“İnsanı tatmin etmeyen bir uğultunun içinde her şeye hızlıca göz gezdirmekle yetiniyoruz.”
– Johann Hari, Çalınan Dikkat
Çocukluğumdan bugüne kadar pek çok teknolojinin dönüşümüne şahit oldum: Kilolarca ağırlıktaki dizüstü bilgisayarlardan tutun da, tuşlu telefonlara, ele avuca sığmayan kameralara ve ardından dokunmatik telefonlara, akıllı saatlere, mobil flört uygulamalarına ve çok çeşitli işlevi olan sosyal medyaya kadar… Bu cihazlar ve onların kullanım imkânlarının getirdiği iletişim ve etkileşim, gündelik hayatımızın işlevini dönüştürdü. En önemli dönüşüm ise, bilgiyle olan ilişkimizde ve gündelik hayatı bir performans olarak sergilememizde yaşandı.
Başkalarının hayatlarıyla neden bu kadar meşgulüz? Açısı ayarlanmış ve video kayıt tuşuna basılmış bir telefonun çektiği bir sosyal medya ünlüsünün uyanma anı, sağlığına dikkat ettiğine vurgu yapan bir kahvaltı öğününü hazırlaması ve spora gitmesi nasıl bir yerden dokunuyor hayatımıza? Ya da bir kişinin, başka bir kişinin zayıf anlarını kollayarak onu sinirlendirmesi ve akabinde şiddet görmesi, “kışkırtma videosu” adı altında nasıl bir beğeni durumu ve keyif unsuru yaratabilir?
Sosyal medya, insanların düşlemsel yapısı üzerinden kendini işler kılar, yani her kullanıcı, takip ettiği ya da takip edildiği insanlar üzerinden yorum ve temsillere başvurur. Bu temsiller, sosyal medya kullanıcısının gün içerisinde ihtiyacı olan haz ya da ıstırapla ilişkisine ortak olur. Ardından kullanıcı, düşlemsel yapısı içerisinde bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, temsiller aracılığıyla özdeşim kurar. Bu özdeşim içerisinde, yani takip ettiği sosyal medya ünlüsü ya da çevresiyle olan ilişkisinde, kendinden eksik ya da fazla olana odaklanıp ona göre konum arar ve paylaşımlarını da kendisi veya başkasındaki eksiklik-fazlalık durumunu gözeterek yapar.
Eksiklik ve fazlalık ile kurulan ilişki nasıl olur da bizim tüm günümüzü sosyal medya uygulamalarında geçirmemize neden olur? Haz dediğimiz kavram, bu sorunun yanıtını ve eksenini oluşturmaktadır. Peki burada, yani sosyal medyada haz kaynağı nedir? Doyum sağladığımız herhangi bir unsur olmakla birlikte, kendimizdeki veya başka insanlardaki eksiğinin açığa çıkması ya da kendimizde veya başka insanlarda fazla bir şey bulunmasıyla alakalıdır.
Şöyle örnek verebiliriz: Hayatını düzene sokmak isteyen bir kullanıcı, elbette ki hayatını düzene sokmuş insanların çektiği videoları daha çok izleyecek, bu videolar üzerinden de, ya gelecekte böyle bir hayatının olacağına inanacak ya da hiçbir zaman böyle bir hayatının olamayacağından dert yanacaktır. İşte bu noktada doyum dediğimiz şey, şikayetin etmenin de tekrarını oluşturur. “Bir gün mutlaka olacağım/yapacağım” inancı ile “Hiçbir zaman olamayacağım/yapamayacağım” inancı, kullanıcının takip ettiği paylaşımlar, influencerlar üzerinden tekrar tekrar hayatının gündeminde olacaktır. Burada söz konusu olan, dürtüyle ilişkimizdir. Çünkü dürtünün amacı tam bir doyum, tam-bütün olma hali ya da nihai hedefe ulaşmak değildir, beslendiği o eksik yere sürekli olarak geri dönmektir.
Dürtünün doyumu, nesneyle kurduğumuz bu tekrar ilişkisine bağlıdır ve bu nesne her zaman gündemimizde olduğu için hazzımızla da ilişkilidir. Çünkü haz sağlayan unsur, bizi doyum sağladığımız nesneye bağımlı kılmıştır. Bu nedenle haz aldığımız nesneyi ve o kurduğumuz ilişkiyi sürekli olarak gözümüzün önünde bulundururuz; sabah uyandığımızda gördüğümüz ilk şey de artık bir sosyal medya paylaşımıdır, gece uyumadan önce son gördüğümüz şey de…
Kurgu mu, yanılsama mı?
