Halkın “Çocuk Kalbi”

Bilmezden Gelmenin Psikopolitikası Üzerine

İdeoloji bilgiyi ters yüz ederek ya da üstünü perdeleyerek deforme eder ve bu deformasyonun yol açtığı öznellikler yaratır. Belki de dehşetengiz hakikate boğulmak yerine ısrarla soracağımız sorularla muhatapları huzursuz etmeyi deneyebiliriz.
Okuma listesi

Çocuk sahibi olup, onunla makul bir diyalog kurmanın, ona makul bir dille ulaşmanın öneminin farkına vardıkça sosyolojik ve politik bir gerçekliğin de ayırdına varmaya başladım. Bu gerçeği uzun yıllar belki inkâr ettim, hatta bu gerçeğe uygun şekilde politik tercihlerde bulunan ve değerlendirme yapanları hep eleştirdim. Doktora tezim bile bu eleştiri üzerineydi. Türk modernleşmesinin tepeden inmeci mantığının eleştirisine dayanan doktora tezimde, özellikle incelediğim “tek adam rejiminin önde gelen anlatıcı ve deşifre edicilerinden” olan Falih Rıfkı Atay’ın “halkı bir çocuk gibi masum, temiz ve bir hamur kadar yoğurulmaya müsait” olarak görmesini “elitist” bir politik tavır olarak eleştirdim.1Halkı temiz ve erdemli olarak görme konusunda Aydınlanma filozoflarından Jean Jacques Rousseu da aynı fikirdedir. Ona göre de halk özü itibariyle erdemlidir, zaman içinde bu erdemlerinden uzaklaştırılmıştır. (Bkz. Rousseau, J. J. (2013), Toplum Sözleşmesi, 10. Baskı, (Çev. Vedat Günyol), İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.) Keza bu dönemin ve hâlâ devletin kurucusu olarak siyaset sahnesinde varlığını sürdüren CHP’nin altı okundan birisi olan halkçılık ilkesini retorik bir halkçılık olması nedeniyle de eleştirdim.2Bkz. Durna, Tezcan (2009), Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik: Peyami Safa ve Falih Rıfkı Atay’da Halkın İnşası, Ankara: Dipnot Yayınları. Bu eleştirinin bir orijinalliği yoktu belki, ancak halkın (ve buna bağlı olarak elitizmin) söylemsel olarak nasıl kurulduğunu analiz etmenin tezi yazdığım tarihlerde bir anlamı vardı, belki de hâlâ anlamı var; zira politik bir özne olarak halkın varlığı bugün çok daha hayati durumda.

Kuşkusuz eleştirim baki, ancak bu eleştiriyi yaparken siyasal ve sembolik elitlerin halka yüklediği anlam ve misyonu eleştiriyordum esasen. Bu da siyasal elitlerin halkı bir çocuk olarak görmesi üzerineydi. Aynı Atay’da olduğu gibi siyasal elitlere göre de halk “bir çocuk kadar saf, bir çocuk kadar temiz ve bir o kadar idraksiz ve yine bir çocuk kadar gaddar”dı. “Gaddarlığın ve idraksizliğin” önüne geçmek için Cumhuriyet tarihi boyunca türlü çeşit baskı ve “aydınlatma” mekanizmaları hayata geçirildi. Burada baskıyla aydınlatma kavramlarını yan yana kullandığıma dikkatinizi çekerim. Bu, bilgiyle iktidar arasındaki ilişkiye benzer bir ilişkidir. Aydınlatma söylemi her zaman içinde bir tahakkümü barındırır; tıpkı bilginin sahip olunan değil, maruz kalınan bir şey olması hasebiyle iktidarla bir ilişkisinin olması gibi.

Siyasal ve sembolik elitlerin halka yüklediği anlama ve misyona dair yaptığım eleştirileri kısmen geri çekiyorum, yani halkla çocuk arasında kurulan analojiye dair olan kısmına. Zira bugün bazı yönlerden halkın bir çocuk kadar inatçı, bir çocuk kadar hakikati duymaktan ve ona göre davranmaktan uzak olduğunu düşünmeye başladım. Bu kısmen çocuğa benzer biçimde onun saflığı ve temizliğinden kaynaklandığı kadar bir o kadar da çocuk gibi çaresizlik ve yönsüzlük içinde olmasından kaynaklanıyor olabilir. Çocuk açısından bu da çok normal sayılabilir, zira nihayetinde çocuk kendisini koşulsuz sevdiği varsayılan (ki bu varsayımın çoğu zaman ne kadar boş olduğu görülebiliyor) iki ebeveynin insafına bırakılmış, onların elinde bir nevi çaresizlik içinde varlığını kanıtlamaya ve kendisi olmaya çalışıyor. Bunu yaparken her zaman duyduğu, öğrendiği/öğretilen “doğrulara” uygun davranmayı otomatik olarak kabul etmeyebiliyor.

