Beni Ben Yapan Mikroplar

İnsan-sonrası, Benlik ve Beden

Mikrobiyom araştırmaları "insan ve insan dışı aktörlerin iç içe geçmesini" ortaya koyuyorsa, bu bizi bağırsak mikroplarına siyasi haklar tanımaya zorlar mı? Peki bu, ellerimi her sterilize ettiğimde kendi bedenimi katlettiğim anlamına mı gelir?
Okuma listesi
Redaksiyon:
The Philosopher
Özgün Başlık:
The Post-Human Body
21 Temmuz 2020

Araştırmacılar yakın zamanda, mikropların -bakteriler, virüsler ve diğer çeşitli küçük yaşam formlarının- vücudumuzun tüm yüzeylerinde ve içinde çok büyük sayılarda toplandığını keşfettiler. İstatistikler şok edici. “İnsan Mikrobiyom Projesi”’ne göre, ortalama bir insan bedeni, insan hücrelerinin on katına kadar mikrobiyal hücre içerir. Bu da bizi sadece %10 insan yapar! Jamie Lorimer’in dediği gibi, “bizim büyük bir kısmımız biz değiliz!”

Bu durum, her türlü rahatsız edici sonuçlara yol açabilir: Sadece %10 insansam, başarılarımın övgüsünü gerçekten “ben” mi almalıyım? Yazdığım makale için mikrobik işbirlikçilerime de teşekkür etmeli miyim? Sadece %10 insansam kontrol kimin elinde? O pizzayı ben mi sipariş ettim, yoksa mikroplarım mı beni buna zorladı? Aslında, belki de bahsettiğim bu “ben” çoğunlukla mikroptan ibarettir. Peki bu, ellerimi her sterilize ettiğimde kendi bedenimi katlettiğim anlamına mı gelir? Dahası, Jonathon Turnbull ve Adam Searle’ın belirttiği gibi, mikrobiyom araştırmaları “insan ve insan dışı aktörlerin iç içe geçmesini” ortaya koyuyorsa, bu bizi bağırsak mikroplarına ve daha önce doğal olarak sınıflandırılan diğer yaşam formlarına siyasi haklar tanımaya zorlar mı? Onlara Birleşmiş Milletler’de bir koltuk sunmaya başlamamız mı gerekiyor? Dışkılarımı uygun sığınaklara yerleştirmezsem bu bir suistimal mi olur?

Bu tür düşünceler eğlenceli olsa da genel olarak temelsizdir. İnsan-mikrop etkileşimi hakkındaki istatistikleri yorumlamanın çok daha geleneksel yolları vardır ve söz konusu araştırma, kendimiz veya etki alanımız hakkında düşünme biçimimizde herhangi bir devrim gerektirmez. Öte yandan, “Hümanizm” olarak bilinen Aydınlanma dönemi felsefesi, modern biyoloji ışığında savunulamaz kavramsal vaatlerde bulunur (buna yazının devamında değineceğiz). Ancak, özellikle bağırsak bakterilerinin Hümanizme karşı belirleyici bir darbe vurduğuna ikna olmuş değilim.

“Ben” çok sayıda canlıyım

Başlangıç olarak, o şok edici istatistiğe geri dönelim: Ortalama bir insan bedeni, insan hücrelerinin yaklaşık 10 katı kadar mikrobik hücre içerir. Burada “içerir” kelimesi önemlidir. Bu ifadeyi, bir insanın parçalarının %90’ının insan olmadığı şeklinde anlarsak, bu bir çelişki yaratır –bir şeyin %90’ı nasıl kendisi olamaz? Öte yandan, “içerir” kelimesini “içinde barındırır” gibi bir anlamla anlarsak, bu gizem büyük ölçüde azalır çünkü bu bulguyu yorumlamanın geleneksel yolu, insan bedeninin bir geminin fareleri ve pireleri taşıdığı gibi mikropları barındırdığı veya ev sahipliği yaptığı şeklinde düşünmektir. İnsanlarda ise, ortalama bir gemiden şaşırtıcı derecede çok sayıda fare ve pire taşıdığı ortaya çıkmıştır.

