Felsefe Nedir? Felsefesizlik Nedir?

Felsefe yapmak Alice’in cesaretini gösterip tavşanın peşinden koşarak delikten ya da aynadan geçip yaşanan dünyaya bakabilmektir. Parrêsia, hakikati söyleme cesaretidir. Thales’ten Sokrates’e, Kant’tan Camus’ye felsefenin o “riskli” güzergâhında bir yolculuğa çıkalım.
Okuma listesi
Editör:

Felsefe nedir, felsefe insan hayatında neden önemlidir, nasıl bir yer tutar, yokluğu ne anlama gelir ya da hangi anlam boşluklarına işaret eder? 21. yüzyıl insanının -hatta daha öncekilerin- pragmatik ve tüketimci hayatında felsefeye yer olmadığı gerçeği karşısında bu sorular sonsuzca çeşitlendirilebilir elbet. Felsefenin hayatlarımızdan silinip süpürüldüğü, Akademinin kısıtlayıcı ve dar sınırlarına sıkıştırılmış bir alana, olsa olsa profesyonellerin ilgisine hapsedildiği tarihsel koşullarda, bu durumun insanı ve insan toplumlarını ne ölçüde eksilttiği üzerinde düşünebilmek, tek bir döneme, tarihe, coğrafyaya, kişiye indirgenemeyecek birden çok cevapla yüzleşmeyi, bunlar arasında yol almayı, felsefenin bu güzergâhından dününe ve bugününe bakabilmeyi gerektirir.

Thales, Miletoslular ve Felsefenin Doğumu

Yaklaşık 2600 yıllık bu güzergâh bize neyin felsefe olduğunu, dolayısıyla felsefenin iktidarlarca kuşatılıp hayatın dışına atılma çabasının nedenlerini ve nasıllarını göstermesi bakımından son derece verimlidir.

Bu yolculuğun başlangıcına uzanmaya çabalarsak, mutlak kesinlikle cevap verilemeyecek bir soruyla, “Felsefenin kendine sorduğu ilk soru veya sorular hangisidir?” ile yola çıkmak aydınlatıcı olacaktır.

Mitoloji ve teoloji metinlerine bakıldığında, aşağı yukarı hepsinde değinilen “Dünya neden ve nasıl var oldu?” sorusunun aynı zamanda ilk felsefi soru olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. İnsanın ve diğer canlı varlıkların da bu soruyla birlikte sorunsallaştırılıp tarihselleştirilmiş olduğu aşikârdır. Ancak bu soru ve sorular ne o dönemde ne de etkilerinin sürdüğü yer ve koşullarda felsefi birer sorudur; efsanenin, kurmacanın, sözlü kültürün, inancın ve imanın alanında kalırlar. Neden böyle olduğuna eğilebilirsek, muhtemelen felsefenin çerçevesini de büyük ölçüde çizmiş oluruz.

Çin’den Hint’e, Ortadoğu’dan Kuzey Avrupa’ya, Avusturalya’dan Amerika kıtasına dek bilinen hemen hemen bütün mitoloji ve teolojilerin konusu olmuş, evren-doğum anlatılarında yer almış bu soruların yazılı kaynakların çok berisine uzandığı, insanlık tarihi kadar eski olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla, neredeyse insanın da başlangıcına uzanabilecek bu sorularda felsefenin başlangıcını ararken, felsefeyi mitolojiden ve teolojiden ayırt eden özelliğin, soruların yanısıra -hatta sorulardan ziyade- cevaplarda yatıyor olduğunu da hissedebiliriz.

Siddhartha Gautama, Konfüçyüs, Lao Tzu, Zarathustra; İbraniler, bilemediğimiz Afrikalılar, Amerikalılar, Aborijinler… MÖ 6. ile 4. yüzyıllar arasındaki bir dönemde dünyanın birbirinden uzak köşelerindeki oldukça çarpıcı bir dizi gelişmenin figürleridir bunlar. Kendi toplumlarındaki mevcut dinsel inançlara, mitolojilere ve efsanelere meydan okuyup onları aşmaya başlayan, kolay yanıtlarla ve popüler önyargılarla kolay kolay tatmin olmayan düşünürlerin giderek daha soyut bir düşünsel genelliğe erişmesi, sorularının daha araştırıcı, daha sorgulayıcı bir hal alması, yanıtlarının daha kanıtlayıcı, daha akli ve daha kapsamlı olması, dünyanın çehresinin de yavaş yavaş değişmesidir.

Böylece, MÖ 600lerde Çinde ve Hintte görülen ilk felsefi nüveler, bilgelik sevgisi” anlamına gelen Yunanca philosophia, yanifelsefeve bundan türeyen filozofkelimeleriyle Yunanda su yüzüne çıkmış oldu.

İlk filozof olarak genel kabul gören Thales, ne yaptığının felsefe olduğunu ne de kendinin filozof olduğunu biliyordu. Ancak çok sonraları felsefe diye bir disiplin ortaya çıktığında ve filozoflar filozof olduklarını anlayıp kendilerini böyle gördüklerinde, hepsi de tek ve aynı atayı kabul etmiştir: Bu ata Thalestir.

Günümüzden 2600 yıl kadar önce Batı Anadolu’daki bir Yunan kolonisi olan Miletos’ta, MÖ 625 yılına doğru doğmuş olan Thales’e felsefenin doğumu da tarihlenebilir.

Ünlü “Thales Teoremi” dolayısıyla günümüzde de adını herkesin bildiği bu düşünür, felsefede sıklıkla arkaik bir ata, pre-Sokratik filozofların ilki kabul edilir ve ondan geriye kalan tek şeyin “Her şeyin ilkesi sudur” savı olduğu söylenir.

Doğrudur, Thales bunu söylemiştir. Ama bunu söylemek neden bu kadar önemlidir? Bunu söylemiş olmak neden onu ilk filozof yapmaktadır? Thales neden felsefenin ve rasyonel düşüncenin hakiki atasıdır?

