Antroposen ve Evrensel Hayvan Hakları

Tüm hayvanlar, yalnızca paylaştığımız ortak hayvansal doğa nedeniyle, temel ahlaki, yasal ve politik haklara sahip olmalıdır.
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
Redaksiyon:
The Philosopher
Özgün Başlık:
Animal
27 Ağustos 2022

İnsanlar her yıl trilyonlarca insan-olmayan canlıyı öldürüyor. Bu davranışları, pandemi ve iklim değişikliği gibi küresel sağlık ile çevre tehditlerini daha da kötüleştiriyor. Aslında bütün hayvanlar kısmen rasyonel, kısmen de irrasyonel oldukları hâlde biz, insan olmayan canlıların tümünü irrasyonel, insanların çoğunu ise rasyonel olarak görerek bu davranışı rasyonalize ediyoruz. Hayvanlara hak ettikleri şekilde davranabilmek için, onları farklı şekillerde görmeyi öğrenmeliyiz. İnsan faaliyetleriyle yeniden şekillenen bir dünyada uyum sağlamaya çalışan, ahlaken dikkate değer çıkarlara, ihtiyaçlara ve kırılganlıklara sahip bireyler olarak onlara dikkat kesilmeliyiz.

Antroposen veya İnsani Yıkım

İnsanlar bugün dünyanın dört bir yanında insan-olmayan hayvanları öldürüyor. Her yıl, endüstriyel hayvancılıkta 100 milyardan fazla hayvanı, endüstriyel balıkçılıkta ise 1 ila 3 trilyon balığı öldürüyoruz. Ek olarak, araştırma, tıp, eğlence ve benzeri amaçlarla tutsak ettiğimiz pek çok hayvanı da öldürüyoruz. Dahası, doğal yaşam alanlarını yok ederek ve diğer türlerin üyelerinden ziyade kendi türümüzün üyelerine uyum sağlayan insan yerleşimleri, gıda, enerji ve ulaşım sistemleri yaratarak birçok yabani hayvanı öldürüyoruz. Bunun sonucu olarak, kendi yararımız için sayısız insan-olmayan canlının acı çekmesine ve ölmesine sebep oluyor ya da izin veriyor ve pek çok türün yok olmasına ve pek çok ekosistemin çökmesine de yol açıyoruz.

Hayvanlara yönelik muamelemiz, hem insanlar hem de insan-olmayanlar için zararlı olan küresel tehditlere katkıda bulunuyor. Endüstriyel hayvancılık, ormansızlaştırma ve yabani yaşam ticareti pandemi riskini önemli ölçüde artırıyor. Ayrıca endüstriyel hayvancılık ve ormansızlaştırma, iklim değişikliği tehdidini de ciddi biçimde artırıyor. Viral salgınlar, yangınlar, sel baskınları ve benzeri felaketler meydana geldiğinde kurban olan yalnızca insanlar değildir. Bu felaketlerde pek çok insan-olmayan da anında ölmektedir, pek çoğu da insan şiddeti ve ihmalindeki artış nedeniyle dolaylı olarak yaşamını yitirmektedir. Örneğin, hastalıkların yayılımını engellemek amacıyla viral salgınlar esnasında hayvanları “itlaf” etmekte, “insan” mülkünü “istilacı türlerden’”korumak için ise insan-olmayan iklim mültecilerini “yok etmekteyiz”.

Bu gerçeklikler, hayvanları nasıl gördüğümüze dair zor soruları gündeme getirmektedir.  Öncelikle, hayvanlar hakkında düşünme ve konuşma biçimlerimiz, onlara yönelik muamelemiz açısından sonuçlar doğurabilir. Hayvanları “daha aşağı” olarak gördüğümüzde, onlara zarar verme ve onları öldürme ihtimalimiz de artar. İkinci olarak, hayvanlar hakkında düşünme ve konuşma biçimlerimiz hayvanlara davranış şekillerimizi etkileyebilir. Mesela, dünyayı ormansızlaştırma, kalkınma, pandemiler ve iklim değişikliği aracılığıyla dönüştürdüğümüzde, pek çok hayvanın hâlâ “yabani” ve “özgür” olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa artık tüm hayvanların en azından kısmen “esaret altında” ve “evcilleştirilmiş” olduğunu mu söylemeliyiz?