Bazı insanlar, gemideki farelerden farklı olarak, insan mikrobiyomundaki bazı mikropların faydalı olduğu için bu benzetmenin geçerli olmadığını savunuyorlar –bu mikroplar aslında insanın yiyecekleri sindirmesine, bağışıklık sisteminin sağlığını korumasına ve daha pek çok şeye yardımcı oluyorlar. Bağırsak bakterileri, insan sindirim ve bağışıklık sistemlerinin sağlıklı işleyişinde önemli bir rol oynar. Öte yandan dengesiz mikrobiyomlar, IBS, egzama ve obeziteden diyabete, hatta depresyon, Parkinson hastalığı ve şizofreniye kadar şaşırtıcı bir dizi sağlık sorununa sebep olabilir. Sağlıklı bir insanın bağırsağında bakteriler bulunur, buna şüphe yok. Gelişim biyoloğu Scott Gilbert, mikropların aslında insanın vazgeçilmez bir parçası olduğunu, çünkü mikrobiyomun yardımı olmasaydı insanın karakteristik işlevlerini yerine getiremeyeceğini savunmuştur. Bu doğruysa, mikroplar insan kavramını yeniden düşünmemizi gerektirir. Mikropları insan bedeninde yaşayan varlıklar olarak değil, onun ayrılmaz bir parçası olarak yeniden kavramlaştırmamız gerekir. Bu görüşe göre, mikroplar gemideki farelerden çok, geminin gövdesindeki tahtalar hatta güvertesindeki denizciler gibidir. Bu düşünceyi benimseyen bilim gazetecisi Ed Yong, 2016 yılında “belki de ben çok sayıda canlıyı barındırmaktan ziyade, çok sayıda canlıyım” diye yazmıştır.

Burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, araştırma gerçekten bağırsak bakterilerini sadece yolcular olarak değil, insan bedeninin gerçek parçaları olarak düşünmeye mi zorluyor? İkincisi, bağırsak bakterilerini insan bedeninin gerçek parçaları olarak kabul etmek, insanın benliği üzerinde radikal sonuçlar doğurur mu?

İlk soruyla başlayacak olursak, bağırsak bakterilerinin insan bedeninin gerçek parçaları olarak kavramsallaştırılmayı hak ettiklerini düşünmüyorum. Scott Gilbert gibi kişilerin öne sürdüğü argüman, insan bedenini, işlevleri için gerekli olan tüm parçaları içeren bir bütün olarak anlamamız gerektiğidir. Buna insanın “işlevsel kavramı” diyelim. Öncelikle, işlevsel bir tanımın “holobiont” (konak organizma ve onunla ilişkili tüm mikropları ifade eder) içindeki tüm mikropları içermeyeceğini açıkça belirtelim, çünkü bu mikropların sadece bir kısmı faydalıdır ve çoğu atıl veya patojeniktir. Öyle olsa bile, işlevin insanları ayırmak için bir ilke olarak iyi işlediğini düşünmüyorum. Bunun bir nedeni, işlev kavramının kendisinin doğal bir şekilde tanımlanmasının zor olmasıdır. İnsanların karakteristik işlevleri tam olarak nelerdir? Javier Suarez’in bana belirttiği bir başka neden ise, insanı sadece işlevi için gerekli olan şeyleri içeren bir varlık olarak tanımlarsanız, apandisit gibi şeyleri hariç tutmak zorunda kalacağınızdır. Aynı zamanda, insanın parçaları olarak kabul edilen şeylerin ne olduğu konusunda absürt derecede geniş bir anlayışa sahip olursunuz. Bağırsak mikropları insanın sindirim işlevine katkıda bulunur. Cinsel partnerler de insanın üreme işlevi için gereklidir –öyleyse onlar da mı insanın parçalarıdır? Bitkiler ve diğer fotosentez yapan canlılar havayı oksijenle doldurmasaydı insanlar ölürdü –öyleyse bitkiler de insan vücudunun parçaları mıdır? Peki ya bizim için hayati önem taşıyan av hayvanları? Nedensel ağlar cildimizin çok ötesine uzanır, bu nedenle mikropları sadece bize fayda sağladıkları ve fiziksel olarak bize bağlı oldukları için insan vücudunun parçaları olarak görmek mantıklı değildir.