Biz kendi yaşam deneyimimiz ve kişisel tarihimiz içinden süzülen normlarla kendi “doğru” bildiklerimizi ona aktarıp ondan bu doğrulara uygun şekilde otomatik olarak davranmasını bekliyoruz. “Doğru” bilginin ona ulaştığı anda onda sihirli bir mermi etkisiyle ani bir değişim/dönüşüm yaratmasını umuyoruz. Halbuki sonuç böyle olmuyor. Siz “bak oraya çıkıp tutunmadan yürürsen düşersin” diyorsunuz, daha önceki düşme deneyimlerinize dayanarak. O “hayır düşmem” diyerek itiraz ediyor. Siz “babaya/anneye itiraz edilmez, baba/anne doğrusunu bilir” diyorsunuz ya da içinizden bunu söylemek geliyor delicesine ve belki de söyleyemiyorsunuz; zira serde modern ebeveyn olma arzusu var. Ne var ki o yine itiraz ediyor, sizin tüm orta sınıf bilinçli ebeveyn olma çabanızı boşa çıkarırcasına ayaklarını yere vurarak direniyor, “ben de biliyorum, benim de doğrularım var” diyor.

Çocuğun anne-baba karşısındaki sıkışmışlığı, çaresizliği, bu çaresizlik içinde kendini gerçekleştirme çabasını ve bu çabasında ısrar ederken “sağa sola çarpmasını” ve yerine göre “kafa göz kırmasını” halkın gerçekleri bile bile sömürülmeyi, adaletsizliği kabul etmesine benzetebiliriz. Zira biz bir aile içine doğan çocuğun verili olarak iyi ve vicdanlı ebeveynlere sahip olduğunu varsaydığımız gibi, ona “doğruları” söyleyen siyasetçi-aydın-elitlerin de vicdanlı ebeveynler gibi görülmesini bekliyoruz. Ne var ki verili olarak “iyi aile olmadığı”3Nihan Kaya, “Çocukluk bir cehennemdir” diye başladığı kitabının adını “İyi aile yoktur” koymuştur. Buna da şöyle bir açıklama getirir: “İyi aile yoktur. Ya da paradoks şu ki iyi aile, “İyi aile yoktur” düsturuyla hareket edebilen aile olabilir ancak. En iyi anne baba bile çocuğuna zarar verir. Anne-babanın çocuğa verdiği zararı örtbas edebilmek için anne-babalık kurumsallaştırılmış ve kutsallaştırılmıştır.” (Kaya, N. (2018), İyi Aile Yoktur, İthaki: İstanbul). Kaya’nın aile ve çocuk arasındaki ilişkinin sorunlu yanlarının bazı mekanizmalar yoluyla örtülmeye çalışılması, nasıl da halk ile siyasi liderler arasındaki ilişkiye benziyor değil mi? Siyasetçilerin halka verdiği zararı örtbas edebilmek için nelerin kutsallaştırıldığını varın siz hesap edin. gibi, verili olarak da halkın doğruları öğrendiği anda reaksiyon vereceği uygun koşullar yok.