Sosyal medya kullanıcılarının oranına ve günlük sosyal medya kullanım süresine baktığımızda, artık günümüzün önemli bir bölümünü sosyal medyada geçiriyoruz ve sürekli bir başkasının ürettiği içeriği tükettiğimiz için, kendimizle ilgili durumları, aktarımları da bir başkası değerlendiriyormuş gibi düşünüp eyleme, sahneye koyuyoruz. Yapacağımız paylaşımı, yazdığımız afili yazıyı, çektiğimiz fotoğrafımızı, kendi benliğimizden, konumumuzdan çıkarak bir öteki gibi, bir başkası bu içeriğe bakıyormuş gibi değerlendiriyoruz. Dolayısıyla bir sosyal medya kullanıcısı olarak, kendi bakışımızı ve eksiğimizi kabul edip aktarmak yerine, ötekinin baştan çıkarıcı bakışını temel alarak tamlık yanılsaması içerisinde “onlar gibi”, “tammış gibi” bir performans içerisinde sergiliyoruz. Burada performans kavramının altını çizmek istiyorum. Çünkü bir kurgu olarak performans ile bir yanılsama olarak performans aynı şey değildir. Kurgu dediğimiz durumda, içeriğin bir aldatmaca olduğunun farkındayızdır ancak yanılsamada ise aldatmacayı bir gerçeklik olarak hayatımıza dahil ederiz.
Yanılsama gerçekliği çarpıtırken, kurgu gerçekliği hesaba katmaktadır, hatta kurgu gerçekliğin eksikliğini ve fazlalığını vurgulayarak onu “gerçekliğin bir diğer yüzü gibi” yeniden sahneye taşımaktadır. Bu nedenle yanılsama, sosyal medyada aldatmacayı temel alan bir işlevdedir. Kullanıcıyı tuzağa düşüren, kendisine bağımlı kılmaya amaçlayan bir yapıdadır. Astroloji ile ilgili hesapların içeriklerini pazarlama stratejilerini düşünün: “Dileğinin olmasını, gerçekleşmesini istiyorsan 3 arkadaşına gönder ve beğenmeyi unutma!”
Sosyal medyada kurguyu içerik üreten kişilerin temel aldığı nokta; yanılsamayı ise o içeriği tüketen kullanıcıların tuzağa düştüğü nokta olarak değerlendirebiliriz. Çünkü kurgu, kullanıcının fantazmatik yapısıyla, arzusuyla ilgili bir meseleyi uyandırmaktadır. Kişinin daha iyi bir hayatı nasıl yaşayabileceğine dair aforizmatik sözler, çeşitli aşamalardan geçmiş videolar, kullanıcıların hayatlarının nasıl olabileceğine, gündelik hayatlarında ıstıraptan kaçarak nasıl daha keyif almaları gerektiğine vurgu yaparak onları bir haz ekonomisi içerisine sokmaktadır. Bu içerikleri tüketen kişiler, kendi geleceklerine dair “daha iyi bir hayat”, “daha iyi bir sağlık”, “daha iyi bir beden”, “daha iyi bir partner”, “daha iyi bir aile” hatta günün birinde “çok ünlü bir influencer” olma yanılsaması içerisinde olacak ve bu yanılsamanın nasıl gerçekleşmesi gerektiğine dair bir bilgi sahibi olmak için de söz konusu influencerların hayatlarına daha çok odaklanacaklardır.
Sosyal medyada oluşturduğumuz personalarımızla, imgelerimizle varız ve çok çeşitli sosyal medya uygulamalarını kullanan insanlar olarak, hangi imgeyi üreteceğimize, hangi temayla hayatımızı sergileyeceğimize, hangi anımızı parlatıp hangisini karanlıkta bırakacağımıza karar verir durumundayız. Ancak unutmamalıyız ki, öznel hakikatin kendisinden ziyade, idealize edilmiş bir temsile bağlanmak, yani başkasının hayatlarını, eylemlerini temel almak kendi ıstırabımızı, eksikliğimizi, gerçekliğimizi bir yerde, geride bırakmamıza imkân yaratmaz.