İşlevin insanları ayırmak için bir ilke olarak iyi işlediğini düşünmüyorum. Bunun bir nedeni, işlev kavramının kendisinin doğal bir şekilde tanımlanmasının zor olmasıdır.

Ayrıca, sonuçların geçerli olması için işlevsel bir tanımın kabul edilmesi gerektiği açıkça belirtildiğinde, bu sonuçlar çok daha az şaşırtıcı hale gelir. Zihin felsefesinde de buna benzer bir görüş vardır. “Genişletilmiş Zihin” hipotezi olarak bilinen bu görüşte, manşetlerde “İnsanın zihninde not defteri olduğu ortaya çıktı!” gibi başlıklar yer alır. Bu radikal bir görüş gibi gelebilir, çünkü normalde zihni sadece beynin bir üstü olarak düşünürüz. Bu şaşırtıcı manşet, kendi beyin temelli hafızası hatalı olduğu için not defterini hatırlatıcı olarak kullanan bir kişiyi düşünerek oluşturulmuştur. Zihnin işlevsel bir tanımını uygularsanız, zihin, zihnin işlev görmesi için gerekli olan her şeyi içerir. O zaman bazı zihinler not defterlerini de içerir. Ancak bunu açıkça ifade ettiğinizde, manşet daha çok “Not defterinin bir erkeğin bir şeyleri hatırlamasına yardımcı olduğu ortaya çıktı!” gibi daha sıradan bir ifadenin sansasyonel bir şekilde yeniden ifade edilmesi gibi görünür. Organizmalar söz konusu olduğunda, organizmayı organizmanın işlevine gerekli olan her şeyi içerecek şekilde tanımlarsanız, organizmanın bazı şaşırtıcı şeyleri içerdiği ortaya çıkar! Ancak işlevsel tanıma direnerek bu şaşırtıcı sonuçlardan kaçınabiliriz.

Ek olarak, işlevsel bakış açısının, bir organizmayı tanımlamanın işlevsel yolunun ana rakibi olan evrimsel tanımlamada ön plana çıkan önemli bir ayrımı gizlediğini düşünüyorum. Evrimciler, insan bedenine veya üzerinde bulunan çok sayıda varlığın dışarıdan geldiğini kabul ederler. Bu varlıklar başlangıçta ilişkilendikleri insan soyundan ayrı bir kökene sahip oldukları için yabancı ya da dışsal varlıklar olarak kabul edilirler. Bu varlıkların bazıları geçici ziyaretçilerken, bir kısmı kalıcı unsurlar haline gelmiştir. Bağırsak bakterileri ve holobiont araştırmalarında yer alan diğer mikropların çoğu sabit kalmaz. Bu mikroplar gelip giderler ve çoğu nazik misafirler olsa da, bedenimizin dışında kendi yaşamlarını sürdürürler.

Bir organizmanın yaşam döngüsü boyunca, çevresinden alınan etkileşim ortakları gelip giderken, biz onlara “yatay transfer” diyoruz. Yatay olarak aktarılan simbiyontlar, evrimsel açıdan, evrimsel bir bireyin gerçek parçaları olarak nitelendirilemez. Ancak bu durum, insanların “yabancı” parçaları olmadığı anlamına gelmez. Mitokondri, yaklaşık 1,45 milyar yıl önce hücrelerimizin içine kalıcı olarak yerleşen, başlangıçta serbest yaşayan bakterilerdi. Mitokondri, besinlerimizden enerji açığa çıkarır ve onlar olmadan ölürüz. Önemli olan, mitokondrinin “dikey olarak aktarılmış” hale gelmesidir. Bu, doğduktan sonra yeni mitokondri almamız yerine, onlarla doğduğumuz anlamına gelir –onları annemizden miras alırız. Aslında, bir insan hücresi her bölündüğünde, bu canlıların birkaçı yavru hücreye ekilir ve burada kendi replikasyon sürecini gerçekleştirerek hücreyi yeniden doldururlar. Bu nedenle, mitokondri başlangıçta dışarıdan, başka bir yaşam krallığından gelmiş olsa da, artık dünyadaki yolculuğumuzda bizimle birlikte olan kalıcı yol arkadaşlarımızdır. Onlar bizsiz yaşayamaz, biz de onlarsız yaşayamayız. Mitokondrinin endosimbiyotik kökenleri, en az otuz yıldır bilimsel olarak kabul görmektedir.

