nın eski direktörü Sima Shine’ın şu sözleri oldukça çarpıcı: “Kendimizi ifşa ediyoruz ve İran’daki isyanların Mossad ve CIA’in işi olduğu anlatısını doğruluyoruz!”
İngiliz basınının bazı kesimleri İsrail propagandasını neredeyse hiç sorgulamadan yeniden dolaşıma soktu. Sunday Times (4 Ocak) ve The Independent (6 Ocak), Times of Israel kaynaklı olarak, dini lider Hamaney’in huzursuzluk artarsa Moskova’ya kaçmayı planladığı iddialarını tekrarladı.
Buna rağmen protestoların sürmesini esas olarak dış müdahaleye bağlamak yanlış olur. Asıl neden, yıllar süren ekonomik kötü yönetim, rejimle bağlantılı elitlere tanınan sistematik ayrıcalıklar ve yolsuzluğun yarattığı derin bir güven krizidir. Uluslararası yaptırımlar ekonomik koşulları ağırlaştırmış olsa da halk öfkesinin birincil kaynağı değildir. Temel mesele, eşitsizliktir. Ağır bedelleri işçi ve yoksul sınıflar öderken, rejimle bağlantılı gruplar korunmaktadır.
Bununla birlikte, tekrar eden döviz devalüasyonlarının ABD yaptırımları tarafından şekillendirildiği de doğrudur. Normalde bir döviz krizi, bir ülke rezervlerini tükettiğinde ve ithalatı finanse edemez hale geldiğinde ortaya çıkar. Oysa İran Merkez Bankası’nın 120 milyar doların üzerinde rezervi bulunmaktadır. Sorun rezervlerin yokluğu değil, erişilemez olmasıdır. Bu rezervlerin büyük kısmı, dolar dışı para birimlerinde tutulsa bile, ABD’nin ikincil yaptırımları nedeniyle yabancı bankalarda dondurulmuştur.
Ekonomi
IMF tahminlerine göre, muhtemelen abartılı bir oran olsa da, İran’ın rezervlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 25’i fiilen erişilebilir durumdadır. 2024’te İran’ın toplam ithalatı yaklaşık 72 milyar dolara ulaşmıştır. Son yıllarda ithalat keskin biçimde artarken rezervler donmuş halde kalmış, bu da riyal üzerinde sürekli olarak baskı yaratmıştır. İran, rezervlerine normal koşullarda erişebilseydi –ki bu ABD ile siyasi bir yumuşamayı gerektirirdi– rezerv/ithalat oranı küresel ortalama olan yaklaşık 9:1’e kıyasla 20:1’e yaklaşacaktı.
Bunun iki önemli sonucu bulunmaktadır. Birincisi, döviz yönetimi açısından İran dayatılmış bir krizle karşı karşıyadır. Protestocuların talepleri döviz kurunun çok ötesine uzansa da pek çok siyasal kriz; devalüasyon ve enflasyondan kaynaklanan satın alma gücünün çöküşünden beslenir. Bu çöküş yalnızca hanehalkı tüketimini değil, devletin sosyal harcamaları sürdürme ve geleceğe yatırım yapma kapasitesini de zayıflatır.
İkincisi, rezervlere erişim olmadan Merkez Bankası’nın krizi çözmek için yapabileceği çok az şey vardır. Döviz kurlarını birleştirme, döviz piyasasını düzenleme ya da kur tahsislerini iyileştirme girişimleri, mali izolasyonu aşamaz. İran, ciddi likidite kısıtları altında büyük, karmaşık ve bütünüyle küreselleşmiş bir ekonomiyi yönetmeye çalışmaktadır.
İran uzun yıllardır ekonomiye derin zararlar veren ve sınıfsal eşitsizliği arttıran çoklu döviz kuru sistemiyle işliyor. Gıda ve ilaç gibi temel ithalatlar için ayrıldığı söylenen resmi ya da ayrıcalıklı bir kurun yanında, sıradan insanlar, küçük işletmeler ve çoğu üreticinin karşı karşıya kaldığı çok daha yüksek bir piyasa kuru mevcut. Bu, aynı doların sıradan yurttaş için, ayrıcalıklı rejim bağlantılı olanlara kıyasla daha az şey satın alabilmesi anlamına gelir. Bu fark tesadüf değildir; imtiyazlar tahsis eden siyasal bir mekanizmadır.
Ucuz dolara erişimi olanlar genellikle Devrim Muhafızları’yla bağlantılı şirketleri, dini vakıfları, rejimle ilişkili tüccarları ve ithalat kartellerini kapsar. Bu gruplar resmi kurdan dolar aldıklarında malları ucuza ithal eder, ancak piyasa kuruna göre fiyatlayarak satar ve nihayetinde aradaki farkı tüketicilerin karşıladığı devasa kârlar elde ederler.