İlgi alanı bugün felsefe diye adlandırdığımız şeyin çok ötesine, geometri teoremlerine, astronomiye, hatta zeytin hasadına dek uzanan Thales’in ilk filozof olarak kabul görmesi iki koşula cevap vermiş olmasına bağlıdır. Öncelikle, muhtemelen herkesin daha çocukken kendine ve başkalarına sorduğu, mitolojilerin ve teolojilerin de bezeli olduğu en basit ve en sıradan soruları -“Dünya nereden gelmiştir?” “Biz nereden geliyoruz?” “Kimiz?”- sorarken, bütün bu soruların altında yatan ve felsefeye kapı açan ilk soruyu da sormuştur: “Her şeyin ilkesi nedir?”, başka deyişle, “Evrenin temel özü nedir?”. O ve ardılları artık şöyle suallerle heyecanlanır olmuşlardır: Görünürde karışık ve düzensiz olan bu dünya daha basit ilkelere indirgenebilir mi; aklımız böyle ilkelerle dünyanın ne olduğunu ve nasıl işlediğini kavrayabilir mi? Dünya nelerden meydana gelir? Değişim nasıl olur? Şeyler niçin doğar, gelişir ve ölür?

Dünyanın kökenine ve maddi yapısına dair kozmolojik sorularla başladığı genel kabul gören felsefe bu ilk koşulla yetinmeyip ikinci -ve felsefeyi felsefe yapan- koşulu da yerine getirmiştir: Soru sormayı bırakmamak, aklın o anki sınırlarına dek sorulara devam etmek ilk koşulken, cevapların akla, mantığa, akıl yürütmeye, genelleş(tiril)meye uygunluğu da ikinci koşul olarak kendini göstermiştir.

Hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz, bu bilgilerin ise onun yazılarına dayanmadığı, günümüze ancak fragmanlar halinde kimi düşünceleri ile hakkındaki tanıklıklar kalmış olan, keza tam olarak ne demek istediği, tam olarak ne dediği, hatta hangi kelimelerle bunu dediği de bilinmeyen, düşüncesi Aristoteles sayesinde kozmolojik bir teze dönüşen Thales, özellikle bu soru ve cevaplarla felsefeyi başlatmıştır. Neden? Çünkü “Dünya nereden geldi?” diye sormakla yetinip, son” soruya dek uzanılmadığında, Evrenin temelindeki töz nedir?” diye, Her şeyin kaynağındaki ilke nedir?” diye sormadığımızda, bu soruya mitsel ya da dinsel cevaplar verilebilir ki bilemediğimiz zamanlardan beri mitolojiler ve teolojiler böyle irrasyonel cevaplar üretmiş, 21. yüzyılda dahi hâlâ böyle cevaplarla insana hitap etmek kullanışlı bir yöntem olarak gündemde kalabilmiştir.

İşte, Thales tam bu noktada bir kopuş yaratacaktır. Thales bu sorulara rasyonel bir cevap vermeyi -bilindiği kadarıyla- ilk deneyendir. Burada önemli olan soru dizgesinin ve silsilesinin sonuna dek götürülmüş olması ve -cevabı kimin verdiğinden ya da doğru olup olmadığından ziyade- cevabın yöntemi, niteliğidir. İşte, felsefeyi felsefe yapan da budur. Dogmalardan, inanç ve imanlardan, dünyevi ve/veya ilahi muktedirlerden, tanrılardan azade bir zihnin sorularına kavramsal (tümel) ve rasyonel cevaplar vererek düşünme ve düşünce yöntemini yaratmaktır felsefe. “Dünya nereden geliyor?” sorusuna cevap vermek için Thales’in doğaüstü, tanrısal bir neden değil, doğal bir ilke aramasıdır felsefeyi başlatan.

Mevcut pek az kaynaktan anlayabildiğimiz kadarıyla Thales öncelikle dünyanın tek tözden meydana geldiğini ileri sürdü. Bu tözün dünyanın arkhe‘si olması için de devinim ve değişim nedenini kendi içinde barındırması ve -dönemin her Yunan’ının gözünde- bu tözün doğasında psykhe (yaşam-maddesi ya da ruh-maddesi) olması gerekiyordu. Thales bu koşulu en iyi yerine getiren şeyin su ya da genelde nem olduğunu düşündü. Öyleyse arkhe buydu ve bu sıfatla hem canlıydı hem de ölümsüzdü.

Thales’in görüşü her şeyin aslında su olduğunu öne süren bir fizik teorisi düzeyinde değildi. Yine de doğadaki her şeyi tanrılar, tanrıçalar ve başka ruhlar vasıtasıyla açıklayan mitoloji geleneğinden koparak, doğalcı ve/veya materyalist diyebileceğimiz bilimsel bir anlayışı, doğal fenomenleri başka doğal fenomenlere doğrudan bağlayan bir açıklama tarzını benimsemişti. Thales’in çağdaşı bir Yunan da Thales’in kendisi de Dünya’yı tanrıların yarattığından kuşku duymuyordu muhtemelen. Ama Thales’in sorusunu ifade ediş tarzı doğaüstü ya da mitolojik bir açıklamayı değil, rasyonel bir açıklamayı gerekli kılıyordu.

Thalesi ilk filozof kılan işte bu açıklama tarzıydı. Dünyanın varlığına ışık tutan temel ilkenin, arkhenin su olduğunu, her şeyin sudan geldiğini, dünyanın suyun üzerinde yüzdüğünü söyleyecek olan Thalesin suya verdiği önem irrasyonel bir önyargı olmaktan uzaktır. Peki, Thales böyle bir sonuca nasıl varmıştır? Elbette gözlemlenebilir gerçekliği, suyun dönüşümlerini, büründüğü farklı biçimleri inceleyerek. Thalesten önce mitoloji de, Tekvin de hayatın ilkesi olarak suya geniş bir yer ayırmıştı. Thalesi de etkilemiş olan Mısır mitolojisinde ilk okyanus” hayatı ve ölümü yaratmış olan tanrıydı ve ilk okyanus”u kimse yaratmamıştı. Ama bu da dünyanın kökenine dair mitolojik bir açıklamaydı. Kimsenin görmediği bir mitti ilk okyanus”. Oysa ki Thalesin teorisinde, her şeyin kökenindeki ilk element olarak gerçek sudan, herkesin her gün gördüğü, dokunabildiği doğal bir elementten söz edilmekteydi.