Halk da (halkın içini toplumun içindeki hangi unsurların doldurduğundan bağımsız olarak bakmak gerek) kapitalizmin kesif dumanı, yoğun baskısı ve sıkı cenderesi altında “halk” olmaya çalışıyor, tıpkı çocuğun çocuk, daha doğrusu birey olmakta diretmesi gibi. Tam da bu halk olma (buna özneleşme de diyebiliriz) çabası içinde en bilindik hakikatleri ya inkâr ederek ya da bilmezden gelerek, kendine inanabileceği yalanlar/komplolar/hayaller uyduruyor olabilir. Bu yalanlar bazen bir efsanevi liderden, bazen hiç umulmadık mecralardan gelebiliyor. Halkın halk olma çabasını hem özneleşme hem de ontolojik bir çaba olarak okumak gerekir. Burada halk kelimesinin iki farklı kökenden geldiğini unutmamak gerekir: Birisi Arapça olan “Xalaka/hâlâka”4https://www.nisanyansozluk.com/kelime/halk2 (erişim tarihi: 19/12/2025). yani “yarattı” sözcüğü, diğeri ise “Xelka/Xelak”5https://www.nisanyansozluk.com/kelime/halk1 (erişim tarihi: 19/12/2025). yani pay etmek, bölük, parça, kısım gibi anlamlara gelen Aramice-Süryanice kökünden gelen anlamı. Her iki anlamın da birbiriyle farklı bağlamlarda ilişkisinin bulunduğunu ve günümüzdeki anlamının kurulmasında payının olduğunu unutmamak gerekir. Halk, hem toplum içindeki heterojen ve bölünmüş parçalardan oluşuyor hem de bu parçalardan oluşan entite/varlık kendini bir politik özne olarak sürekli yaratmaya çalışıyor. Halk olma sürecinin kendisi demek ki, sürekli parçalara ayrılıp yeniden bir araya gelmekten ibaret.

Bütün bu saydığım nedenlerden dolayı “halkı aydınlatmak”, “halka doğruları anlatmak” gibi eylem ve stratejileri belki de yeniden tanımlamak ve gözden geçirmek gerekiyor. Halk belki de bunca sıkışmışlığı ve çaresizliği içinde “sömürüldüğüne, ezildiğine, zulme uğradığına” dair hakikatleri duymaya tahammül edemiyor, ya da düpedüz duymak istemiyor. Tıpkı çürümüş bir ağacın dalına çıkarken ebeveyninin “oraya çıkma düşersin!” uyarısını duymak istemeyen bir çocuk gibi. Sürekli düşersin denen çocuğun cesareti nasıl kırılarak daha cesur adımlar atamaz hale geliyorsa, sürekli sömürüldüğü söylenen halk da belki de sömürüyü kanıksayarak, adım atmaktan aciz hale geliyor. Belki de halk sömürüldüğünün gayet farkında (bu bir ironidir, elbette farkında) ama bu hakikati duymak onu bu sömürünün kaçınılmaz olduğu fikrine daha çok yaklaştırıyor belki de. Belki çocuk da o çürümüş ağacın ağırlığını taşıyamayacak olan dalına çıktığı zaman düşeceğinin gayet farkında. Hiçbir çocuk siz/biz ebeveynlerin sandığı kadar aptal ve sarsak değil. Sadece eyleminin sonucunda ne olacağını görmek ister ve gördüğü zaman o eyleyerek gördüğü şey kendisine yapılan uyarının sonucunda öğreneceği şeyden kat kat daha kendi bilgisi haline gelir. Bunu görmek isterken sadece yanında olduğumuzu bilmek ister. Eğer düştüğü anda elinden tutabileceğimiz kadar yakınında olursak, düştüğü anda elde ettiği deneyimden süzülen hakikat bizim ona düşmeden önce bildirdiğimiz “düşeceği” bilgisine dayanan hakikatin gücünden daha etkili olacaktır.

Slovenyalı felsefeci ve psikanalist Alenka Zupančič, günümüzün yaygın bir davranış biçimi haline gelen “bilmezden gelme”nin psikoanalitik, felsefi, politik ve toplumsal kökenlerini Türkçeye yakın zamanda çevrilen Biliyorum ama yine de… başlıklı kitabında anlamaya çalışıyor. Yazarın temel meramını anlamak için kendisinden yapacağımız şu alıntıya kulak vermek gerekir:6Zupančič, Alenka (2024), Biliyorum ama yine de… (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

Ya bastırıyoruz ya da bilmezden geliyoruz –ki bilmezden gelme biraz farklı yahut bastırmanın çok özel bir tarzı. Bastırma ile bilmezden gelme arasındaki fark basit topolojik terimlerle ifade edilebilir. Bastırmada iki boyut ya da düzey söz konusudur, bir tarafta gerçeklik diğer tarafta gerçekliğimizden “bastırılanın” var olduğu düzey: bastırılan şey gerçekliğimizin parçası olmaktan çıkar. Bilmezden gelme ise tek boyutludur; bilmezden gelinen şey gerçeklikten kaybolmaz: Halen orada aynı düzeydedir, gerçekliğimizin parçasıdır (her şey ortadadır –gayet iyi biliriz ve bildiğimizi söyleriz). Yani bilmezden gelme bir şeyin ortadan kaybolmasına yol açmaz; o şeyin doğasını ve anlamını değiştirir, etkiler.

