Donald Vlademiroviç Trump’ın Venezuela’ya “Sınırlı Askeri Operasyonu”

“Trump mı Maduro mu daha kötü?” sorusunun cevabı şudur: İkisi de berbattır. İdeal bir dünyada, önce Putin, Netanyahu ve Trump’ı tutuklamalıyız. Maduro ile birlikte, hepsi Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesinde aynı hücreyi paylaşmalıdır.
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
ŽIŽEK GOADS AND PRODS
Özgün Başlık:
Donald Vladimirovich Trump's “Limited Military Operation” in Venezuela
7 Ocak 2026

Medya Maduro ve eşinin ele geçirilmesinin nasıl organize edildiğine dair ayrıntılara boğulmuş durumda, ancak bu harekâtın tuhaflık seviyesine odaklanmak gerekiyor: Venezuela şu anda fiilen işgal altında, fakat işleri eskiden olduğu gibi aynı hükümet yürütüyor. Trump, 3 Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’yı süresiz olarak “yöneteceğini” söyledi: “Güvenli, uygun ve makul bir geçiş yapabileceğimiz zamana dek ülkeyi yöneteceğiz” dedi ve daha doğrudan bir şekilde, kendisini “Venezuela’nın sorumlusu” olarak gördüğünü belirtti.1Bu ve aşağıda yer alan atıfta bulunulmayan alıntılar şuradan alındı: https://www.bbc.com/news/articles/c4grxzxjjd8o Trump’ın yeni durumda önemli bir rol oynamak isteyen Amerika yanlısı Venezuela muhalefetinin taleplerini görmezden gelmesi şaşırtıcı değil –ABD, herhangi bir uluslararası yasal hak iddiası olmadan (bu bir işgal mi yoksa başka bir şey mi?) ülkeyi “yönetmek” istiyor ve muhalefetin önemli isimleriyle işbirliği yapmaktansa (eğer ABD’nin taleplerini uygulayabilecekse) Maduro’nun başkan yardımcısı Delcy Rodriguez ile işbirliği yapmayı tercih ediyor gibi görünmesi son derece manidar.

Neden bu kadar tuhaf bir davranış sergiliyor? Cevap basit: ABD demokrasiyi veya halkın iradesinin çıkarlarını umursamıyor. Trump, ülkeyi süresiz olarak yönetmekten bahsediyor –bu da, ülkeyi tamamen sömürgeleştirmeye, doğal kaynaklarını kontrol etmeye ve bunlardan kâr elde etmeye yetecek kadar uzun bir süre yönetimi elinde bulundurmak anlamına geliyor. ABD, Venezuela’nın petrol endüstrisine “çok güçlü bir şekilde dahil olacak”: “Dünyanın en büyük petrol şirketlerine sahibiz, en büyük, en güçlü şirketler ve bu sektörde oldukça etkin olacağız.” Trump şimdiden “biz”in (yani ABD’nin) müttefiklerine büyük miktarlarda petrolü ucuza satacağını vaat ediyor –yine çılgın bir tesadüf eseri, Venezuela halkına iktidarı geri vermek, ülkenin muazzam doğal kaynaklarının yeni bir sömürgeci istimlakı anlamına geliyor.

1976 yılında, Chavez öncesi Venezuela hükümeti, ülkenin petrol endüstrisinin kontrolünü ele geçirdi ve Amerikan devi ExxonMobil tarafından işletilen projeler de dahil olmak üzere yüzlerce özel şirketi ve yabancıların elinde tuttuğu sermayeyi kamulaştırdı. 2007 yılında, Venezuela’nın sosyalist devletinin kurucusu Hugo Chávez, ülkenin en büyük petrol yataklarının bulunduğu Orinoco Kuşağı’ndaki son özel petrol işletmelerinin kontrolünü ele geçirdi. Beyaz Saray Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Maduro ve eşini esir alıp ülke dışına çıkarmak için yapılan operasyonu, bir bakıma Venezuela’nın ABD’nin petrolünü çalması ile gerekçelendirdi. Trump, Maduro’nun devrilmesinden sonra ABD’nin süresiz olarak “ülkeyi yöneteceğini” ve Venezuela’nın devasa petrol rezervlerini ele geçireceğini, Amerikan şirketlerini bu içi boşaltılmış sektöre milyarlarca dolarlık yatırım yapmaya ikna edeceğini söyledi. Trump, ABD askerlerinin “petrol ile ilgili olarak” Venezuela’da varlık göstereceğini söyledi. Bunun anlamı ne? Bir ülke kendi petrolünü nasıl çalabilir?