Neden?”, niçin?”, nasıl?” sorularını başka hiçbir kültürün sormamış olması imkânsızken, bütün bu verilerin felsefenin başlangıç malzemesini oluşturması, ilk”, arkhe” arayışı, Mısırdan, Babilden Yunana uzanan kültürel melezliğin yanısıra, sözlü Yunan kültüründeki epik geleneğin ve geleneksel mitlerin, dinselliğin, şiirin ve kültün mirası sayesindedir de.

Aristoteles’in gözünde “ilk filozof” Thales’tir. Bununla birlikte, gerek Thales sonrası filozoflar, gerekse de önce yaşamış olan “bilgeler”, mitologya yazarları ve didaktik destan şairleri felsefenin şekillenmesinde güçlü dayanaklar olmuş, doğanın, varlığın, düşüncenin ve ruhsal dünyanın net çizgilerle birbirinden ayrılamadığı bu ortamda bir yandan teolojiden ve mitolojiden kopuş, diğer yandan da felsefe ile bilimin yan yana emeklemesi yaşanmıştır.

Dolayısıyla, bilimsel varsayımların da karıştığı felsefi düşünceleriyle “Miletos Okulu” kurucuları diye adlandırılabilecek Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, cevaplardan ziyade sorularıyla ve sorularının dayandığı zeminle bu kopuşu ve bu geleneği yaratıp felsefenin kurucusu olabilmişlerdir.

Sokrates öncesinin bu filozofları her şeyin nereden geldiğini, her şeyin ne‘den yaratıldığını, doğanın matematiksel olarak nasıl açıklanabileceğini, doğadaki çoğulluğun nasıl açıklanabileceğini sorguladılar. Evrenin temel malzemesini oluşturan bir ana ilke, arkhe olarak bilinen bir başlangıç ilkesi bulmaya çabaladılar. Evrendeki her şeyin aynı görünmemesi ya da tamamen aynı durumda kalmaması gerçeğinden hareketle, bu filozoflar arkhe‘nin içerdiği değişim ilkelerini araştırdılar.

Böylelikle, doğaya (bir bütün olarak kavranması gereken physis’e), kozmos’a ve kozmos’taki “mantıklı” düzene ve dinsel dünyaya yönelik felsefeleriyle ilkin doğa felsefesi ya da kozmoloji ve din eleştirisi şeklinde başladığı kabul edilebilecek olan felsefeye, sonradan, evrenin ve gerçekliğin incelenmesine metafizik yaklaşım, etik (site yurttaşının ortak yaşantısı, ahlakın ve nasıl yaşamak gerektiğinin incelenmesi) ile ontoloji (dünyanın görünür yüzeyden ibaret olmadığı, arkhe) ve epistemoloji (dünyanın bilgisine varmanın mümkünatı, logos ve mantık yoluyla geçerli bir sav oluşturma) de eklenmiş; giderek siyaset felsefesi (yurttaşların siyasal hakları ve görevleri, yönetimin incelenmesi), retorik, poetika, estetik, keza bütün bu düşünme süreçleri üzerine düşünme ve kuşku felsefenin bu ilk yüzyıllarının dalları arasında yer almıştır.

Thales doğadışı hiçbir yaratıcıya, tanrıya yer vermeyerek, tamamen materyalist terimlerle, en çeşitli biçimler alan madde olarak suyu; ilk kez kullanılan arkhe sözcüğüyle, her şeyin kökeni ve sebebi diye, her doğuşa kaynaklık eden, farklılaşan ama kendisi farklılaşmamış “şey” diye nitelemiştir. Yunanların arkhe dediği ve her şeyin varlığını açıklayan bu ilke felsefi düşünce tarihini başlatan ilk kavram olmuş, her kavram gibi hem açıklayıcı hem de tekçi dayatmaların -ve bunların reddinin- aracı olarak işlev görmüştür. Dolayısıyla arkhenin kavramsal niteliği değil, arkhe arayışına götüren yol ve yöntemdir felsefenin yapıtaşı. 

Yeryüzünde hayatın yaklaşık üç milyar yıl önce ortaya çıkmasını sağlayanın su olduğunu, hayatın sadece su ortamında gelişip evrimleştiğini ve giderek daha karmaşık biçimlerde çeşitlendiğini, amino asitlerin okyanuslarda ortaya çıktığını, vücudumuzun üçte ikisinin su olduğunu, kanımızdaki plazmanın bileşiminin deniz suyuyla neredeyse aynı olduğunu, yeryüzünün % 72’sinin suyla kaplı olduğunu, sıkıştırılan bir meyvenin, bir ağaç kütüğünün, hatta yeterli basınç altında bir kayanın bile belli miktarda suya dönüştüğünü, temel maddenin su olduğunu bugün bilim sayesinde bilmemize rağmen, Thales’in arkhe hipotezi elbette bilimin bu binlerce yıllık gelişimi içinde tamamen geçersiz kalmıştır.

Bugün her şeyin ilkesinin su olduğunu ileri süren ne bir felsefe ne de bir bilim vardır. Thales’in çıkardığı sonuçların neredeyse hiçbiri günümüze kalmamış, bilim bunları geçersiz kılmıştır. Hatta her şeyin ilkesi, ilk neden gibi bir arayış, bir düşünce de çoktan gerilerde kalmıştır. Ama düşüncenin, felsefenin, bilimin bu ilerlemesine, kendinin aşılmasına imkân tanıyan şey tam da Thales’in yöntemidir.