Buradan hareketle, ileriye dönük hayvanlara nasıl davranacağımıza dair ne tür sonuçlara ulaşabiliriz? Öncelikle, hayvanlar hakkında düşünme ve konuşma şekillerimizi değiştirmemiz gerektiğini ileri süreceğim; böylece, onların saygı ve şefkati hak ettiklerini çok daha açık bir şekilde görebiliriz. Ardından, ikinci olarak, yine hayvanlar hakkında düşünme ve konuşma biçimlerimizi değiştirmemiz gerektiğini önereceğim; fakat bu kez, insan faaliyetlerinin onları nasıl etkilediğini daha açık biçimde görebilmemiz için. Nihayetinde ise daha spekülatif bir şekilde, bu tartışmadan; düşünme, konuşma ve davranma şekillerimiz için başka alanlarda da dersler çıkarmamız gerektiğini ileri süreceğim. Biz, yalnızca insan önyargısını değil, aynı zamanda hayvan önyargısını da aşabilme olasılığına hazırlanmalıyız.

“Aşağı” Tür Anlayışı

İnsanların, insan-olmayanları bu kadar yüksek oranlarda sömürmesinin ve yok etmesinin nedenlerinden biri, onları “daha aşağı” görmesidir. Özellikle, insanların son derece karmaşık bilişsel ve duyusal yetilere sahip olduklarını varsayarız. Çoğu insan-olmayanı ise ya hiçbir bilişsel ve duyusal yetiye sahip değilmiş gibi ya da en azından oldukça basit yetilere sahipmiş gibi değerlendiririz. Diğer hayvanları bu şekilde görme biçimimiz, hem onlar hakkında düşünme ve konuşma şeklimizi destekler hem de bu düşünme biçimlerimiz tarafından desteklenir. Mesela, biz insanlara “rasyonel” fiillerde bulunan “failler”, insan olmayanlara ise içgüdüsel eylemlerde bulunan “yaratıklar” olarak gönderimde bulunuruz. İnsanlara “o” (he/she) ya da “onlar” (they) deriz; çoğu insan-olmayan içinse “o” (it) kullanırız. Dahası, insanları “ikinci dereceden” görmek istediğimizde, onları “sadece hayvanlarla” kıyaslayan insandışılaştırıcı bir dil kullanırız.

Hayvanları görme, onlar hakkında düşünme ve konuşma biçimlerimiz kötüdür. Yalnızca diğer hayvanları baskı altına almamıza (ve insandışılaştırma yoluyla diğer insanları da baskı altına almamıza) katkıda bulundukları için değil, aynı zamanda gerçekliği yanlış şekilde yansıttıkları için de kötüdür. Bununla birlikte, insanlar da düşündüğümüz kadar rasyonel değildir. Şüphesiz, ne yapacağımıza bazen gerekçeleriyle yargılarda bulunarak karar veririz ancak bazen de yapacağımız şeye, alışkanlıklar, sezgiler ve bu türdeki diğer süreçlerle karar veririz. Dahası, ne yapacağımıza gerekçeleriyle yargılara başvurarak karar verdiğimizde bile, bu yargılar algılarımız, duygularımız ve benzeri durumlar tarafından şekillenir. Kısacası, insanlar da hayvandır ve düşünmede ve eylemde bulunmada diğer hayvanlarla pek çok ortak noktayı paylaşırız.

Buna mukabil, çoğu insan-olmayan düşündüğümüzden daha duyarlı, aynı zamanda daha rasyoneldir. Elli yıl önce pek çok uzman, insan-dışı hayvanların ya hiçbir çıkarının bulunmadığını ya da varsa bile bunların oldukça sınırlı ve zayıf olduğuna inanıyordu. Ancak şimdi insan olmayan hayvanların bundan çok daha karmaşık olduğunu fark ediyoruz. Pek çok hayvan (en azından tüm omurgalılar ve bazı omurgasızlar) sadece haz ve acıyı bilinçli olarak deneyimlemekle kalmaz, aynı zamanda bundan çok daha fazlasını da yapabilir. Örneğin, öğrenme, hatırlama, iletişim kurma, problem çözme ve plan yapıp bunları uygulama yeteneğine sahiptirler. Sonuç olarak biz şimdi anlıyoruz ki, birçok hayvanın önceden takdir ettiğimizden çok daha gelişmiş bir çıkar alan dizgesi bulunuyor.