Trump, Venezuela’nın ABD petrol şirketlerinin kamulaştırılmış mülklerini ABD’ye iade etmesini istiyor, ancak Venezuela kamulaştırmaların çoğunu 1976’da, Chavez döneminden çok önce, yani hâlâ “normal” bir Batı demokrasi ülkesi olarak kabul edildiği bir dönemde gerçekleştirdi. Venezuela’nın yaptığı şey, o dönemde ülkelerin kendi doğal kaynaklarını devralma sürecinin bir parçası kabul ediliyordu. Dolayısıyla Trump’ın saldırısı sadece “aşırı sol”a değil, aynı zamanda küresel anlamda ekonomik dekolonizasyon sürecine de yöneliktir. Üstelik Trump, ABD şirketlerinin pompalayamadığı petrolü de çalınan ABD mülkiyeti olarak görüyor ve açıkça “Venezuela’nın devasa petrol rezervlerini” ele geçirmekten bahsediyor. Benzer bir iğrençliği hayal etmek için, iki yüzyıl öncesine, Haiti’nin başarılı bir köle isyanıyla bağımsızlığını kazandığı döneme gitmek gerekir –ancak bunun bedeli korkunç olmuştu.

Yirmi yıllık ambargodan sonra, eski sömürgeci güç Fransa, ancak 1825 yılında ticari ve diplomatik ilişkiler kurdu ve Haiti, köleler[in özgürleşmesinden] doğan zararın “tazminatı” olarak 150 milyon frank ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. O dönemde aşağı yukarı Fransa’nın yıllık bütçesine denk gelen bu meblağ, sonradan 90 milyon franka indirildi, ancak yine de ekonomik büyümeyi engelleyen ağır bir yük olarak kalmaya devam etti: 19. yüzyılın sonunda, Haiti’nin Fransa’ya yaptığı ödemeler milli bütçenin yaklaşık %80’ini tüketiyordu ve son taksit 1947’de ödendi. 2004 yılında, bağımsızlığın iki yüzüncü yılını kutlarken, Lavalas başkanı Jean-Bertrand Aristide, Fransa’dan bu zorla alınan meblağı iade etmesini talep etti, ancak talebi (üyelerinden birisi “solcu” Régis Debray olan) Fransız komisyonu tarafından kesin olarak reddedildi. Bu nedenle, ABDli liberaller ABD’deki siyahilere kölelik için tazminat ödenmesi olasılığını düşünürken, Haiti’nin eski kölelerin özgürlüklerinin tanınması için ödemek zorunda kaldıkları muazzam miktarın geri ödenmesi talebi, liberal görüş tarafından görmezden gelindi. Oysa buradaki gasp katmerliydi: Köleler önce sömürüldü, sonra da yetmezmiş gibi zor kazanılan özgürlüklerinin tanınması için ödeme yapmak zorunda bırakıldılar.

Tüm bunlar size de tanıdık gelmiyor mu? Trump ve Vance’in Zelensky’den ABD’nin Ukrayna’ya sağladığı yardım için minnettarlığını ifade etmesini ve bunun karşılığında doğal kaynakları ABD şirketlerine açmasını talep ettiği, Oval Ofis’teki skandal buluşmayı hatırlayın. Yani, bir ülkeyi ekonomik olarak köleleştirmek için özgürleştiriyorsunuz – Ukrayna örneğinde olduğu gibi, doğu kısmını Rusya, batı kısmını ABD. Bu nedenle Maduro’nun kaçırılması olayına Avrupa’nın verdiği tepkileri yakından takip etmeliyiz: Beklendiği gibi, hepsi aynı basmakalıp lafları ediyor –Maduro, devrilmesi gereken bir suçluydu, ancak uluslararası hukuka uyulmalı –sanki uluslararası hukuku zaten acımasızca ihlal eden ABD değilmiş gibi (İsrail soykırımına yönelik tipik Batı Avrupa tepkisine benzer sözler, genellikle ifadeler İsrail’in aşırılıklarına ilişkin endişeye indirgenir). İspanya (Sánchez) hariç, hiçbir büyük Avrupa ülkesi Mamdani’nin yaptığını yapmadı: Mamdani, ABD’nin harekâtını kesin bir dille kınadı. Yanlış anlaşılmasın, suçlu bir yabancı lideri tutuklamada prensipte yanlış bir şey yoktur, ancak bu tutuklama açık bir uluslararası hukuk zeminine dayandırılmalıdır. İdeal bir dünyada, önce Putin, Netanyahu ve Trump’ı tutuklamalıyız. Maduro ile birlikte, hepsi Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesinde aynı hücreyi paylaşmalıdır.