Dünyanın bu açıklanışını, suya atfedilen bu önemin sınırlarını Thalesten 2600 yıl sonra bugün görüyor olsak da, (tam da çürütülebilirliği ve yanlışlanabilirliği nedeniyle) bu açıklama mitolojik ya da teolojik değil, bilimsel bir sav ve felsefi bir açıklamadır. Bilimseldir zira dünyayı doğaüstü bir nedenle değil, gözlemlenebilir bir element sayesinde açıklamaktadır. Aynı zamanda felsefi bir açıklamadır, zira suyu sadece bilimsel bakış açısıyla düşünmekle yetinmez; suyun her şeyin ilkesi olduğunu söylemek, dolayısıyla evrenin sıvı bir kaostan kaynaklandığını söylemek, dünyanın tek bir ilk maddeden, tüm diğer maddeleri doğuran tek bir maddeden kaynaklandığını ileri sürmektir ki bu, evrenin bir olduğunun, varlıkla maddenin birliğinin, evrenin tek bir canlı varlık olduğunun, hayatın -doğaüstü ya da aşkın- dışsal bir ilkenin müdahalesine gerek duymadığının ilk ileri sürülüşü ve soyutlanmış, genelleştirilmiş bir düşüncenin ilk izleridir. Bu açıklamalar, öncellerinin düzinelerce tanrı ya da tanrıçaya ve onların faaliyetlerine dayanarak ürettiği renkli ve ilginç, insanbiçimci açıklamalar yerine, bugün “bilimsel” diye nitelendirebileceğimiz bir biçimde dünyanın bütünsel ve tekçi açıklanışı olarak, bilimin ve felsefenin dünyasına giriştir.

Thales’in suyu ilke gören önermesi felsefenin başlangıcıdır, çünkü Thalesle birlikte, insanın kendini içinde bulduğu kara, su, hava, yıldızlar, gökkuşağı, hatta hayal ürünü tanrılar, imgeler bile kavramsallaştırılmanın -yani soyutlamanın- gücüne tabi kılınmış, insanın bakışı yeniden şekillendirilmiş olur. Felsefenin serüveni de burada başlar: Thalesin savının benimsenmesiyle değil reddiyle açılan yoldur felsefenin güzergâhı. Diğer iki Miletos sakininin, Anaksimandros (MÖ 570) ile Anaksimenesin (MÖ 550) Thales’in düşüncesi karşısında eleştirel bir tutum benimsemeleri ve apeiron (sonsuz), hava” gibi -ne biri diğerinden daha doğru, ne de biri diğerinden daha yanlış– bambaşka arkheler ileri sürmeleri, bunu yaparken mitolojik ya da teolojik tuzaklara düşmemeleri felsefeyi sürdürmeyi ve günümüze dek uzanan bir felsefe tarihi oluşturmayı başlatan şey olmuştur.

Kuşkusuz Miletoslu materyalistler, (öğeleri canlı kabul ettiklerinden, canlı-cansız, madde ve güç ayrımı yapmadıklarından, animist anlayışı sürdürüyor olsalar da) geleneksel doğaüstü açıklamalardan sakınmak istiyorlardı. Ancak “doğal”ın yalnızca “maddi” anlamına gelmemesi ve logos’un da görünen dünya ile “asıl” gerçeklik arasındaki ilişkiye, bu ilişkinin dilsel ve mantıksal ifadesine, varlık ve varoluşa odaklanışı felsefenin sonraki dönemlerinde kendini gösterecektir. Felsefe, gerek maddi evrenin gerekse de canlının, özellikle -siyasetten kültüre, etikten ekonomiye dek- insan evreninin, doğaüstünün tahakkümünden, muktedir kişi ve yapıların her türlü tahakkümünden kurtarılarak düşünülmesi yolunda ilerlemedir.

Düşünmeye dayanmayan, dogmaya ve basmakalıp sloganlara kolaylıkla indirgenen ve hiçbir düşünce ya da kavrayış çabası gerektirmeyen kestirme yanıtlar vermesi değil, araştırma, sorgulama ve zihinsel yoğunlaşma çabasıdır filozofu ayırt eden. Bu nedenle kısıtlı birkaç görüşlerini biliyor olsak da bu ilk düşünürlerin birçoğunu gönül rahatlığıyla filozof kabul edebiliyoruz. Aristoteles ve diğer kaynaklar sayesinde onların yalnızca popüler görüşleri ve yerleşik inançları olduğu gibi kabul etmemekle kalmayıp aynı zamanda bu görüş ve inançların ötesine geçmeye çalışan, bazen de bunlara karşı çıkan, düşünce faaliyetini ve düşünmeyi seven araştırmacılar olduklarını biliyoruz.

Miletoslular, her türlü bilimsel düşüncenin dayanağı olan bir inançla, yani olguların şaşırtıcı karmaşasının berisinde, en temelde daha yalın ve daha düzenli, dolayısıyla da insan zihni tarafından daha kavranabilir bir çerçeve bulunduğu inancıyla araştırmaya girişen; içkin bir düzenin gerekçesini Poseidon’da, Artemis’te, Apollon’da ya da Zeus’ta değil, doğanın ta kendisinde aramak gerektiği şeklindeki cüretkâr bir inançla yola çıkan ilk kişilerdi.

Hem ozan hem de kâhin özellikleri taşıyan bu ilk filozoflarda felsefi düşünce şiirsel tasarımla, arkhe’de somutlaşan bir “imge” halinde belirmişti; soyut kavramlar şiirsel imgeler halinde düşünülmüştü. Bu da felsefenin bilime olduğu kadar sanatsal yaratıcılığa yakınlığına da işarettir. Yunan düşüncesinin doruk noktasını Sokrates’ten önceki filozoflarda gören Friedrich Nietzsche Anaksimandros hakkında şöyle diyordu: “O, yadırgatıcı istekler tarafından uçarılığı ve çocuksuluğu engellenmediği sürece, tipik bir filozofun yazdığı gibi yazmaktadır: Sözcüğü sözcüğüne yeni bir aydınlanmanın tanığı ve yüce düşünceler üzerinde duruşun ifadesi olan olağanüstü bir üsluba sahip hiyeroglifler halinde.”

sacası, evrenin kökeni, doğası ve barındırdığı süreçlerle ilgili sorunlara mitlerin ve teolojinin getirdiği çözümlerin bilinçli olarak terk edilmesinin sonucudur Avrupada felsefe: Görünür dünyanın gerisinde akla uygun ve anlaşılır bir düzenin varlığı; doğal dünyadaki nedenlerin doğal dünyanın sınırları içinde aranması ve özerk (otonom; kendi yasasını kendi koyan) insan aklının bu araştırmada tek ve yeterli araç olması.