Bu hataları düzeltmek ve hem insanlara hem de insan-dışı olanlara yönelik tutumumuzu geliştirmek için, birbirimizi görme, düşünme ve anlatma biçimlerimizi kısmen dönüştürmemiz gerekiyor. Bir yandan, insanların birçok bakımdan sandığımızdan çok daha az rasyonel olduğu gerçeğini kabullenmemiz gerekiyor; diğer taraftan ise, insan-dışı olanların birçok açıdan düşündüğümüzden çok daha duyarlı ve rasyonel oldukları gerçeğini benimsememiz gerekiyor. Muhakkak ki, bu kategorileri bütünüyle ortadan kaldırmak da bir hata olurdu: İnsanlar ile diğer hayvanlar arasında hâlâ dilimiz aracılığıyla izlememiz gereken önemli farklar vardır. Ancak mevcut durumda biz farkları abartıyor, benzerlikleri ise küçümsüyoruz; bu yüzden daha iyi bir denge kurmamız gerekiyor.

Evcilleştirilmiş ve Yabani Hayvan Ayrımı

Günümüzde, evcilleştirilmiş hayvanlar ile yabani hayvanlar arasında olduğu kadar, tutsak olanlar ile özgür yaşayanlar arasında da bir ayrım yaparız. Bu ilk ayrıma göre, bir hayvan, evrimi insanlar tarafından ne ölçüde etkilenmişse o ölçüde evcilleştirilmiş sayılır; evrimi insanlar tarafından etkilenmemişse, o ölçüde yabani kabul edilir.  İkinci ayrıma göre, bir hayvanın tutsak sayılması, davranışlarının insanlar tarafından ne ölçüde kontrol edildiğine bağlıdır; insanlar davranışlarını ne ölçüde kontrol etmiyorsa, o hayvan da o ölçüde özgür kabul edilir.

Örneğin, genellikle evlerimizde yaşayan hayvanları hem tutsak hem de evcilleştirilmiş, ormanlarda yaşayan hayvanları ise özgür ve yabani olarak düşünürüz. Şehirlerde yaşayan hayvanlar ise çoğu zaman bu iki uç arasında bir yerde konumlanır. Pek çok insan, bu ayrımların hayvanlara olan yaklaşımımız açısından sonuçları olduğunu düşünür.

Özellikle de, pek çok kişi tutsak ve evcilleştirilmiş hayvanlara karşı ahlaki yükümlülüklerimizin, özgür ve yabani hayvanlara karşı olan ahlaki yükümlülüklerimizden farklı olduğunu düşünmektedir. Bir taraftan esaret altında olan ve evcilleştirilmiş hayvanların çoğuna karşı sorumluluk sahibiyiz, çünkü bu hayvanlar oldukça kırılgan ve bize bağımlıdır ve biz onların zor durumda olmasından sorumluyuz. Diğer taraftan, özgür ve vahşi hayvanları daha fazla kendi hallerine bırakma görevimiz var; zira bu hayvanlar bizim için daha az savunmasız ve bize daha az bağımlıdır, ayrıca onların içinde bulunduğu düşkün durumdan da daha az sorumluyuz. Bu arada, bu iki uç arasında yaşayan “eşikteki hayvanlar”a karşı ise bahsettiğimiz bu görevlerin bir bileşimi söz konusudur.

Ancak bu ayrımları kabul etsek bile, bundan sonra onları farklı biçimlerde uygulamamız gerekebilir. Sonuçta, artık insanlığın gezegen üzerindeki baskın güç olduğu bir jeolojik çağ olan antroposende yaşıyoruz. Giderek artan biçimde, insanlar (hemen hemen tüm hayvanların olmasa da) çoğunun evrimini, en azından kısmen etkiliyor ve onların davranışlarını da en azından kısmen kontrol ediyor. Örneğin ormansızlaşma ve kentsel gelişim yoluyla hayvanları etkilediğimiz gibi bazı durumlarda etkimiz doğrudandır. İnsan kaynaklı iklim değişikliği yoluyla hayvanları etkilediğimiz diğer durumlarda ise etkimiz dolaylıdır. Her iki şekilde de hem bireysel düzeyde hem de popülasyon düzeyinde hayvanlar üzerindeki etkimiz giderek daha nüfuz edici hale gelmektedir.