Bazı durumlarda ithalatçılar temel tüketim malları beyan eder, ancak daha düşük kaliteli ikame ürünler getirip farkı cebe indirir; ya da hiç ithalat yapmayıp ucuz doları kayıt dışı piyasada satarak anında kâr sağlar. Bu, devlet politikasıyla yaratılan ve sürdürülen bir rant transferidir.
Resmî olarak sübvanse edildiği söylenen mallarda bile sıradan insanlar kaybeder. Pratikte fiyatlar resmi kuru değil piyasa kurunu izler. Enflasyon yükselir, maaşlar geride kalır, kıtlıklar baş gösterir ve sübvansiyonlar yoksullara değil, imtiyazlı gruplara akar. Bu nedenle ülkede stokçuluk, yapay kıtlık ve karaborsa yaygındır.
Yaptırımlar bu sistemi düzeltmekten ziyade şiddetlendirir. Döviz arzını azaltarak siyasal bağlantıların ve imtiyazların değerini artırır. Sonuçta yalnızca siyasal korumaya, kaçakçılık ağlarına ve güvenlik desteğine sahip gruplar faaliyet gösterebilir. Küçük ithalatçılar, bağımsız tüccarlar ve sıradan üreticiler sistem dışına itilir.
Bu nedenle devlet içindeki klikler döviz, lisans ve ticaret yollarının başlıca bekçileri haline gelir. Ekonomik güç giderek merkezileşir, ticaret askerileşir ve gündelik ekonomik faaliyet kriminalize hale gelir. Bu da yaptırımların neden Devrim Muhafızları gibi yapıları zenginleştirirken işçileri ve maaşlı çalışanları yoksullaştırdığını açıklar.
Geçtiğimiz hafta “reformist” olarak adlandırılan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, sübvansiyonlu ve ayrıcalıklı döviz kuru sisteminin kaldırılacağını açıkladı. Çok katmanlı kur sisteminin yolsuzluğu ve rant arayışını teşvik ettiğini, sıradan yurttaşları korumadığını savundu.
Önerilen reform kapsamında devlet, daha önce ayrıcalıklı gruplara tahsis edilen düşük kurdan dolar verme işine devam etmeyecek. Amaç, tek ve piyasa tarafından belirlenen bir kura geçiş. Bu öneriye, rejim içindeki güçlü askerî ve mali fraksiyonlar tarafından karşı çıkılıyor. Hükümet resmi kuru kaldırmayı başarsa bile bu adım bir yolsuzluk kanalını daraltsa da daha derin yapısal sorunlara yönelik çözüm üretemeyecektir. Bu durumda fiyatlar hızla yükselecek, enflasyon sıçrayacak ve ilk darbeyi işçiler ile emekliler alacaktır.
Zamanla aynı ayrıcalıklı gruplar, ithalat lisansları, devlet ihaleleri, kaçakçılık rotaları, imtiyazlı krediler ve yurtdışı döviz erişimi gibi başka mekanizmalarla kontrolü sürdürebilir. Ayrıcalığın biçimi değişir, ama yapısal temeller yerinde kalır.
Uluslararası Boyut
Venezuela, İran’ın Latin Amerika’ya açılan başlıca kapısı olarak; etki alanı, yaptırımlardan kaçınma ve petrol ihracatına lojistik kılıf sağlama işlevi görüyordu. Müttefik ve meydan okuyan bir lider olan Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, rejim karşıtı protestocuları cesaretlendirmiş ve rejimin zafiyetlerini açığa çıkarmış olabilir. Buna ek olarak Venezuela ile yürütülen ortak “gölge filo” petrol operasyonlarının sekteye uğraması, büyük bir ekonomik kriz döneminde yaptırım baskısını daha da sıkılaştırarak gelirleri azaltacaktır. İran liderliği açısından asıl endişelendirici mesaj, ABD’nin coğrafi mesafeye bakmaksızın düşman olarak gördüğü bir rejime karşı doğrudan, “kafa koparıcı” bir askerî eyleme girişebilme ihtimalidir.
Bu arada İran muhalefeti içler acısı bir durumdadır. Sürgündeki solun ülke içinde neredeyse hiçbir desteği yoktur; İran içinde faaliyet gösteren muhalefet güçleri ise bölünmüş halde, etkisiz ve çoğu zaman reformizm ile soyut devrim çağrıları arasında bocalamaktadır.