Bu ayrıma bir de bilmezden gelme ile yapmamayı tercih etme arasındaki ayrımı da ekleyebiliriz. Bilmezden gelme ile yapmamayı tercih etmek ya da en iyi ihtimalle duymamayı tercih etmek bir noktada aynı psikososyal ve belki de psikopatolojik dinamikten kaynaklanıyor olabilir. Bünye o kadar sıkışıyor, o kadar çok uyaranla karşı karşıya kalıyor ve o kadar her uyarana ve işarete dikkat kesilmek zorunda hissediyor/kalıyor ki bir noktada dış dünyaya karşı bir bariyer koyuyor ve belki de şalteri indiriyor. Bu noktada zannedilenin aksine misal çocuğun sağlıklı tepkisi bağırıp çağırmak, direnmek, ağlamak, olay çıkarmak olmalı. Misal böyle durumlarla başa çıkamayan tipik ebeveyn çocuğu ya susturmaya, daha ileri giderse şiddet uygulayarak bastırmaya çalışıyor ya da çocuğun tepkisinin aslen neyden kaynaklandığını anlamaya çalışmak yerine ona vereceği bir taviz-rüşvetle onu susturmaya çalışmak oluyor. Bu her iki yol da palyatif ve sorunu bir sonraki krize kadar ertelemeyi sağlıyor sadece. Bir sonraki kriz gelip çattığı zaman yine aynı reaksiyon ve bildik çözüm yollarıyla bir kısır döngü içine hapsolma beraberinde geliyor. Aynı şekilde halk yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik içinde o kadar sıkışmış oluyor ki, bir noktaya kadar bu sıkışmışlığı otoriter yöneticilerin “teslimiyet” zannettiği bir içe kapanma, bilmezden gelme gibi stratejilerle “idare” etmeye çalışıyor. Yine zannedilenin aksine bilmezden gelme, ideolojinin sağladığı bir yanlış bilincin yol açtığı perdeleme olarak görülmemeli. İdeoloji bilgiyi ya ters yüz ederek ya da üstünü perdeleyerek deforme eder ve bu deformasyonun yol açtığı öznellikler yaratır. Tam da bu bilgiyle birey arasındaki bozucu ya da kapatıcı fonksiyon nedeniyle, modern birey aslında olmadığı ama olduğuna inandığı şeylere dönüşür. Eşit bir mübadele ilişkisi olmadığı hâlde kapitalist üretim ilişkileri içinde karşılığını hakça aldığı bir emeğini satan işçiye dönüşür. Kutsallığın nereden kaynaklandığını tam olarak anlayamadığı bir kutsal anneye dönüşür misal. Bunu çoğaltmak mümkün.