Dolayısıyla, Thalesten bize hiçbir şeyin değil, her şeyin kaldığı, çünkü felsefe yapmayı, düşünme yöntemini ona borçlu olduğumuz söylenebilir. Bilimlerin ve felsefenin tüm tarihi boyunca kullanılan yöntemin, bugün de dünyayı, hayatı anlamakta kullandığımız yöntemin kökeninde Thalesin bu devrimi yatmaktadır.

Aristoteles, Bilim ve Felsefe

Aristoteles’in deyişiyle “merak”la, “hayret”le başlayan (“felsefe yapmak”, bu başlangıç dönemlerinde “meraklı olmak”, “ruhunu geliştirmeyi”, “tartışmayı” sevmek anlamlarına geliyordu), kendine sorular soran felsefenin tarihi boyunca filozoflar buldukları cevaplardan ziyade, sorularını ve cevaplarını çeşitlendirip sonuna kadar götürme, akılcı bir dizge içinde sınayıp sorgulama yöntemiyle diğer düşünsel etkinliklerden ayrılmışlardır.

Aristoteles felsefenin hayretle başladığını söylerken mitin de hayretle başladığını kabul eder, ancak benzerliğin burada noktalandığını, felsefenin nedenlerin bilgisini aradığını ve bunu da tümelde yaptığını belirtir.

MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda insanların kaygıları rasyonel sorgulama biçimini almış, bu dönemde hem rasyonel bilgiyi arayan “felsefe” terimi ortaya çıkmış, hem de ilke, unsur, sebep, zorunluluk, zaman, adalet, hakikat, diyalektik, retorik gibi bellibaşlı kavramlarla felsefenin hammaddesi oluşmuştur. Yaşamak felsefe yapmak, felsefe yapmak ise ölmeyi öğrenmektir” diyen Sokratesle birlikte felsefe o zamana kadarki -esasen- evrene ve doğaya dönük yüzünü insana çevirerek bir yaşam pratiği halini alınca kavramsal malzemesini içe bakışlar ve diyaloglar yoluyla bu uğurda bolca kullanır hale gelmiş, felsefe de insanın insan olmasının vazgeçilmezi olmuştur.

Lukretiusun şiirlerinden Nietzschenin aforizmalarına, Platonun diyaloglarından Wittgenstein’ın meditasyonlarına, Hegelin sistemleştirmelerinden Adornonun Minima Moraliasına dek farklı biçemlerde yazılmış, farklı okur kitlelerine hitap edip farklı konuları ele alan filozofların metinleri ne tezlerin ya da argümanların özdeşliğine ve sürekliliğine, ne de tek bir tarzın devamlılığına bağlıdır. MÖ 6. yüzyıldan günümüze dek filozoflar asla aynı şeyi söylememişler, hatta çoğu zaman birbirlerini çürütmüşlerdir, ama aynı zamanda da Thalesin devrimi yolundan ilerledikleri ölçüde felsefe yapılabilmiştir. Felsefede örneğin bilimde olduğu gibi doğrusal bir gelişim çizgisinden söz edilemez. Bilimsel düşünmede Einstein fiziğinden sonra artık tekrar Ptolemeus’a ya da Newton fiziğine geri dönme ihtiyacı duyulmazken felsefede hiçbir düşünme geride bırakılamaz, pre-Sokratiklere de Sokrates’e de Aristoteles’e de sürekli geri dönerek yeniden düşünülür, Platon da Descartes da bize hiç durmadan eşlik etmektedir. Sonuç itibarıyla, felsefe tarihi asla doğrusal bir çizgi, bir evrim değildir. Her dönemin ve her bir kişinin felsefesi ister istemez kendinden önceki felsefelerle diyalog içerisinde söyler sözünü, 2600 yıllık bu tarih her şimdiki zamanda yeniden şekillenir. Aynı zaman diliminde aynı tematiklere farklı bakışlar yönelten filozoflar görüldüğü gibi, yüzyıllar ya da bin yıllar içinde hiçbir değişim saptanmaması, zaman içinde ileriye ve geriye doğru sürekli yolculuk ederek düşüncenin kapsamının genişlemesidir felsefenin özelliği. Bu nedenle felsefe kendi geçmişiyle hep zorunlu ve kurucu bir ilişki içindedir. Felsefe tarihi içindeki bu sürekli gidiş gelişler, mutlaklıktan ve nihai hakikatlerden ne ölçüde uzak olunduğunun, felsefenin zenginliğini oluşturanın bu gidiş gelişler olduğunun göstergesidir.

Batı felsefe geleneği her zaman yeniden yorumlanmaya, yeniden icat edilip kendine meydan okumaya elverişlidir, gelenek içindeki filozoflar sık sık geleneği reddetmiş, birçok büyük filozof en büyük eserlerini ortaya koyarken kendi öncellerinin yanlışlığını açıkça öne sürerek işe başlamıştır. Bu filozofların birçoğu, aynı zamanda felsefede her şeyi hallettiklerini, sorunları çözdüklerini (ya da ortadan kaldırdıklarını) ve her şeyi kesin olarak yerli yerine oturttuklarını da öne sürmüştür. Ne var ki, her zaman yeni filozoflar, yeni eleştiriler ve olaylara yeni bakış açıları ortaya çıkmış ama “yanlış” bulunan büyük filozoflar da yine diyalogların merkezinde kalmayı sürdürmüştür.

Başlangıçta bile mevcut olan bu sorgulamaya açıklık, Batı felsefesini mitoloji ve dinden farklılaştıran en önemli yandır. Thales’in görüşünü ret yoluyla, Miletoslu Anaksimandros ve Anaksimenes sayesinde, keza onların da ardından gelen Pitagores, Herakleitos ve Parmenides’in çok daha radikal kopuşu sayesinde gelişim göstermiştir felsefe; yoksa Thales’in her şeyi açıkladığı ileri sürülseydi, felsefe olmaz, teoloji ve mitolojilere bir yenisi daha eklenmiş olurdu. Miletosluların felsefenin ortaya çıkışında uyandırdıkları hayranlığın nedeni, düşüncelerinin, mitin dünyası ile aklın dünyası arasında köprü oluşturmasıdır.

