“Anne Ne Aptalım!”

Béla Tarr’a, Béla Tarr ile Veda

“Aslında sadece her gün, yaz da olsa kış da bir kuyuya gidip oradan su çekmenin zorluklarını göstermek istedim. Bu kadar basit.” Hoşça kal Tarr!
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
Hungarian Literature Online
Özgün Başlık:
The end of the world won't be a great show
21 Şubat 2011

Editörün Notu

Torino Atı böyle başlıyordu: “Friedrich Nietzsche, 3 Ocak 1889’da Torino’da, belki yürüyüşe çıkmak, belki postaneye gidip mektuplarını almak için Via Carlo Alberto 6 numaradaki evinin kapısından sokağa adımını atar. Uzak olmayan ya da fazlasıyla uzak olmayan bir yerde, bir faytoncu inatçı atıyla uğraşmaktadır. Tüm ısrarlarına rağmen at hareket etmeyi reddediyordur, bunun üzerine faytoncu –Giuseppe? Carlo? Ettore?– sabrını yitirir ve kırbacını yapıştırır. Nietzsche kalabalığa yaklaşarak öfkeden köpüren faytoncunun zalim sahnesine son verir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche aniden faytonun yanına atlar ve ağlayarak atın boynuna sarılır. Komşusu onu evine götürür, iki gün boyunca divanda hareketsiz ve sessizce yatar, sonunda son sözlerini mırıldanır: “Mutter, ich bin dumm” (Anne, ne aptalım!) ve annesi ve kız kardeşlerinin bakımı altında, uysal ve aklını yitirmiş bir şekilde on yıl daha yaşar. Atın akıbetin hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz…”

Şeyler ve olaylar dünyasında, zamanın ve mekanın “ve daha birçok şeyin”, hatta en çok sessizliğin uzandığını gösteren bir hikâye anlatıcısıydı o.Her hikâye kötü biter, çünkü biter” diyordu. Onu Torino Atı üzerine bir söyleşisiyle uğurlamak istedik.

Hoşça kal Tarr!

Torino Atı neredeyse herkes tarafından yaratılış hikâyesinin tersten bir anlatımı olarak yorumlandı. Katılıyor musunuz?

Pek değil. Torino Atı insan varoluşunun zorluğunu, yaşamın zorlukları ve monotonlukla başa çıkmanın yükünü anlatıyor. Görevinizi yapmayı bırakırsanız, bu da her şeyin sonu demektir. Ama bahsetmeye çalıştığım şey ölüm değil. Aslında sadece her gün, yaz da olsa kış da bir kuyuya gidip oradan su çekmenin zorluklarını göstermek istedim. Bu kadar basit.

Neden Nietzsche ve Torino Atı’nın hikâyesi bunun için iyi bir başlangıç noktası oldu?

Nietzsche hakkındaki bölüm bize şu soruyu sorma fırsatını sundu: Ata ne oldu? Bu filmin başlangıç noktasıdır, hatta belki de filmin merkezinde yatan asıl soru budur. Buradan yola çıkarak atın hikâyesinin devamını düşünmeye başladık: Sağ kolu tutmayan ve atın kendisi gibi dürtüsel ve hayvani özellikleri olan bir sahibi olmalıydı.

Kendi hayatınızın da bu kadar zor olduğunu düşünüyor musunuz veya böyle mi hissediyorsunuz? Yoksa, belki de şu an içinde bulunduğunuz şartlar altında film yapmanın zor olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır, eski filmlerime bakarsanız bunun uzun soluklu bir süreç olduğunu görebilirsiniz. İlk filmim, kendi sosyal duyarlılığım üzerinden şekillenmişti. Dünyayı değiştirmek, insanların suratına bir tokat atmak istiyordum. Sonralarda bazı şeylerin bu kadar basit olmadığını anladım. Şimdilerde ise söyleyecek pek bir şeyimin olmadığı bir dönemdeyim. Evet, film çekmek artık bir hayli zor, bundan sonra ne olacak bilmiyorum. Gördüğüm ve bildiğim şey, sonun kaçınılmaz olduğu. Hatta bu filmi çekmeye başladığımızda bunun son filmim olacağını biliyordum.