Bu öznellikler, bunları yaratan ideolojinin bireyleri içine hapsettiği birer hapishaneye dönüşür. Bunlara kimlikler de diyebiliriz, ki kimlik gerçekten de modern yurttaşın hapishanesi haline gelmiştir. Bundan kurtulmanın yolu, bu öznellikleri yaratan bilgiden kurtulmaktan geçer, zira bu kimlikleri bizatihi tahakküm unsuruna dönüşen bilgi sayesinde benimseriz. Size birisi “Alevi olduğunuzu fısıldar” ya da “haykırır”, siz haddizatında kendinizi o kadar da “Alevi” hissetmediğiniz hâlde birden Alevi olur çıkarsınız. Ne var ki bu bilgiden kurtulmak o kadar da kolay değildir. Zira size o öznellikler bir süre sonra içinde özgürlüğü sonuna kadar deneyimlediğiniz hissi veren varlığınızın mütemmim cüzü haline gelen kimliklere dönüşür, yani kimlik varlığın bizatihi kendisi haline gelir. İşte az önce dile getirdiğimiz ve kimliklere atfettiğimiz hapishane metaforu, tam da paradoksal olarak bu “özgürlük” deneyiminin içinde kendini gösterir. Siz bu kimliklerden sıyrılmaya çalıştıkça, içinde yaşadığınız ve baskısı giderek artan sömürü düzeninin bir kaçış alanı haline gelir. Siz buraya kaçtıkça sıkışırsınız, sıkıştıkça kaçarsınız. Yine bir kısır döngünün içine hapsolmuş olarak içe kapanırsınız. Bu nedenle Zupančič’in günümüzün “sapkın eğilimi” olarak gördüğü bilmezden gelmeyi bir yandan da bir direniş pratiği olarak da okumak mümkün olabilir. Tıpkı bir zamanlar Melville’in yarattığı Kâtip Bartleby karakterinin “yapmamayı tercih etmesi”ni bir direniş pratiği haline getirmesine benzer biçimde. Yine de olay o kadar da basit ve kolay değildir elbette. Zira neoliberalizmin yol açtığı tahribat, direnişe o kadar da kolay yol vermez. Zira neoliberal tahribat, günümüzün bilmezden gelen öznesini bu bilmezden gelmeyi bir direniş pratiği değil de teslimiyete çevirecek çok fazla ayartıcıyla karşı karşıya bırakarak da teslim almayı başarır. Hatta bunu siz bir süre sonra bir teslimiyet olarak değil, bizatihi özgürlük olarak deneyimlemeye başlarsınız.

Neoliberalizmin yarattığı “müteşebbis” özne, proleter olduğunu unutur tamamen kendi kendine yetmeye çalışan, kendi kendini üretmeye çabalayan bir self-patrona dönüşür. Emeklilik sigortasından, çocuğunun eğitiminden, sağlık masraflarından kendisi sorumludur artık. Zira mevcut emeklilik primleri, emekli olduktan sonra onurluca yaşamasına yetecek düzeyde değildir. Kamu hastanelerinden aldığı hizmet, sağlık sorunlarına hızlı ve nitelikli çözüm üretmekten uzak olduğu için, destekleyici sağlık sigortası primini ya pazarlıklar sonucunda işvereni üstlenir ya da kendisi yaptırır, ki iyiden iyiye özelleşmiş sağlık hizmetlerini hızlı ve nitelikli hale getirebilsin. Devletin okullarında verilen eğitim, iş piyasasındaki rekabette geride kalmaya yol açtığı için, yine iyiden iyiye özelleşmiş, yani piyasanın isterlerine hapsedilmiş olan eğitim hizmetini cebinden para vererek almaya zorlanmaktadır. İster kendisinin yeni beceriler kazanması isterse çocuğunun nitelikli bir eğitim alabilmesi için elini cebine atmaktan başka seçenek kalmamıştır. İşte bu nedenlerden dolayı, geçmişin proleteri, bugünün kendi kendisinin işverenidir artık. Bu tür bireysel “yatırım araçlarıyla” iş piyasasındaki rekabet gücünü arttıramadığı takdirde, bu işçi-işveren hibriti birey bunun ceremesini de kendisi öder ve bundan doğan psikolojik baskıyı da üstlenir. Bu koşullar altında, kendisini sıradan bir ücretli emek olarak değil de “patron” olarak konumlandırdığı için, tuhaf bir kimlik bunalımına da girer. Bu bunalımın yol açtığı depresyonun müsebbibi olarak da kendisini görür. Sistemin pompaladığı ve “müteşebbis” rolünden neşet eden aşırı özgüvenle, iş piyasası içerisindeki rekabette olası geri kalma durumunun yarattığı depresyon arasında salınıp durur ve bu salınım, içerisinde bulunduğu adaletsiz koşulları ebedileştirip tarihsizleştirmesine yol açar. Bu verili koşullar içerisinde yaşamanın doğal ve kaçınılmaz olduğu bilgisi, mutlak bir hakikat olup çıkar. Bu dayatılan hakikat dışındaki bütün bilgileri bilmezden gelmekten başka bir seçenek kalmaz elinde.