DNA, retrovirüsler tarafından taşınan ve hücrelerimizin içine kalıcı olarak yerleşen otostopçulardır. Araştırmacılar, bu “endojen retrovirüslerin” (veya ERV’lerin) insan evrimini şekillendirmede önemli bir rol oynadığını düşünmektedir. Örneğin, memeli plasentası muhtemelen bir retrovirüsün germ hattı enfeksiyonundan kaynaklanmıştır.

Bir organizma bizim evrimsel geleceğimizi paylaştığında, bize zarar vermesi olası değildir, çünkü bu durumda aslında kendisine zarar vermiş olur.

Mitokondri ve ERV’ler, evrimsel tanımlamaya göre, dışsal kökenlerine rağmen insan vücudunun gerçek parçaları olarak nitelendirilir, çünkü dikey olarak aktarılırlar, yani soyları bizimkilerle kalıcı olarak birleşmiştir. Evrimciler bu ayrımı önemli görmelerinin nedeni, bunun ortakların bize zarar verme olasılığı üzerinde etkileri olmasıdır. Dikey olarak aktarılan bir ortağın bize zarar verme olasılığı düşüktür. Biraz basitleştiriyorum, çünkü konakçının ortaklarının birbirleriyle çatışıp çatışmayacağı gibi başka önemli faktörler de var. Bir organizma bizim evrimsel geleceğimizi paylaştığında, bize zarar verme olasılığı düşüktür çünkü bu durumda aslında kendilerine de zarar vermiş olurlar. Tüm paranızı tek bir ata yatırırsanız, o atın kazanmasını gerçekten istersiniz. Ancak bazılarının “bağırsak dostları” olarak adlandırdığı bu canlılar, insanlar için böyle bir bahis yapmamıştır. Onların, bizim çıkarlarımızla çatışabilecek her türlü dış çıkarları vardır. Zarar verme olasılığı hakkındaki bu öngörü, evrimcileri bağırsak bakterilerini, yardım edebilecek veya zarar verebilecek parçalar olarak değil, ortaklar olarak farklı bir kategoriye koymaya yönlendirir.

Özetlemek gerekirse, işlevsel tanım bağırsak bakterilerini insan vücudunun gerçek parçaları olarak tanımlar. Evrimsel tanımda insan vücudu mitokondri ve ERV’leri içerir ancak bağırsak bakterilerini veya mikrobiyomun diğer bileşenlerinin çoğunu içermez. Ben evrimsel tanımı tercih ediyorum, çünkü bu tanım bir varlığın bizim (ve torunlarımızın) refahına katkıda bulunup bulunmadığına dair önemli ayrımları içeriyor. Katılsanız da katılmasanız da, mikrobiyom araştırmalarının bizi bağırsak bakterilerini sadece yolcular olarak değil, insan vücudunun gerçek parçaları olarak düşünmeye zorlamadığı açık olmalıdır.

Mikroorganizmalar insan olmaya dair ne söyler?