Karamsar bir döneminizde misiniz?

Karamsar bir adam değilim. Karamsar biri olsaydım film çekmeye hiç başlamazdım. Umuyorum ki bu filmler yirmi, otuz hatta kırk yıl sonra bile izlenir, bana sorarsanız bugünün dünyasında daha iyimser olunamaz. Dünkü gösterimden sonra birisi yanıma geldi ve şunları söyledi: “Bu film üzücü ve iç karatıcı, ama içinde çok fazla enerji barındırıyor ve bu beni en nihayetinde mutlu ediyor.”

Krasznahorkia ile birlikte nasıl çalışıyorsunuz? Kim nasıl katkılar sağlıyor? Fikirler onun mu sizin mi? Anlaşılan bu sefer hikâyeyi başlatan o.

1985’de Krasznahorkai’nin yönettiği bir okumaya katıldım. Kendi yazılarından bazı alıntılar ve parçalar okudu. Bu, Nietzsche’nin hikâyesini ilk duyuşumdu, o zaman bile bu konu beni derinden etkiledi. Sonralarda, Berlin’den döndüğümüzde kırsalda bir köy evi satın aldık, eski bir binaydı ama ahırı hâlâ oradaydı, at hakkında ikinci kere o zaman düşündüm. Hikâye uzun bir süre zihnimin içinde dolanıp durdu ve ben de Krasznahorkai’ye bu hikâyeyle bir şeyler yapmak istediğimi söyledim. Kısa bir özet çıkardık, nerdeyse not bile denebilir: Bir baba, onun kızı ve bir yabancı; yabancı, bir komşu, bir misafir veya herhangi biri olabilir. 1990’da elimizdekiler bu kadardı. O zamanlar Şeytanın Tangosu üzerinde çalışıyorduk, o yüzden bu fikri rafa kaldırdık. Sonra da Londra’daki Adam’ın çekimlerini yarıda bırakmak zorunda kaldık, bu dönem benim için çok zordu. Tam bu sıralarda Krasznahorkai, beni silkeleyip kendime getirmek için “Haydi ata odaklanalım!” dedi. İki hafta süren, bir nevi iş terapisi denebilecek bir sürece girdik. Oturdu, yazdı ve önüme koydu. Özet çıkarmadık, altı günümüz vardı, sürekli kendini tekrar eden, dramatik altı gün. İşte bu kadar, bir özete ihtiyacım yok. Paraya ihtiyacımız olduğu zamanlarda bu metni herkese gönderirdik ve devamının gelmeyeceğini söylerdik, kararlarını bana güvenip güvenmeyeceklerine göre vermeleri gerekiyordu.

Bazen at insanlardan daha canlı gözüküyor.

Hayır, onların da çok yoğun duyguları var, sadece duygularını gizliyorlar. Hiçbir şey olmuyor, sadece yaşıyorlar, bu gündelik yaşamda herkesin yaptığı şey: giyinmek, soyunmak, yemek yemek. Bir şeylerin ters gittiğini göstermeye çalıştık. Kimseyi yargılamıyorum, sadece bir şeylerin ters gittiğini söylüyorum…

Erkek karakterin küfürleri de Nietzscheci mi?

