Dünyanın her yerinde köken mitleri, temel bir psikolojik etkiye sahiptir: Bilimsel geçerliliklerinden bağımsız olarak, hem mevcut durumu meşrulaştırır hem de geleceğe dair algımızı şekillendirirler. Modern kapitalist toplum, böyle bir mitin iki farklı varyantı üzerine inşa edilmiştir.
İlk anlatıya göre, devlet kavramının icadından önceki yaşamımız “tehlikeli, vahşi ve kısa” süren ilkel bir avcı-toplayıcılık dönemiydi. Diğer anlatı ise insanlığın çocuksu bir doğal halde mutlu ve özgür olduğunu, ancak medeniyetin ortaya çıkışıyla “düşüncesizce zincirlerine koşulduklarını” anlatır.
Bu iki anlatı aslında aynı mitin farklı yansımalarıdır çünkü her ikisi de tek yönlü bir tarihsel ilerleme varsayar: Basit ve eşitlikçi avcı-toplayıcı gruplardan başlayıp, toplumsal karmaşıklığın artmasıyla hiyerarşik bir düzene varan bir süreç.
Aynı zamanda geleceğe dair benzer bir kaderci bakış açısı beslerler: İster Hobbesçu (birinci) ister Rousseaucu (ikinci) perspektifi benimseyelim, nihayetinde yapabileceğimiz şeyin mevcut durumu ancak küçük düzenlemelerle değiştirmek olduğu sonucuna varırız. Hiyerarşi ve eşitsizlik, olgunlaşmanın kaçınılmaz bir bedeli olarak sunulur.
Mitin her iki versiyonu da insanlık tarihini, vizyonsuz ve eleştirel düşünceden yoksun, küçük avcı-toplayıcı gruplardan oluşan ilkel bir çorba olarak tasvir eder. Tarımın ve şehirlerin doğuşundan modern Aydınlanma’ya kadar kayda değer pek bir şey yaşanmamış gibi gösterilir.
David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı’nı anında bir klasik haline getiren şey, bu miti –kendi deyimleriyle “Aptal Vahşi Miti”ni– kapsamlı bir bilimsel yaklaşımla çürütmeleridir. Arkeolojik bulguların hiçbiri, insanlık tarihine dair bu temel anlatının iddialarını desteklemez.
Aksine, mevcut kanıtlar insanlık tarihinin düşündüğümüzden çok daha çeşitli, dinamik ve tekdüze olmadığını gösteriyor. Önemli bir açıdan bakıldığında, tarih hiçbir zaman tek bir doğrultuda ilerlememiştir. Ne kalıcı olarak küçük avcı-toplayıcı topluluklar halinde yaşadık, ne de sosyal eşitlikçi bir düzen içinde kaldık. Tarih öncesi durumumuzu tanımlayacak bir özellik aranacak olsa, bu, farklı siyasi, ekonomik ve dini sistemler arasında şaşırtıcı derecede yüksek bir geçişkenlik olurdu.
“Eşitsizlik neden arttı?” sorusundan ziyade, asıl sorulması gereken soru şudur: “Neden bu eşitsizlikte sıkışıp kaldık?”
Graeber ve Wengrow’a göre, bu sürekli değişen toplumsal formları açıklamanın tek yolu, atalarımızın aslında aptal olmadığını, aksine koşullara bağlı olarak toplumsal düzenlemelerini bilinçli bir şekilde şekillendirebilen aktörler olduklarını kabul etmektir. İnsanlar, kalıcı otoriter güçlerin tehlikelerinden kaçınmak için dönemsel olarak sosyo-politik kimliklerini değiştirir ve farklı yönetim biçimleri arasında geçiş yaparlardı.
Dolayısıyla, “Eşitsizlik neden arttı?” sorusundan ziyade, asıl sorulması gereken soru şudur: “Neden bu eşitsizlikte sıkışıp kaldık?”
Bu, kitapta öne sürülen çarpıcı iddialardan yalnızca biridir.
Anlatıyı Altüst Etmek
Kitap, değerinin büyük bir kısmını eklektik yaklaşımından alıyor. Wengrow, University College London’da karşılaştırmalı arkeoloji profesörüdür ve Afrika ile Avrasya’daki erken dönem siyasi ve kültürel dönüşümler üzerine çalışmalarıyla tanınır. Graeber ise London School of Economics’te antropoloji profesörüydü ve birçok kişi tarafından kendi kuşağının en önemli düşünürlerinden biri olarak kabul edilirdi.