İkinci bir soruyu araştırmaya söz verdim: Mikrobiyom araştırmaları –özellikle birçok mikroorganizmanın insan sağlığı üzerinde yararlı etkileri olduğu bulgusu– insan olmanın ne anlama geldiğine dair anlayışımızı kökten değiştiriyor mu? Bu soruya olumlu yanıt verenler, insan olmanın ne anlama geldiğine dair sezgilerimizin artık geçerliliğini yitirdiğini savunan disiplinlerarası bir teorisyenler hareketi olan “Posthümanistler”dir. Hümanizm, Aydınlanma döneminden miras kalan, yaygın olarak etkili bir paradigmadır. Bu paradigma, insanları, rasyonel özerklikleri ve iradeleri nedeniyle hayvanlar arasında istisnai varlıklar olarak ele alır ve bu özelliklerinin, insanların doğanın geri kalanından ayrılaşmalarını ve doğaya egemen olmalarını sağladığını varsayar. Buna karşılık, posthümanistler bizi doğa ile bağlantılı varlıklar olarak görürler ve bu bağlantının farkında olmamızın, doğayı yeniden değerlendirmemize ve etik sistemlerimizde insanı merkezden uzaklaştırmamıza yol açması gerektiğini savunurlar.

Bir posthümanist, insanları evrimsel olarak tanımlamayı savunan argümanlarımı kabul etse bile, insanlarla ilgili sezgilerimizin güncellenmesi gerektiğini savunmak için hala nedenleri olabilir. İnsan organizması hakkında, bedenlerimizin saf ve dış maddelerle kirlenmemiş olduğunu varsayan köklü yaygın bir kanı vardır. Sanki tüm parçalarımıza homojen bir şekilde dağılmış içsel bir özümüz varmış gibi kendimizi tamamen insan olarak görürüz. Modern zamanlarda, bu özü genetik terimlerle düşünmeye başladık ve insanın tek bir hücreden başladığını, genetik özünün daha sonra diğer tüm parçalara kopyalandığını hayal etmeye başladık.

İnsanı evrimsel olarak tanımlarsak, bağırsak bakterileri en iyi nazik yolcular olarak sınıflandırılsa da, mitokondriler ve ERV’ler insanın gerçek parçaları olarak kabul edilir. Bu, her insanın bir kimera, yani birden fazla soyun birleşimi olduğu anlamına gelir. Mitokondrilerin bizimkiyle paralel giden kendi genetik özleri vardır. Retrovirüsler ara sıra, bazen doğrudan farklı bir türün genomundan koparılmış ek bir motif ekler. İnsanlar birer yama işi gibidir, ancak bu bizi özel yapmaz –dünya üzerinde genetik kimliği hiçbir dış etkiye uğramamış tek bir canlı yoktur. Yaşam ağacı dallanmaz, yoğun bir orman çalılığı gibi ağ şeklindedir.

İnsanlar birer yama işi gibidir, ancak bu bizi özel kılmaz –dünya üzerinde genetik kimliği hiçbir dış etkiye uğramamış tek bir canlı yoktur.

O halde devrimcilerin haklı olduğunu ama yanlış nedenlerle olduğunu söyleyebiliriz. Mikrobiyom araştırmaları hümanizme ölümcül bir darbe indirmiyor, çünkü Lynne Margulis’in mitokondri kökenli endosimbiyotik teorisi bunu onlarca yıl önce ortadan kaldırmıştı. Genel olarak, posthümanistler, insanların tamamen birbirlerine bağımlı oldukları ve çevreleriyle işlevsel olarak bütünleştiği konusunda son derece haklıdırlar. İnsanların ve diğer yaşam formlarının çevreleriyle iç içe olduğu bu görüş, biyolojinin ana akımında yüzyıllardır tartışılmaktadır –iki önemli örnek olarak Susan Oyama’nın Gelişimsel Sistemler Teorisi veya Richard Dawkins’in Genişletilmiş Fenotip teorisini verebiliriz. Bazı biyologlar, işbirliği ve simbiyozdan çok rekabete hala çok fazla vurgu yapıldığını savunurlar (örneğin Joan Roughgarden’ın The Genial Gene kitabı), ancak bu mikroplara özgü bir durum değildir. İşlevsel açıdan, herhangi bir organizma ile mikroplu veya başka türlü çevresi arasında net bir sınır yoktur. Bu, bir insanı tanımlamak istediğimizde, işlevsel kavramlar yerine evrimsel kavramları kullanmanın daha iyi olmasının nedenlerinden biridir. Her halükarda, insan özerkliği ile ilgili hümanist doktrin, holobiont araştırmalarından çok önce var olan nedenlerden dolayı inandırıcılıktan yoksundur. Musa bile üremek için Rachel’ın yardımına ihtiyaç duyduğunu biliyordu. Artık içtiğimiz suyu ve soluduğumuz havayı arıtmak için mikroplara bağlı olduğumuzu biliyoruz. İnsanlığın fizyolojik özerkliğe sahip olduğu fikri, dünyanın işleyişi üzerine biraz düşünülünce bile geçerliliğini yitirir. Bağırsak mikroplarını, sadece su yollarımızda değil, içimizde oldukları için istisnai olarak ele almamalıyız.