19. yüzyıldaki milli şairimiz Sándor Petőfi’yi düşün! O da bir sürü şiirinde küfür eder. O zamanlar insanlar böyle konuşurdu –dil hâlâ o zamanlarda olduğu gibi, aynı. Belki birkaç tane yedi argo kelimemiz var. Bu filmde Nietzsche hakkında hiçbir şey yok, sadece komşunun siluetinde gölgesi var. Nietzsche’nin gölgesini monologlar ile beraber gösterdik, ama bunlar onun yazıları değil. Kesin olan bir şey var ise, Nietzsche’nin dediği gibi: Tanrı öldü. Temel mesele bu. Adam, dünyayı yok edenlerin biz insanlar olduğunu söylüyor, ama Tanrı da bu yıkımda bir rol oynuyor.

Çekimlere başlamadan önce detaylar üzerinde düşünür müsünüz?

Teorik bir yaklaşımım yok, sadece sahneye ve ana karaktere bakarım. Bu seferkiler de vadi ve orada tek başına duran ağaç. Orada bir ev yoktu, zaten ben de yapay sahnelerden nefret ederim. Evi olması gerektiği gibi inşa etmeye çalıştık, işin başında, işinin ehli, eski kuşak ustalar vardı. Sonra da Agnes [Hranitzky, Tarr’ın editörü ve yardımcı yönetmeni] dekor için önemli öteberi, eşya ve kıyafetler buldu ve biz de çekime başladık.

Öyleyse bir sorum olacak: Ata ne oldu?

Bir at fuarında bulduğumuz bir kısraktı. Onu gördüğüm anda onun Torino Atı olduğunu anlamıştım, ama çoktan başkasına satılmıştı bile. Biz de yeni sahibinin yanına gittik, kaba saba bir adamdı, satmak istemedi. Onu arabasına götürdü ve koşumlarını bağladı, ama at hareket etmemekte direniyordu, bunlar olurken doğru atı bulduğumuza bir kere daha ikna oldum. Sonrasında adam, ata vurmaya başladı, ben onu durdurdum, aynı Nietzsche’nin Torino’da başına gelenler gibi. En nihayetinde at bizim olmuştu. Şimdilerde ise kırsalda büyük bir çiftlikte yaşıyor, 18 yaşına geldi ama sağlığı yerinde.

Sizce kıyamet filmde gösterdiğiniz şekilde mi gerçekleşecek? Yoksa sadece bir hikâye olarak mı düşündünüz?

Bence dünyanın sonu çok sessiz olacak. Büyük bir gösteri gibi değil, gerçek hayat gibi. Ölüm birisinin başına gelebilecek en dehşet verici şey, ama canlı izlendiğinde hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür.

Normalde yaptığınızdan daha fazla çekim yapmışsınız gibi görünüyor.

Her zaman olduğu gibi otuz uzun çekim var, ama kamera hareket hâlinde, bu yüzden size daha fazla varmış hissiyatı veriyor. Çok fazla ve birbirinden farklı perspektiflerimiz var, ama düzenleme yapmıyoruz. Bana sorarsanız, dikkati dağıtmamanın ve oyuncuyu andan çıkarmamanın en kolay yöntemi çok uzun sahnelerden geçiyor. Bu şekilde gerçek hayata en yakın atmosferi yaratabiliyorum.

Bu sizin içinde hiç mizah barındırmayan ilk eseriniz.

Evet, bu doğru, Derzsi’nin biraz maço tavırlara girdiği bir sahne var, belki orada biraz olabilir. Ama eskiden olduğu gibi bir mizah yok, bu doğru. Şu ana kadar bütün filmlerim komediydi ve insanları güldürdü, ama ben artık gülme havasında değilim.

Sizi sinemayı bırakmış olarak kafamda canlandırabiliyorum ancak yeni fikirler üretmeyi bırakacağınızı sanmıyorum. Fikirleriniz ile ne yapacaksınız?

Dün eve taksiyle döndüm, taksici yolu bilmiyordu. Ben de Berlin’de yaşadığım için şehri iyi biliyorum. Ona yolu tarif ettim, sonra da düşündüm, araba sürmeyi biliyorum ve seviyorum. Belki Berlin’de taksicilik yapmaya başlarım…

Bunları okudunuz mu?