Peki ya Trump’ın ikinci gerekçesi, uyuşturucu, yani Maduro’nun bir uyuşturucu kartelinin patronu olmasına ne demeli? En büyük ironi, son iki yüzyılda uyuşturucu ve sömürgecilik arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğidir. Bugün afyon dendiğinde ilk aklımıza gelen şey lanet Kolombiya veya Meksika kartelleri olur, ancak ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde uyuşturucuya büyük talep olduğu sürece karteller de var olmaya devam edecektir, öyleyse dünyayı uyuşturucu kaçakçılarından kurtarmadan önce kapımızın önünü süpürmeliyiz. İngiliz İmparatorluğu’nun Çin’e karşı savaştığı iki Afyon Savaşı’nın dehşetini hatırlayın. İstatistikler, 1820 yılına dek Çin’in dünyanın en güçlü ekonomisi olduğunu ortaya koyuyor. 18. yüzyılın sonlarından itibaren İngilizler Çin’e muazzam miktarda afyon ihraç ederek milyonlarca insanı bağımlı hale getirdi ve büyük bir zarara sebebiyet verdi. Çin imparatoru bunu önlemek için afyon ithalatını yasakladı ve İngilizler (diğer bazı Batılı güçlerle birlikte) askeri müdahalede bulundu. Sonuç felaketti: Kısa süre sonra Çin ekonomisi yarı yarıya küçüldü. Ancak bizi ilgilendiren nokta, bu acımasız askeri müdahalenin meşrulaştırılma noktasıdır: Serbest ticaret medeniyetin temelidir ve dolayısıyla Çin’in afyon ithalatını yasaklaması medeniyete yönelik barbarca bir tehdittir. Bugün benzer bir eylemi hayal etmekten kaçınmak mümkün değil: Meksika ve Kolombiya, uyuşturucu kartellerini savunmak için harekete geçip, serbest afyon ticaretini engelleyerek medeniyetsiz davranan ABD’ye savaş ilan ediyor.

Rusya’nın tepkisi özel bir değiniyi hak ediyor. ABD’nin Maduro ve eşini kaçırmasına ilişkin olarak Rusya, bu tür eylemlerin, şayet doğruysa, “uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan bağımsız bir devletin egemenliğinin kabul edilemez bir ihlali” olduğunu söyledi: “Mevcut durumda, her şeyden önce, gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesi ve diyalog yoluyla bu durumdan bir çıkış yolu bulmaya odaklanılması önemlidir. Venezuela’ya, dışarıdan herhangi bir yıkıcı müdahale, hele ki askeri müdahale olmaksızın kendi kaderini belirleme hakkı teminat altına alınmalıdır.” Evet, ama aynı şey, “dışarıdan herhangi bir yıkıcı müdahale, hele ki askeri müdahale olmaksızın kendi kaderini belirleme hakkı teminat altına alınması gereken” Ukrayna için de geçerli değil mi? Olan bitenin en özlü tanımı The Guardian’daki bir köşe yazısında yer aldı:2https://www.theguardian.com/world/2026/jan/03/putin-russia-us-foreign-policy-venezuela

Bu, çoğunlukla kurallara dayalı bir dünyadan, silahlı güç ve onu kullanmaya hazır olma durumunun belirleyici olduğu, rekabet halindeki etki alanlarına doğru kayışı hızlandırıyor. David Rothkopf bunu ‘ABD dış politikasının Putinizasyonu’ olarak adlandırdı. Rus yorumcular sık sık Latin Amerika’nın, Ukrayna’nın Rusya’nın gölgesinde olduğu gibi Amerika’nın etki alanı altında olduğunu öne sürdüler. Vladimir Putin de Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmı için aynı şeyi düşünüyor. Xi Jinping de kendi sonuçlarını çıkaracaktır.

