Demo v1.0

16 Temmuz 2024, Salı

Beta v1.0

Kuvvetli Bir Alkış: Iskalanan Senin Hikâyen

Hedefi yakından ıskalamanın bilerek karavana atmaktan daha büyük geri tepme doğurmasının, on ikiden vuracak olanların elini titreteceğini düşündüğümden bu eleştirel yaklaşımda politik bir fayda da göremiyorum.

Sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim, Kuvvetli Bir Alkış’ın kurgusu bölümlerle bir kronoloji takip edildiği ve bu kronolojiyle belli olaylar yaşandığı aldatması üzerine inşa edilmiş. Altı bölüm sonunda aslında hiçbir şey olmuyor, otuz yıl şöyle dursun bir gün dahi geçmiyor. Peki temalara bölünen bu bölümler hangi bütünü tamamlıyor? Kuvvetli Bir Alkış’ın her bölümü ayrı bir fotoğraf çekiyor ve sırası değişse de aynı sonucu ortaya çıkaracak bu karelerle tek bir insan anlatılıyor. Biz de bölümlerin üzerine ayrı ayrı konuşup bizi finalde nereye vardırdıklarını anlamaya çalışalım.

BİR: Doğum; sahi biz bu insanları seviyor muyuz?

Dizi derdini anlatmaya bize tanıştığımız çiftin çocuk sahibi olma paniğinden söz ederek başlıyor. Gerçekten de Mehmet ve Zeynep bölüm boyu birbirlerinden asla saklamadıkları bir telaşı paylaşıyorlar. Bu telaşın somutlaştığı iki misafir, çiftimizin gerçekliğine ilişkin gördüğümüz tek nesnel sembol olabilir. Biz rahatsızlıklarına şahit olsak da Mehmet ve Zeynep’in bu ikiliyle arkadaş olmaları, dizideki çoğu unsur gibi gerçeküstü olmak şöyle dursun, hayatın günlük akışına dikkat dağıtmayacak kadar oturuyor. Bu misafirlikle Metin’den korkmaya başlayan çiftimiz kararını veriyor, Metin kendi gerçeklikleri hariç her şey olabilir ama onlar olamaz. Metin’in de olmanın kendisiyle çatıştığı bölümde Metin’i sevmeme kararını doğmadan veren çiftimiz fark etmeden birbirleriyle ilgili kararı da veriyorlar. Artık onları bir arada tutabilecek tek şey, olması hariç her şey olmasını istedikleri ve olmak hariç her şeyi isteyen Metin.

İKİ: Tam bu noktada, panikliyor musun sen yoksa?

İkinci bölümün hâkim teması ilk bölümde rahatça paylaşılan telaşın sözsüz bir anlaşmayla yasak edilmiş olması. Kendi gerçekliklerinin ağırlığı hariç her şey olan Metin’in nasıl umut ve huzur çağrıştırdığına ilk ve son kez, çiftimiz eve dönüp aralarında uyuyan Metin ile oturduklarında şahit oluyoruz. Haydar Ali Albayrak’ın kullandığı metafordan faydalanarak söylersek, Mehmet ve Zeynep birbirlerine ve aralarında uyuyan, sıkılmış, bardağa konmuş portakal sularına bakarken her şeyi yeniden başlatan hileyi bulduklarına ikna oluyorlar. Bu hile Metin’in kaybolması ile büyüsünü yitiriyor, Metin’i bulma çabasının önüne geçen bir panik olmama yarışı alkışlarla devam ediyor. Metin’in temsil ettiği kırılgan inanç kırılmasın diye yırtınan çiftimiz bu bölüm boyu birbirlerine tek bir doğru söz dahi etmiyor. Ta ki Mehmet hariç her şey olan Mehmet, Zeynep’i bir kebapçıdan arayıp asıl Mehmet’ten uzaklaşmasını isteyene kadar. Metin’in olması ve olmamasıyla ilgili tüm umutları boşa çıkaracağını peşinen ilan edercesine Zeynep’e döndüğü bu bölümde, bir telefon konuşmasıyla sessizlik yemini bozuluyor ve dizinin başından beri tanıdığımız herkesin bağları bir daha tamir olmayacak biçimde kopuyor.

ÜÇ: İlk ayrılık; nece konuşuyor bu çocuk?