Gezegen üzerindeki etkimiz ışığında, bir taraftan evcilleştirdiğimiz ve esaret altındaki, bir taraftan yabani ve özgür hayvanlara dair görme, düşünme ve konuşma şeklimizi kısmen değiştirmeye ihtiyaç duyabiliriz. Özellikle, artık neredeyse tüm hayvanların en azından kısmen evcilleştirilmiş ve tutsak hale geldiğini kabul etmemiz gerekebilir. Bu nedenle, elimizden geldiği ölçüde, neredeyse tüm hayvanlara yardım etme yönünde en azından zayıf bir ahlaki sorumluluğumuz olduğunu da kabul etmeliyiz. İnsanlar ve diğer hayvanlarda olduğu gibi, bu kategorileri bütünüyle ortadan kaldırmak da bir hata olurdu çünkü mesela köpekler ile kurtlar arasında hâlâ dilimizde izlememiz gereken önemli farklar vardır. Ancak bir kez daha, şu anda bu farkları olduğundan fazla vurguluyoruz ve daha dengeli bir yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor.

Şu anda, pek çok insan evrensel insan haklarının var olduğu bir dünya yaratmayı arzulamaktadır. Bu görüşe göre, insanlar yalnızca insan olmaları sebebiyle temel ahlaki, hukuki ve siyasi haklara sahip olmalıdır. Hâlâ ne kadar çok insanın temel haklardan mahrum bırakıldığını düşündüğümüzde, bu arzunun ne kadar önemli olduğunu görebiliriz. Ama pek çok insan-olmayanın da hâlâ bu temel haklardan mahrum bırakıldığını düşündüğümüzde, bu arzunun ne kadar dışlayıcı olduğunu da görebiliriz. Tüm insanların haklara sahip olması gerektiği fikri iyidir; ancak yalnızca insanların haklara sahip olması gerektiği fikri kötüdür. Dahası evrensel haklar fikrini homo sapiens türüne üyelik temelinde kurduğumuzda, aynı anda hem bu iyi hem de bu kötü sonucu davet etmiş oluruz.

Bu nedenle, birçok hayvan savunucusu şimdi evrensel hayvan haklarının bulunduğu bir dünya yaratmayı arzulamaktadır. Bu görüşe göre, tüm hayvanlar, yalnızca paylaştığımız ortak hayvansal doğa nedeniyle, temel ahlaki, yasal ve politik haklara sahip olmalıdır.  Bu arzu, evrensel insan haklarına yönelik arzudan daha kapsayıcıdır: İnsan ve insan olmayan tüm hayvanların, hangi biyolojik kategoriye ait olursak olalım, temel haklara sahip olması gerektiğini ileri sürmektedir. Elbette, farklı çıkar ve ihtiyaçlarımız olduğu ölçüsünde, buna uygun biçimde haklarımız da farklı olabilir.

Bununla beraber, evrensel hayvan haklarına yönelik bu arzunun doğru yönde bir adım olduğunu düşünsek bile, yine de bunun yeterince ileri gidip gitmediğini merak edebiliriz. Sonuçta, insanlar dünyayı yalnızca diğer hayvanlarla değil, bilakis bitkiler gibi diğer canlı varlıklarla da paylaşmaktadır. Bitkiler, haz ve acı deneyimleme yetisine sahip olsun veya olmasın, öğrenme, hatırlama, iletişim kurma ve zekice eylemlerde bulunma yetisine sahiptirler. Dahası, geleceğe doğru ilerlerken, muhtemelen yapay zekâlar gibi başka türden varlıklarla da dünyayı paylaşacağız. Muhtemelen, yeterince gelişmiş yapay zekâlar, hayvanlar ya da bitkilerle aynı yetilerin birçoğuna sahip olabilir. Dahası, eğer bir gün gerçekten bu yetilere sahip olurlarsa, onların durumundan bir kez daha biz sorumlu olacağız.

Bu olasılıklar göz önüne alındığında, evrensel hayvan haklarına yönelik bir arzunun, evrensel insan haklarına yönelik arzunun yaptığı gibi, daha fazla ilerlemeyi engelleyip engellemeyeceğini sormalıyız. Eğer cevabımız “Evet,” ise, o zaman ilerlemenin önünü açmak için artık bu iki kategorinin de ötesine geçmek için bir sebebimiz olabilir. Örneğin, evrensel insan ya da hayvan haklarını hedeflemek yerine, belki de insan ya da insan olmayan, hayvan ya da hayvan olmayan tüm duyumsayan (sentient) ya da canlı olanlar için evrensel hakları hedeflemeliyiz. Bu sayede, şimdilik çoğunlukla insan ve hayvan haklarına odaklansak bile, en azından bu çalışmayı, zamanı geldiğinde daha fazla ilerlemeyi zorlaştırmak yerine kolaylaştıracak daha geniş değerler çerçevesinde konumlandırmış oluruz.

Bunları okudunuz mu?