Bazıları, mitokondrinin insan kimliğini bağırsak bakterileri kadar istikrarsızlaştırmadığını, çünkü mitokondrinin çok uzun zaman önce, biz insan olmadan önce ortaya çıktığını öne sürebilir. Mitokondriyi yabancı olarak görmek, Sakson DNA’sı olan İngilizleri yabancı olarak görmek gibidir: Bir soyun gelmesinden bu yana yeterince zaman geçtiyse, onları bir zamanlar “istila ettikleri” varlığın gerçek parçaları olarak görmeye başlamak doğaldır. Öte yandan, bağırsak mikropları Polonyalı meyve toplayıcıları gibidir –yeni gelmişler, hala tanınabilir şekilde “yabancı”dırlar, ancak İngiliz ekonomisi için vazgeçilmez olmaları nedeniyle yine de vatandaşlığı hak ederler. Bağırsak mikroplarının, mitokondrilerden daha fazla posthümanistlerin hayal gücünü ele geçirmesinin nedeni bu olabilir mi? Mitokondriler, kelimenin tam anlamıyla milyonlarca yıl önce gelmişlerdir. Belki de insan soyunun saflığı hakkındaki halkın sezgileri, her gün insan adasına yeni giren, kafa karıştırıcı dışsal soyların çeşitliliği tarafından daha fazla tehdit edilmektedir.

Holobiont araştırmaları, insanın doğa üzerindeki hakimiyetine dair insancıl inanca gerçekten yeni bir meydan okuma getiriyor gibi görünüyor çünkü, gezegendeki diğer birçok türden farklı olarak, bağırsak mikrobiyal türlerinin insan türünden daha uzun ömürlü olma olasılığı çok yüksek. Doğayı bir kurban, yabancı ve yardımımızı hak eden, üstünlüğümüzün bize belirli bir iyilik yapma yükümlülüğü getirdiği bir şey olarak düşünmeye alışmışsak, holobiont araştırmaları sorun yaratabilir. (Yoğurt üreticileri aksini iddia etse de) mikrobiyomlarımızı nasıl kontrol edeceğimizi anlamaktan çok uzağız. Onları öldürerek onlara hakim olamayız. Gördüğümüz gibi, birçok mikrobiyal soyun insan fizyolojisi üzerinde yararlı etkileri vardır. Bu, 19. yüzyıldan beri mikropları hastalıklarla ilişkilendirdiğimiz ve hayatımızdan çıkarmaya çalıştığımız düşünüldüğünde büyük bir değişikliktir. Dahası, mikroplara bizim onlara ihtiyaç duyduğumuzdan çok daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Bir hümanist, biz insanların üstün olduğu fikrine bağlı olduğu sürece, holobiont araştırmaları bize gerçekten ilerlemek için yeni bir neden sunar. Çevremizi aşırı sterilize etmek konusunda dikkatli olmalıyız, ancak bunun nedeni mikropların bizim bir parçamız olması ve bu nedenle onların haklarına saygı duymak zorunda olmamız değildir. Aksine, bunun sebebi onlara bağımlı olmamız ve onlarla olan ortaklığımızı nasıl optimize edebileceğimizi bulmamız gerektiğidir.