Bir önceki bölümde aralarındaki tüm sözleşmeleri fesheden aile üyelerini, kopmuş bağlarına rağmen birbirinin dilinden anlar gördüğümüz bu bölümde, annesinin adını doğduğu gün koyduğu ayrılığı beş yaşındaki Metin de, Ahu sayesinde sözlere dökebiliyor. Artık yalnızlığından şüphe duymayan Mehmet, Metin ve Zeynep en azından birbirini anlıyor olmanın o kadar da iyi bir şey olmayabileceğini, artık bu yalnızlığın suçlusunu aramak hariç bir söz edemediklerini anlayınca fark ediyor. Metin anlamasın diye sıkça İngilizce konuşan çiftimiz bu çabanın da beyhudeliğini fark ediyor ve bir önceki bölümde şahit olduğumuz hesaplaşma gerçek dünyada söze dökülüyor. Son anlaşmalarını, yani öyle veya böyle birlikte kalmayı tartışmaya açtıklarında ise buna şahit olan çocuklarının bilmedikleri bir dilde konuştuğunu duyuyorlar. Yalnızlığı çözmenin, paylaşmanın, yalnızlığın suçlusunu bulmanın imkanlarını son kez zorlayan karakterler bölüm sonunda pes ediyor, aynı dili konuşmaktan da vazgeçip yeni bir gerçeklikte çare aramanın peşine düşüyor.

DÖRT: 66; iki kere iki neyi kurtarıyor?

Artık on iki yaşına gelmiş Metin’in müziğe ilgisinin annesine, matematiğe ilgisizliğinin de babasına konuşmak için bir sebep verdiği bu bölümde dizinin karakterleri birbirlerinin dilinden konuşmaktan vazgeçmenin mükafatını en azından kendilerinin anlayabildiği bir dil yaratarak alıyor. Gerçekten de Metin hiçbir akıl oyununa gerek duymadan derdini müziğiyle anlatıyor ve Mehmet üç kere yedinin yetmiş etmediğine sarılırken Zeynep de iki kere ikinin dört ettiğine sarılıyor. Bu anlaşamamakta anlaşma halinin mümkün olduğunca kırıcı ilan edildiği gayriresmi doğumgünü kutlamasıyla aile üyeleri ayrılan yollarına üzülmeyi bırakıp kararlı lanetlemeler savuruyor. On iki yaşındaki Metin’in ne olmayacağı netleştikçe çiftimizin birbirleri arasında ne olduğu da önemsiz bir detaydan ibaret kalıyor. Nihayet ayrılan yollar açıldığında üçünün de kulağına ayrı yönlerden alkışlar hala erişebiliyor.

BEŞ: Plants & Friends; toplumsal olan ve kuvvetli alkışların sahipleri

Metin’in ilk bölümde verdiği kavgada gördüğümüz yaşında, artık kendi sanık sandalyesine oturmaya hazır gördüğümüz bu bölümde halk jürisini bir araya getiren de Metin’in özel yetkili yargıçlığından bıkan Ahu. Dizi boyu duyduğumuz alkışlar kadar bağlamsız soruların birbirini izlediği oturumda tat kaçıran Zeynep’in, nihayet her şeyi hatırlayıp hatırlamadığını sorabildiği Metin, verdiği yanıtla annesinin her şey başlarken Mehmet ile yaptığı telefon konuşmasına dair ketumluğunu da çıplak bırakıyor. Önce bağları kopan, sonra dilleri yabancılaşan bu üç insanın birbirlerine tahammülsüzlüğünün adını koyabilmeleri, alkışlar hatırına sahnede kalmak için kalan son takatlerini tüketiyor ve üç karakter de öfke dahi duyamayacak bir hale gelene kalana kadar birbirlerinin içinden yaşamın son kırıntılarını çekip alıyor. En başından beri tahmin ettikleri üzere tünelin sonu kapalı çıkıyor. Geriye, Dönüş’ten başka bir çare kalmıyor.

ALTI: Dönüş; içimize akan sular yolunu buluyor mu?

Yaşadığı her şeyin adını en zor yoldan koyabilen Zeynep ve Metin, bir anlığına her şeyi başlatan Mehmet ve Kudret’i bıraktıkları yerde bulduğunu sanıyor ve en filtresiz haliyle var olmaya dair ne dert varsa anlatılıyor. Bulduklarının aradıklarından en iyi ihtimalle yıllarca uzaklaştığını fark eden anne oğul gerçek dünyaya ilişkin son hayal kırıklığıyla yüzleşiyor ve oyuna bir son vermekle ilgili son tereddütleri de silinip gidiyor. Finalde asıl hayal kırıklıklarını birbirinde bulan ikili çareyi de yine birbirinde buluyor ve ayrı iki kişi olamayışlarının ete kemiğe büründüğü bir törenle başladıkları yere dönüyor. Bu sahnenin temsil ettiği dönüşten de bahisle Gül Yaşartürk, Metin’e dair olan her şeyin nasıl Zeynep ve iç dünyasından ibaret kaldığından söz ediyor. Gerçekten de tüm derinliğiyle açıklanan varoluş sancılarının hiçbir yerinde Metin, bize babası Mehmet ile ilgili tek kelime etmiyor. Fakat bunun Metin ve sorunlarının annesinden ibaret olduğu düşüncesinin aksine ben Metin diye birinin olup olmadığını tartışmak istiyorum. Öyleyse finale geçelim.