Felsefe, aynı ve farklı soruları kendi tarzında, zamanının kavramsal edevatı ve dili içinde, ama mantıksal sonuçlarına ve cevaplarına varana dek sormakta buluşurken, felsefenin sorunsallaştırdığı sorular da, bu tarih boyunca sıklıkla geri dönülen, kimi zaman bu tarihin desteğiyle ele alınan, kimi zaman ise dönemin ihtiyaçları, alet edevatları doğrultusunda yepyeni bakış açılarıyla bambaşka çözümlenmeye çalışılan sorulardır. Dolayısıyla, asla hep aynı şeyi söylememiş olan felsefe daima aynı şeyden bahsetmiştir ve bahsedecektir; soruların ve cevapların evrene ve insana dair peşinde koştuğu tek bir şey vardır: hakikat ve bu hakikatten kaynaklanacak anlam.

Bu bakımdan bilime benzeyen -zira her ikisi de hakikat peşinde koşmaktadır- felsefe, bu hakikate dair ürettiği üst-dille, kavramsallaştırmayla anlamı edimselleştirerek bilimden yolunu ayırır. Evrensel ve tartışmasız hakikatlere erişmek isteyen dogmatik tavrı reddeden felsefe ve bilim, açık tartışmayı ilke edinir. Karl Popper’in deyişiyle, her ikisi de hem çoğulcu hem de eleştireldir; rakip teorilerin nesnel değerini saptamaya çalıştıklarından yanlışlanabilir, kuşku duyulabilir, dönüştürülebilirdirler. Ancak her ikisindeki kuşku ve yanlışlanabilirlik de -tıpkı hakikatin kendisi gibi- gerekçelendirilmiş, “rasyonel” olmak durumundadır, temelsiz, keyfi olamaz, özeleştirisiz eleştirellik olamaz. Dolayısıyla yine Sokrates’e dönüyoruz: “Kendini bil!”

Böylelikle, tanrısal köken iddiasıyla eleştiriden muaf görülen dogmalara dayalı dinin ve (milliyetçilik, ırkçılık, üstünlükçülük gibi) benzer dogmatik düşüncelerin aksine, bilim ve felsefe doğaları gereği yanılabilir, yanılabilir olduklarından da değişip gelişebilir düşüncelerdir; mutlak doğruluk yerine “zamansal ve mekânsal” doğruluk ve yanlışlıklarla hakikat arayışındadırlar.

Bununla birlikte, felsefe bilimsel bir disiplin değildir. Bilimler belirgin bir konu alanına belirgin bir yöntemle yönelirken, felsefe insanın bütün bir bilgi ve duygu alanını, kendinin bilgisi ve deneyimiyle dünyanın bilgi ve deneyimi arasındaki etkileşimi kapsar ve son derece yaratıcı kavramsallaştırmasıyla, belirgin bir konuya yönelik aynı ölçüde doğru (ya da aynı ölçüde yanlışlanabilir) bambaşka yaklaşımlara, biçem ve içeriklere imkân tanımasıyla insanın yaratıcı alanına, yani sanata yaklaşır.

Felsefi sorgulamalar bilimsel değildir, zira ister dış dünyaya ister iç dünyaya yönelik olsunlar, isterse de insanın düşünsel alanını konu edinsinler, ampirik cevaplarla doğrulanabilir değildir; felsefe yapmak, bilmekten ziyade düşünmenin, açıklamaktan ziyade sorgulamanın yolu ve yöntemidir. Bu nedenle, bir bilgi değil, mevcut bilgiler ve sınırları üzerine -çoğunlukla da aşmaya dönük- bir düşünme olan, bilgiyi arttırmaktan ziyade bildiğimiz ya da bilmediğimiz şey üzerine düşünmeyi hedefleyen felsefe, teori değil faaliyettir, praksis’tir.

Mütevazılık gereği kendine sophos yani bilgin, bilge dememek için philosophos, bilgelik-sever” demiş olan Pitagorese aittir filozof terimi. Felsefenin bilimden farkı bu kavramsal boyutta da kendini göstermektedir:  Bilgi büyük ölçüde kişisellikten uzakken, hatta ortak çaba ürünüyken, bilgelik -Husserlin de ifadesiyle- filozofun kişisel işidir, aslen tümele yöneldiğinde bile şahsidir. Her aşamada doğrulanabilir ve/veya yanlışlanabilir olmasıyla bilime yakın duran felsefe, işte bu yönüyle de sanatsal yaratıcılığa yakın durur ve kişinin şahsi zihninde şekillenip kök salar. Felsefede ilk koşul hakikat sevgisidir, zihnin gücüne duyulan inançtır” diyen Hegel, felsefenin sadece soyutlamalarla ve boş genellemelerle uğraştığı, öznel yaşam alanımızın somutluğuyla ilgilenmediği önyargısına da cevap verir; zira hakikat, hangi alanın ve neyin hakikati olursa olsun somuttur, hepimizi ilgilendirir, bu yanıyla da soyutlanabilir, kavramlaştırılabilir, zira düşünmek -yine Hegelin deyişiyle- evrensellik formuna taşımak”tır, nesnel ve bireysel olanı evrensel olarak, nesnel bir Düşünce olarak belirlemek[tir]”, bunu yaparken de -diye devam eder Hegel- daima somuta döndüren şeydir felsefe. Zira kendini bil!”mek, hem kendini -dolayısıyla kendi” olan iç ve dış dünyayı-, hem de bilmeki, -dolayısıyla zihin, akıl, düşünce, bilgi, duygu, itki, hayalgücü…– içerdiğinden, felsefe, hakikatlerin, hayatın ve ilişkiselliğin alanına giriş yoludur.