İkili birlikte, mevcut anlatıya ters düşen yeni arkeolojik bulguları (örneğin antik dönemde büyük ölçekli eşitlikçi devletlerin varlığı) inceliyor. Ancak bu bulgular şimdiye kadar yalnızca uzmanların erişimindeydi ve taşıdıkları anlam tam olarak çözülememişti. Kitap, bu keşifleri antropolojik bir perspektifle ele alarak okuyucuyu farklı kıta ve sosyal çevrelerde bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculuk, okuyucunun arkeolojik kayıtlara aşinalığına bağlı olarak adeta bir aydınlanma sürecine dönüşebiliyor.
Örneğin, Üst Paleolitik Çağ’da Avrasya genelindeki maddi kültürün benzerliği, insanların kıtalar boyunca yayılan geniş bir muhayyel topluluğun bir parçası olarak yaşadığını gösteriyor ve “ilkel” insanların yalnızca izole gruplar halinde var olduğu fikrini çürütüyor. Ayrıca, nüfus arttıkça bireysel toplulukların ölçeğinin küçüldüğü de anlaşılıyor.
Göbekli Tepe (Türkiye) ve Hopewell (Ohio) gibi anıtsal alanlar, insanların dönemsel olarak uzak diyarlardan gelerek bilgi alışverişi ve eğlence için bir araya geldiği büyük kültürel merkezlerdi. Geniş topluluklar tarafından misafir edilmek üzere uzun mesafeler katetmek, atalarımızın yaşamının tipik bir parçasıydı.
Kitap daha sonra tarım konusuna odaklanıyor. Yaygın kabul gören görüş, tarımın ortaya çıkışının otomatik olarak tabakalı toplumlar yarattığı yönündedir. Ancak bu varsayım, Amazonlar’daki “oyun amaçlı tarım” gibi olgular karşısında sorunlu hale geliyor. Örneğin, Nambikwara gibi lidersiz toplumlar, bitki evcilleştirme tekniklerini bilmelerine rağmen, tarımı ekonomilerinin temeli yapmamayı bilinçli olarak seçmiş, avcı-toplayıcılık ile tarımı esnek bir şekilde birleştiren bir yaklaşım benimsemişlerdir. Tarım, genellikle daha kolay alternatiflerin bulunmadığı durumlarda ortaya çıkmıştır.
Hatta ilk Ortadoğu tarım toplumlarının bazıları, çevrelerindeki yağmacı toplayıcılara karşı eşitlikçi ve barışçıl bir yapı sergilemiştir. Tarımsal bilginin gelişimine genellikle kadınlar katkı sağlamıştır. Ayrıca, karmaşık sulama sistemlerinin şefler olmadan topluluklar tarafından yönetildiği örnekler de mevcuttur. Bu tür projeler, otoriteye rağmen değil, otoriteye karşın gerçekleştirilmiştir. Tarımın yayılışı, sanıldığı gibi doğrusal bir süreç izlememiştir.
Belki de kitabın en çarpıcı bölümü şehirler üzerine. Günümüzde büyük eşitlikçi şehirler ütopik görünebilir, ancak Graeber ve Wengrow, şehirleri geniş hayali toplulukların tek bir fiziksel mekanda birleşmesi olarak düşündüğümüzde bunun hiç de ütopik olmadığını savunuyor. Bu birleşme, önce dönemsel, sonra kalıcı bilinçli şehir planlamalarıyla gerçekleşmiştir.
Anadolu’daki Çatalhöyük gibi yerleşimler, otoriter yönetime dair hiçbir iz taşımaz. Otoriter yönetim genellikle saray, tapınak veya sur gibi yapılarla kendini belli eder.
Cahokia (Mississippi) veya Shimao (Çin) gibi antik şehirler ise farklı siyasi düzenlerin ardışık olarak değiştiğine işaret eder. Bazen otoriter düzenden eşitlikçi düzene geçiş yapılmış, kentsel devrimler değişim için bir araç olmuştur.
Son bölümler “devlet” kavramına odaklanıyor. İnka ve Aztek gibi toplumların “ilk devletler” olarak adlandırılmasının ne kadar yanıltıcı olduğunu vurguluyor, çünkü bu toplumlar dar kalıplara sığmayacak kadar çeşitlidir. Kitap, Mezoamerika’daki Olmekler ve Chavinlerden Güney Sudan’daki Şilluklara kadar çeşitli otoriter yapıları inceliyor. Minoan Girit medeniyeti ise arkeolojik kayıtların “güzel ama rahatsız edici” bir hazinesi olarak karşımıza çıkıyor: Tüm kanıtlar, kadın egemen bir teokratik sistemin varlığına işaret ediyor.