Yaptırımlar ve dondurulmuş rezervler karşısında, kendisini sol olarak tanımlayan bazı kesimler –1980’lerde Sovyetler Birliği’nin en ateşli savunucuları arasında yer almış olanlar da dahil– eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in söylemini yinelemeye başladı. ABD ile müzakere, “hegemona kafa tutmaktan vazgeçme” ve hatta Siyonist devlet karşıtı söylemlerin terk edilmesi çağrıları yapıyorlar. Filistin’de iki yıldır süren soykırımın ve Venezuela’daki emperyal saldırganlığın son örnekleri göz önüne alındığında, böyle bir teslimiyet çağrısı yapan bir solun neyi temsil ettiğini anlamak güç.
Karşı tarafta ise ABD’ye karşı tam cepheleşmeyi ve Çin ile BRICS bloğuna mutlak bağımlılığı savunanlar var. Bu da bir yanılsamadır. Çin’in kendi stratejik çıkarları vardır ve İran uğruna bunları riske atmaya niyeti yoktur. Filistinlilere yönelik soykırım konusunda bile Çin yönetimi büyük ölçüde söylemsel aksiyonlarla yetinmiştir.
Promise Li’nin Jacobin’de yayımlanan bir makalesinde açıkladığı gibi,3jacobin.com/2023/10/china-israel-repression-military-trade-palestine-technology ABD İsrail’in başlıca askerî destekçisi olmaya devam ederken, İsrail aynı zamanda Çin’le derin ekonomik, askerî ve teknolojik bağlar üzerinden kritik destek almaktadır.
Bu sırada İsrail istihbaratı tarafından fonlanan iki Farsça uydu kanalı –Iran International ve Manoto– protesto görüntülerini atılan sloganları değiştirerek manipüle etti. Göstericiler aslında “Diktatörlere hayır –Şah’a da, Rehber’e de [Hamaney] hayır!” diye bağırıyordu. Yayınlanan versiyonlarda ise ses değiştirilerek kalabalık “Cavid Şah” (“Çok yaşa Şah”) sloganı atıyormuş gibi gösterildi.
The Independent ve BBC dahil bazı Batılı medya kuruluşları, bu tahrif edilmiş görüntüleri ilk etapta doğruluğunu teyit etmeden yayımladı. İranlı sosyal medya kullanıcıları kısa sürede orijinal görüntüleri manipüle edilmiş versiyonlarla birlikte dolaşıma sokarak aldatmacayı ifşa etti ve bu kuruluşların güvenilirliğini ciddi biçimde sarstı.
Sınıfsal Yanıt
İşçi sınıfı aktivistleri arasında, kapitalist devlete karşı mücadeleleri sürdürme gerekliliği ile ABD ve İsrail müdahalelerine karşı dirençli olma bilinci halen mevcuttur. Bu perspektif, tutuklu sendikacı Rıza Şahabi’nin şu sözlerinden anlaşılabilir: “Yorumlarımın temel amacı, bağımsız işçi, sol ve sosyalist hareketleri savunmanın gerekliliğini vurgulamaktır… Savaş çığırtkanı, işçi karşıtı ve faşist güçlerle yüzleşmek sınıf mücadelesinin hayati ve kaçınılmaz bir parçasıdır.”
Ülke çapındaki ayaklanmalardan önce, sektörel bazda birçok işçi eylemi gerçekleşti:
- Hamedan’daki Rad Çelik Kompleksi işçileri, dondurucu koşullarda gaz kesintisi yapılmasının ardından işi bıraktı.
- Fars eyaletinin Kavar kentindeki sanayi işçileri, ödenmeyen ücretler ve güvencesiz sözleşmeler nedeniyle greve çıktı.
- Emekliler, sağlık çalışanları ve belediye işçileri Tahran, Kermanşah, Reşt ve Şuş’ta ücret adaleti talebiyle mitingler düzenledi.
İran’daki son protestolar açıkça ödenmeyen ücretler, enflasyon, enerji kesintileri ve kötüleşen çalışma koşullarına odaklanan ekonomik bir nitelik taşıyordu. Uluslararası medya çarşı kapanışlarını ve siyasal sloganları öne çıkarırken, emek mücadeleleri ayaklanmaların merkezi ama yeterince görünmeyen bir boyutu olarak kalıyor.
Buna karşın sol hâlâ zayıf ve bölünmüş durumda; rejimin devrilmesine dair soyut çağrıların ötesinde tutarlı bir strateji sunamıyor. İşçi sınıfı örgütlenmesine dayanan devrimci bir alternatif yokluğunda, mevcut durumun gidişatı konusunda iyimser olmak zor.