Bilge kişi muhtemelen metaforlarla, simgelerle düşünürken, filozof -Nietzsche’nin belirttiği, Deleuze ve Guattari’nin de savunduğu gibi- kavramlar oluşturmuş, keşfetmiş, üretmiş bir yaratıcıdır, bu yönüyle de sanatçıdır. Felsefe, kavramlarla düşünme sanatıdır. Pre-Sokratiklerden itibaren felsefe tarihinin her filozofu aynı temaya farklı kavramlarla yaklaşarak, dolayısıyla farklı açılardan bakarak tümele açılan şahsi felsefesini meydana getirmiştir. Kavram yaratmak öznel ve şahsi bir süreç olduğundan sanattır, yaratıcılıktır; zira her yaratıcılık tekildir ve felsefece yaratıcılık olan kavram bilhassa her zaman bir tekilliktir; açıklamaya değil açıklanmaya ihtiyaç duyar, ki felsefe de tam burada şekillenir: Oluşturulan kavramın sağlam, akli temellere dayanması, iletilmeye ve alımlanmaya açık olmasıdır felsefeyi felsefe yapan. Kavramlar, kanıtlar, argümanlar, mantık; tüm bunların ilişkisi ve dilsel biçimleri, tartışma… Kısacası Yunanların logosudur her felsefenin başlangıç edevatı.

Bu kavramlarla düşünebilmek, onları akla vurup sınayabilmek ve böylece tümelleştirmek sanatın ötesine geçen, bilime yaklaştıran bir zamansal” kesinlik gerektirir elbette; ama tam da bu kesinliğin” tümelleştirildiği noktada yine hakikat, adalet, vicdan gibi bireysel ve öznel hislerle başlayıp ancak (sözlü ve/veya yazılı) diyalogla somutlaşan kavramlar devreye girer ki, işte, felsefe böyle bir kesişim ve ayrım noktasında durur. Bu yüzden de felsefenin yolu riskli, ip cambazı sınanışında bir güzergâhtır.

Kant’ın deyişiyle, felsefeyi öğrenmek filozof metinlerini hatmetmek değil, felsefe yapmayı öğrenmektir. Bunun yolu da kişinin kendi düşüncesini, başkalarının düşüncesini, dünyayı, toplumu, deneyime dayanarak öğrendiklerini ve kendi cehaletini sorgulayarak yürümesidir. Bu güzergâh boyunca şu ya da bu filozofun eserine elbette rastlanır, üstelik bu karşılaşma arzu edilesi bir durumdur. Daha iyi, daha güçlü, daha derin düşünebilmenin, daha uzaklara, daha hızlı gidebilmenin, “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” diyebilmenin imkânıdır bu karşılaşmalar. Ama yol boyunca tesadüf edilen bu filozoflar -yine Kant’ın deyişiyle- bir yargı modeli değil, haklarında yargı oluşturmanın vesilesi olurlar.

Felsefe, düşünen zihnin sınırları dışında hiçbir sınıra sahip olmama, düşünümsel olma özelliği taşır; kendi dahil, her söylem, felsefenin hedef tahtasıdır. Dolayısıyla, mitos’tan logos’a geçişin açtığı yeni anlam alanlarında kendi zeminine ayak basan felsefe mitos’a da teolojiye de tekrar tekrar bakmaktan asla geri durmamıştır. Genellikle akademik biliminsanlarından çok mistik şairler gibi bilmecemsi ve mecazi bir tarzda yazmış ya da konuşmuş olan bu ilk filozoflar gibi modern filozoflar da bol bol metaforlardan ve analojilerden yararlanmış, şiirselliği korumuş, mitolojilerden esinlenmiş, teolojiyle boğuşmuştur.

Sokratesin kendinin -ve başkasının- insanlığını (kendini bil!”), bilgisini (tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir!”), davranışını (sınanmamış bir hayat yaşanmaya değmez”) sorgulaması gibi, felsefe de hem kendi söylemini hem de hakikati dile getirme iddiasındaki diğer söylemleri sorgular. Felsefeyi bilimden ayıran bir özelliktir bu.

Diğer yandan, araçsal aklın ürünü olarak teknikle, teknolojiyle birlikte uygulamalı kullanılan, değer yargısından yoksun bilimin olduğu kadar, siyasetten iktisada, toplumsaldan bireysele her “yarar” ve “uygulama” alanının da neye, kime hizmet edeceğini düşünmek, bilmek, bir tür “vicdan muhasebesi” yapabilmek felsefenin asli praksis’idir. Her bir norm ve eylemimiz son tahlilde politikaya çıkarken, politika da dahil teorilerimiz ve fikirlerimiz de felsefeye çıkar, felsefe bir meta-praksis’tir. Zaten felsefenin doğum yüzyılı olan Antikçağda felsefe, söylem ve soyut kavramlar üretmeye dönük düşünmenin yanısıra, öncelikle bir pratikti, sadece söz ya da düşünce pratiğini değil, bilgeliği, yaşama sanatını, “etik idmanları”nı da içeriyordu. Böyle düşünüldüğünde, felsefe bir uzmanlık alanı, bir meslek, akademik bir disiplin değil, insan varlığını oluşturan boyutlardan biridir.

Felsefe; o “riskli yol

İnsan, hakikat peşinde koştuğu, soru sorduğu sürece, felsefeye temas eden, sözlü ya da yazılı kültüründe, entelektüel faaliyetinde felsefi sorgulamalar barındıran bir varlıktır. Bu yanıyla da kurulu düzenleri, yerleşik norm ve yargıları rahatsız eder. Temelinde evren karşısındaki şaşkınlık ve büyülenme bulunan felsefe; düşünme ve fikir üretimiyle, eleştirel sorgulamalarıyla vardığı uç noktalarla, dinsel doktrinlerin, politik ve ekonomik ideolojilerin, yaygın ve basmakalıp fikirlerin, önyargıların belirleyiciliklerinden özgürleşmeyi, kişinin kendi yargısını açık seçik belirlemesini sağladığından, her türden iktidarın ele geçirme, asimile etme, evcilleştirme ya da yok etme mücadelesinin de alanıdır.

Eleştirel zihniyeti teşvik eden, farklı tez ve kavramları argümanlarıyla sunan felsefe, entelektüel ufku genişletir, özgür düşünceye kapı aralar. Bu sorgulamanın tekeli kimsede değildir, herkes soru sorabilir, eşeleyebilir, cevap bulabilir, cevaptan kuşkuya düşebilir, sorgulamasını derinleştirebilir.