Bütün bu ahval ve şerait içinde dahi, modern “müteşebbis proleterin” hâlâ bir kurtuluş şansı yok değildir. Belki imkânsız görülebilir, ancak belki de tek çare “sessizce” yan yana gelmek ve dehşetin altını sürekli kalın çizgiyle çizmek yerine, (zira dehşet manzaraları çizmek belli ki hareket için bir manivela etkisi yaratmıyor) yine bütün çocukların inatla ve safça sorduğu soruları sormakta ısrar etmek gerekiyor. Misal henüz süperegonun normları tarafından zihni kirletilmemiş çocuk size “para vermeden neden bir şey alamıyoruz?” sorusunu sorar ya. Bizim de artık uzun zamandan beri kanıksadığımız ve doğal olarak görmeye başladığımız soruları inatla sormamız ve bunun yanıtını ısrarla talep etmemiz gerekiyor. “Neden ben yıllarca emek verip çalıştıktan sonra, onurluca yaşayacak kadar bir gelirle ömrümü tamamlayamıyorum, neden ben sağlık sigortası için onca prim yatırmama rağmen yine de özel sigorta yaptırmak zorundayım, neden ben çocuğuma devlet okullarında nitelikli eğitim aldıramayıp, kucak dolusu parayı özel okullara vermek zorundayım, neden benim çocuğum sisteme gönüllü köle olmak için aldığı eğitim sırasında bir öğün olsun ücretsiz yemek yiyemiyor, neden ben musluktan akan sudan içemeyip her gün doğaya korkunç plastik atığı bırakan şişelerle/bidonlarla su satın almak zorundayım?”

Sömürüldüğümüzün farkındayız, bu bilgiyi ister kabul edelim, isterse bilmezden gelelim, sonuç değişmiyor. Ancak bilinen hakikat her zaman bizi harekete geçirmeyebiliyor. Belki de bu bilgilere/dehşetengiz hakikate boğulmak yerine ısrarla soracağımız sorularla muhatapları huzursuz etmeyi deneyebiliriz. İçinde bulunduğumuz sistemin yol açtığı krizler hepimizde yoğun travmalara yol açıyor kuşkusuz. İçinde bulunduğumuz vahameti anlatan bilgi/hakikati bilmezden gelmemizin sebebi de bu travmalar muhakkak. Ancak son sözü yine Zupančič’e vererek bitirelim. “Bir travma ne kadar travmatikse, biz de o kadar uyuşuruz genellikle.”7Zupančič, Biliyorum ama yine de…, s. 110. Travmayla baş etmenin yolu travmayla yüzleşmek değil, belki de travmanın üstünden atlamak olamaz mı?

Notlar

(1) Halkı temiz ve erdemli olarak görme konusunda Aydınlanma filozoflarından Jean Jacques Rousseu da aynı fikirdedir. Ona göre de halk özü itibariyle erdemlidir, zaman içinde bu erdemlerinden uzaklaştırılmıştır. (Bkz. Rousseau, J. J. (2013), Toplum Sözleşmesi, 10. Baskı, (Çev. Vedat Günyol), İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.)

(2) Bkz. Durna, Tezcan (2009), Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik: Peyami Safa ve Falih Rıfkı Atay’da Halkın İnşası, Ankara: Dipnot Yayınları.

(3) Nihan Kaya, “Çocukluk bir cehennemdir” diye başladığı kitabının adını “İyi aile yoktur” koymuştur. Buna da şöyle bir açıklama getirir: “İyi aile yoktur. Ya da paradoks şu ki iyi aile, “İyi aile yoktur” düsturuyla hareket edebilen aile olabilir ancak. En iyi anne baba bile çocuğuna zarar verir. Anne-babanın çocuğa verdiği zararı örtbas edebilmek için anne-babalık kurumsallaştırılmış ve kutsallaştırılmıştır.” (Kaya, N. (2018), İyi Aile Yoktur, İthaki: İstanbul). Kaya’nın aile ve çocuk arasındaki ilişkinin sorunlu yanlarının bazı mekanizmalar yoluyla örtülmeye çalışılması, nasıl da halk ile siyasi liderler arasındaki ilişkiye benziyor değil mi? Siyasetçilerin halka verdiği zararı örtbas edebilmek için nelerin kutsallaştırıldığını varın siz hesap edin.

(4) https://www.nisanyansozluk.com/kelime/halk2 (erişim tarihi: 19/12/2025).

(5) https://www.nisanyansozluk.com/kelime/halk1 (erişim tarihi: 19/12/2025).

(6) Zupančič, Alenka (2024), Biliyorum ama yine de… (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

(7) Zupančič, Biliyorum ama yine de…, s. 110.

Bunları okudunuz mu?