Tabii ki Tayvan hakkındaki sonuç. Bir başka ironi ise, Trump’ın (CIA tarafından yalanlanan) Ukrayna’nın Putin’in konutlarından birini yok etmeye çalıştığını duyduktan sonra öfkeyle patlamasıdır –şimdi ise aynı şeyi Venezuela’ya çok daha sert bir şekilde yapmıştır. Gücünü bu şekilde mi gösterdi? Bu davranışı, Rusya’ya güçlü baskı uygulamaktaki isteksizliğinde açıkça ortaya çıkan zayıflığının bir göstergesi (veya buna bir tepki) değil miydi?

Maduro rejimine karşı en ufak bir sevgi besliyor değilim: Uyuşturucu kaçakçılığına karıştığına dair suçlamaların en azından bir kısmı muhtemelen doğru ve (daha da önemlisi) o, çağdaş sosyalist siyasete kötü bir nam kazandıran “Bolivarcı devrim”in bütün bir ekonomik ve toplumsal başarısızlığının cisimleşmiş hali. Sadece liberal muhalefeti baskı altında tutmakla kalmadı, daha da önemlisi, tüm gerçek sol eleştirileri de bastırdı. Burada bir “ama” yok, “Maduro’nun Venezuelası yine de sosyalist devrim için bir girişimdi” tarzında bir ek yok. Bugün solun ilk işi, Trump’ı (zaten tamamen kendisinden beklenecek) suçundan dolayı lanetlemek değil, “Bolivarcı devrim”in neden bu kadar kötüye gittiğini analiz etmektir.

Buna rağmen, Maduro ve eşinin kaçırılması ve bu eylemin ekonomik ve toplumsal arka planı koşulsuz olarak kınanmalıdır. Bu olay, Batı sömürgeciliğinin en karanlık suç geçmişini geri getiriyor ve daha da kötüsü, bunu demokrasiyi destekleme kisvesi altında yapıyor. Bu nedenle, Stalin’i kaçıncı kez anacak olursak olalım, burada herhangi bir göreceleştirme veya karşılaştırma yapılmamalıdır: “Trump mı Maduro mu daha kötü?” sorusunun cevabı şudur: İkisi de berbattır.

Golda Meir’in İsrail’in Arap komşularına yönelik sözlerini hatırlayın: “Oğullarımızı öldürdüğünüz için sizi affedebiliriz. Ama oğullarınızı öldürmemize neden olduğunuz için sizi asla affetmeyeceğiz.” Owen Jones, Golda Meir’in bu sözlerinin “1948’deki Nakba’da Siyonist paramiliter güçler tarafından sakinleri katledilerek sürülen Filistin köyü Lifta’nın yıkıntıları üzerine yazıldığını” belirtir.3@owenjonesjourno Bu “derin” cümle, en üst düzeyde ikiyüzlülük içerir: Suçlarımızın sorumluluğunu kurbanlarımıza yüklüyor. Günümüzün siyasi suçluları ise bir adım daha ileri gidiyor: Netanyahu, Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinliler hakkında asla benzer bir şey söylemezdi ve Trump da Venezuela hakkında asla benzer bir şey söylemeyecektir –ikisi de suçlarını tamamen zevk alarak işliyor ve açıkça bununla övünüyorlar. Ancak Trump ve Maduro’nun durumunda, Golda Meir’in sözlerini tekrarlamak cazip geliyor: Trump’ın Maduro’yu kaçırmasını affetmenin bir yolu olabilir, ama Maduro’ya destek veya sempati olarak algılanabilecek bir tavır almaya zorlamasını affetmek çok daha zor. Trump’ın Amerikası ile Maduro’nun Venezuelası arasındaki çatışma, gerçek bir sol bakışı bulanıklaştıran sahte bir mücadeleden ibarettir.

Notlar

(1) Bu ve aşağıda yer alan atıfta bulunulmayan alıntılar şuradan alındı: https://www.bbc.com/news/articles/c4grxzxjjd8o

(2) https://www.theguardian.com/world/2026/jan/03/putin-russia-us-foreign-policy-venezuela.

(3) @owenjonesjourno

Bunları okudunuz mu?