Russell’ın deyişiyle evrensel sorunlara dair akla dayalı varsayımda bulunma sanatı” olan, herhangi bir grupla sınırlı olmayan, tümel üzerinde düşünürken tekili ele alan, kişinin başkalarıyla birlikte kendi kendine düşünme pratiği olan felsefe, dünyevi ve/veya ilahi her türden propaganda, fanatizm, dışlama biçimine direnen özgür ve düşünen ruhlar yaratır, herkesi sorumlu kılar, yargı yetisini geliştirir.

Bu nedenle felsefi sorgulama insan özgürlüğünün en aşikâr ve en derin ifadelerinden biridir, Stoacıların deyişiyle içsel bir özgürlüktür, tinin özgürlüğüdür, Camusnün başkaldıran insan”ının praksisidir. Bu bakımdan elbette demokrasiyi gerektirir; düşünme, düşünce ve ifade özgürlüğü, eleştirel düşünce yoksa, tartışmanın ve argümanlaştırmanın zemini yoksa, otoriter ve merkezi, dogmatik, tektipçi yapılar insana göz açtırmıyorsa felsefe ortaya çıkmakta, gelişmekte güçlük çeker. Ama felsefede ifadesini bulan bu içsel özgürlük, Sokratesten günümüze, Engizisyondan Spinozaya, her ortamda kendine yol açabilmiştir ve muhtemelen insan gezegende var oldukça, 1984 misali ortamlarda dahi yol alabilecektir.

Oligarkların tekelindeki “hakikat-sonrası” denen dünyada yalanın egemen olması, insanlar arasındaki ortak ve nesnel ölçütleri, gerekçelendirmeyi, açıklamayı, demokratik tartışmayı yok ederken, düşünceyi ya da eylemi -yanlış da olsa- gerekçelendirerek açıklama çabası insan zihninin ve sorumluluğunun felsefe sayesinde de erişebildiği düzeyin göstergesidir.

En güçlünün kendi yasasını egemen kıldığı bir dünyada etiğin öldürülmesi, kolektif bir hakikat ve adalet arayışını ortadan kaldırmak suretiyle en temelde felsefeyi yok etmeye yöneliktir. Böylelikle, fikir, duygu, algı, vicdan, adalet alışverişinin olmadığı “insan-sonrası” bir dünyaya, sağduyumuzun, mantığın ve zihinsel yetilerimizin yok edildiği, oligarkların hizmetindeki köleleşmiş yığınlar dünyasına davetiye çıkarılmaktadır.

Bu gerçek karşısında, felsefe yapmak, sadece akla ve argümanlara dayalı metinler oluşturmak değil, Spinoza gibi, Nietzsche gibi hakikat peşinde risk almaktır; felsefe yapmak, yerleşik düşüncelere başkaldırmak, ilahi ya da dünyevi iktidarlara meydan okumaktır. Hapishaneden kaçırılmayı reddedip zehri kendi içen Sokrates; düşünce özgürlüğünü korumak için üniversitede ders vermeyi reddetmiş, hayatına mal olabilecek metinler yazma cesaretini göstermiş, bütün bir cemaatinin afarozuna maruz kalmış, eserleri yasaklanmış, ömrü boyunca tek bir kişiye görüşlerini aktaramamış olan Spinoza; bitmek bilmeyen migren işkencesine rağmen kitaplarını yazan, otel odaları arasında inziva hayatı süren, sonunda deliren Nietzsche; 1941’de, Alman işgalindeki Paris’te, inançsız olmasına ve katolikliğe geçerek kurtulma tekliflerine rağmen Nazilere inat kendini Yahudi kaydettirmek için saatlerce kuyrukta beklerken zatürreye yenik düşüp ölen Bergson… ve niceleri… hayatlarıyla bu riskleri almamış olsalardı eserleri belki yine aynı kalırdı, ama konfor alanından çıkmayarak kendilerine ve düşüncelerine olan saygılarını yitirdiklerinde sonraki kuşakların gönde de çok şey yitirirler, eserleri de belki şu anki güçte olmazdı.

Camus’nün “başkaldıran insan” diye tanımladığı bireydir felsefi birey. Felsefe, antik çağdan bu yana, öncelikle bir özgürlük düşüncesidir, daha doğrusu, felsefe yapma zahmetine katlananlar için bir özgürlük okuludur, asla bir akademik disiplin değildir. Hannah Arentd’in Heidegger’i niteleyişiyle, iktidarla ilişki içindeki “profesyonel felsefeci”lere, felsefe hocalarına değil, filozoflara, başkaldırma cesareti gösteren hepimize ihtiyaç vardır. Bu yüzden bütün iktidarların gözü felsefenin üzerindedir, bu yüzden felsefe insanın özniteliğidir.

Wittgenstein, herhangi bir psikanalistin Freud’den daha zeki olabileceğini ama Freud’un daha cesur olduğunu söylerken, Kant’ın Aydınlanma Nedir? risalesinin girişindeki audare sapere -bilme cesareti göster!- deyişinin hepimize hitap ettiğini vurgulamış olur.

Felsefenin hakikatler peşindeki yürüyüşü, kavram yaratıcılığı, sanatsal, bilimsel yürüyüşü, norm dışına çıkma cüreti, diyaloğu tercihi, yaşamsal bir yürüyüştür. Zira her görüş hakikat ve adalet karşısında aynı ölçüde değerli, geçerli olamaz. Bu yüzden diyalog gerekir, başka görüşlere saygının yoludur diyalog, ortak hakikat arayışı herkesin özgürce inceleyip yargılayabilmesinden, özgürlük ise Yunanca kendi kendine yasa koyma” anlamına gelen otonomiden geçer.

Felsefe yapmak Alicein cesaretini gösterip tavşanın peşinden koşarak delikten ya da aynadan geçip yaşanan dünyaya bakabilmektir. Parrêsia, hakikati söyleme cesaretidir.

Bunları okudunuz mu?