FİNAL: Her şeyin ve hiçbir şeyin ortasında

Yazının başında, senaryonun üç insanın başından geçen olaylar anlatma yanılsaması üzerine kurulu olduğunu iddia etmiştim. Dönüp bir daha baktığımda dizide iç dünyası anlatılan üç ayrı insan arasam da bulamıyorum. Metin, ne kadar tam tersi istense de ilk günün dile dökülemeyen korkularının başka bir ses tonuna oturtulmasından ibaret görülebilecekken, her şeyin ortasındaki Mehmet’in, kendi yapmadığı bir telefon konuşması haricinde, olan hiçbir şeye hiçbir etkisi olmadığı da açık. Böyleyken, bu üç farklı dünya ve zamana ait insanın hikayesini eksik anlatmış sayılabilecek bu senaryo, Zeynep’in kendim, diğer kendim ve kendim olmayan her şey olarak özetlenebilecek dünyasını bence eksiksiz anlatıyor. Tüm yaşananlar dış dünya ve insanlar aynı gün ve alışkanlıklarda sabit kalıyorken yaşanıyor. Metin’in arayışına bir sebep sunulmadığı gibi annesinin aksine, Ahu dahi bir çıkış umudu olarak ele alınmıyor. Bu halde Metin’in, ilk gün ısrar ettiği doğmama mücadelesinde başarılı olduğunu, Zeynep’in ilk bölümde içine akıttığı sularının bedene bürünen bir temsili olarak hayatına devam ettiğini, daha doğrusu etmediğini düşünürsek her şey çok daha anlamlı oluyor. Dizide yıllara yayılmış gibi betimlenen bir arayış, Zeynep’in zihninde bilinmez bir an başlayıp yine bilinemeyecek bir anda sonlanıyor. Sular nihayet yolunu bulduğunda Zeynep’in hangi yöne devam ettiği sorusunun yanıtı ise bize bırakılıyor.

Dizinin etrafında devam eden tartışmalarda benim yoğunlukla gördüğüm bir eğilim, Şenay Aydemir’in de dile getirdiği, Oya’nın bir benzeri benzerine anlatma çabasına sıkıştığı. Yönetmenin bundan önceki işleri de benzer tartışmalar doğurmuştu. Bir insan hikâyesi veya sosyalliğinin bütününü anlatıyor varsaydığımızda göze haklı görünebilecek bu eleştirilere, Kuvvetli Bir Alkış’ta da hâkim olan, Oya’nın alameti farikası sayılabilecek bir yönünden mütevellit katılamıyorum, yönetmen süreç veya çevreler değil kareler veya kesitler anlatıyor. Bence gerçeğe çok yakın ortaya çıkarabildiği bu temsiller tartışmalara doğru sonlar vermese, hatta buna teşebbüs etmese de doğru tartışmalar açıyor. Hedefi yakından ıskalamanın bilerek karavana atmaktan daha büyük geri tepme doğurmasının, on ikiden vuracak olanların elini titreteceğini düşündüğümden bu eleştirel yaklaşımda politik bir fayda da göremiyorum. Ancak tüm anlatılanların ortasında ıskalananın geçen seferkilerden farklı olmadığını ve bunun tesadüf olamayacağını söyleyenleri haksız bulmak da mümkün değil. Ne diyelim: Sevgili İnan Özdemir’in anımsattığı özlü ifadeden ilhamla, hayatın asıl trajedisi ıskalamak değil, az kalsın tam on ikiden vuracak olmaktır.

Not: Belki muhatabına ulaşır diye ufak bir rica, Kuvvetli Bir Alkış görme engelliler için sesli betimleme seçeneği ile yayına girmiş, izleyip üzerine yazma imkânı bulabiliyorsam bu seçeneğin varlığından. Bu hususta inisiyatifin yapımcı ve platformlarda olduğunu bilmekle birlikte icracı sanat emekçilerinin ısrarının ne çok şey değiştirebileceğini de biliyorum. Sizler de onca emek edip ortaya çıkardığınız eserleri izlemek için birileri eşe dosta ne oluyor şu an diye sormak zorunda kalmasın istiyorsanız, tıpkı ses, ışık ve kostüm gibi ısrarcı olunuz sesli betimleme hususunda.

 

Kaynaklar

 

Editör: Bekir Demir