Peki ya “benlik”?

Son olarak, benlik ne olacak? Tobias Rees, mikrobiyom araştırmasının “benlik kavramımızı sorguladığını” savunuyor. Onun argümanının anahtarı, bağırsak bakterilerinin ruh halini ve insan sinir sisteminin sağlığını etkileyebileceğini gösteren araştırmalardır. Bu da yine işlevsel bir argüman gibi görünüyor, ancak ilgili araştırmada etkilenen işlevlerin insan benliğiyle bağlantılı olduğu ve insanlara özgü işlevler olduğu varsayımı da ekleniyor. Benim görüşüm, bunun yukarıda açıklanan genel kusurlardan muzdarip olduğu yönünde. Ruh halini etkileyen her şey insan vücudunun bir parçasıysa, o zaman benim bedenimin çoğu çikolatadan oluşuyor demektir!

İnsanlar kimeralardır ve derimizin üzerinde veya altında yaşayan mikroplarla olan etkileşimlere özgü olmayan şekillerde çevreleriyle derin bir şekilde iç içe geçmiş ve onlara bağımlıdırlar.

Elbette, benliği tekil ve tek bir şey olarak düşünme eğilimindeyiz, sanki hareket eden, seçim yapan, irade sahibi tek bir “ben” varmış gibi. Rees, “ben”in kendim ve bakterilerim arasındaki bir ortaklık olduğunu iddia ederek bunu istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bana göre, tekil deneyim öznesinin oluşumu kesinlikle gizemli ve açıklaması zor bir konu, çünkü en geleneksel görüşe göre bile, eylem ve irade bir bütünün, yani nöronların bir derleminin ürünüdür. Her nöron, serbest yaşayan bir hücreden türemiştir ve içinde bulunduğu mitokondri ile ortaklık içinde hareket eder. Bu parçaların etkileşiminden nasıl birleşik bir benlik duygusunun ortaya çıkabileceğini anlamak zordur. Bağırsak bakterilerinin etkisinin eklenmesi büyük bir fark yaratır mı? Çikolata yemenin ruh halimi değiştirebileceğini kabul etmekten çok da farklı görünmüyor. Kimsenin eylemleri için bakterilerini, öğle yemeğini veya nöronlarını suçlamasını salık vermiyorum.

Sonuç olarak, insan mikrobiyomuna ilişkin araştırmalar, bedenimizin iç ve dış yüzeylerinde çok sayıda mikroorganizmanın yaşadığını ortaya koymuştur. Bunların bazıları bizim için zararlıdır, ancak bazıları da bizim için çok faydalıdır ve bunları tamamen ortadan kaldırırsak daha kötü durumda oluruz. Ancak bunların hiçbiri, yabancı kökenlerini tamamen bir kenara bırakıp gerçek insan parçaları olarak yerleşmiş olan mitokondri veya ERV’ler kadar insan vücudunun ayrılmaz bir parçası değildir.

Posthümanistler, bazı hümanist varsayımların modern biyolojiyle uyumsuz olduğunu söylemekte haklıdırlar. İnsanlar kimeralardır ve derimizin üzerinde veya altında yaşayan mikroplarla olan etkileşimlere özgü olmayan şekillerde çevreleriyle derin bir şekilde iç içe geçmiş ve onlara bağımlıdırlar.

Öte yandan, posthümanistler mikrobiyom araştırmalarından ilham aldıkları sürece, yanlış nedenlerle haklı olduklarını söyleyebiliriz. Düşündüğümüzden daha az insan mıyız? Bu, kendinizi ne kadar insan olarak gördüğünüze bağlıdır. İnsanların saf ve özerk, dış soyların etkisinden uzak ve doğanın geri kalanını kontrol altında tutan varlıklar olduğunu mu düşünüyordunuz? Öyleyse yanılıyorsunuz, ama bunu anlamak için mikrobiyom araştırmalarına ihtiyacımız yok.

Bunları okudunuz mu?