Kitap boyunca işlenen temel motif şudur: Tüm bu olguları anlamlandırmak istiyorsak, insanlık tarihine kolektif iradeyi açıklayıcı bir değişken olarak yeniden dahil etmeliyiz. Atalarımızın, kendi sosyal düzenlemelerini bilinçli bir şekilde şekillendirebilen yaratıcı varlıklar olduğunu kabul etmeliyiz.
Yazarlar ekolojik faktörlerin önemini göz ardı etmiyor; amacın, determinist tartışmaları daha dengeli bir noktaya taşımak olduğunu belirtiyorlar. Kitabın asıl mesajı, tarihe dair bu yeni bakış açısının geleceğimiz hakkındaki ufkumuzu genişleteceğidir. İlerledikçe, insan doğasına dair kaderci düşünceler eriyip gidiyor.
Daha Özgür Bir Gelecek
Ostrom’un Kuralı’na sadık kalarak –“pratikte işe yarayan, teoride de işe yaramalıdır”– Graeber ve Wengrow, ampirik bulgular ışığında toplumsal gerçekliğe yeni bir yorum getiriyor.
İlk olarak, toplumları “basit” veya “karmaşık” gibi terimlerle sınıflandırmaktan vazgeçmemizi öneriyorlar. “Devletin kökeni” veya “toplumsal karmaşıklığın kökeni” gibi kavramlar, zaten sorgulanması gereken teleolojik bir düşünceyi varsayar. Aynı şey “üretim tarzları” için de geçerlidir: Tarım veya balıkçılık gibi ekonomik temeller, toplumsal dinamikler hakkında yeterli bilgi vermez.
İkinci olarak, kendi tanımlayıcı kategorilerini sunuyorlar. Örneğin, toplumsal egemenliğin üç unsura ayrılabileceğini öne sürüyorlar: şiddet kontrolü, bilgi kontrolü ve karizmatik liderlik. Modern ulus-devlet modeli bu üçünü de içerirken, geçmişteki hiyerarşik toplumlar yalnızca bir veya ikisini barındırıyordu. Bu, o toplumlarda yaşayan insanlara bugün hayal edemeyeceğimiz özgürlükler sağlıyordu.
Graeber ve Wengrow, tarihte eşitsizliğe odaklanmaktan ziyade, insan özgürlüğü üzerine bir inceleme sunuyor. Antropolojik kayıtlara dayanarak, atalarımız arasında yaygın olan ancak bugün büyük ölçüde kaybolmuş üç özgürlük türünü tanımlıyorlar:
- Topluluğu terk etme özgürlüğü (uzak diyarlarda hoş karşılanacağını bilerek).
- Politik sistemi periyodik olarak yeniden düzenleme özgürlüğü.
- Otoriteyi cezai sonuç olmaksızın çiğneme özgürlüğü.
Bu, Rousseau’nun “kaybın kaçınılmaz olduğu” fikrinden oldukça farklıdır.
Bu analiz, hiyerarşinin tarihsel gelişimi hakkında yeni bir soru doğuruyor: “Asıl bulmaca, liderlerin ilk ne zaman ortaya çıktığı değil, onları ciddiye almamanın ne zaman imkansız hale geldiğidir.”
Kitabı ilginç kılan şey, karşılaştığımız fenomenlerin yabancı doğasıdır: potlaçlar, kelle avcılığı, kafatası portreleri, yabancı krallar, devrimler, şamanik sanat, vizyon yolculukları… Her Şeyin Şafağı bir bilim kurgu romanı gibi okunsa da, asıl kurgusal olan, insanlık tarihine dair yerleşik anlayışımızdır. Metin eğlenceli, yer yer komik, ve neredeyse her paragraf yeni bir içgörü sunuyor. Dünya tarihi üzerine yazılmış diğer kitaplardan tamamen farklı bir sınıfta yer alıyor.

Her Şeyin Şafağı, Steven Pinker, Jared Diamond veya Francis Fukuyama gibi isimleri entelektüel anlamda geride bırakıyor (Tabii Yuval Noah Harari’yi de bu listeye ekleyebiliriz). Popüler yazarlar, insanlık tarihini ele alırken kaçınılmaz olarak büyüdüğümüz eski mitleri yeniden üretme eğilimindeler. Örneğin Pinker, bilimsel ilerleme hakkında konuşsa da, argümanları 17. yüzyıl Hobbes’undan farksız olabilir.
Graeber ve Wengrow, popüler yazarların antropolojik kayıtları ele alışındaki yetersizlikleri ortaya seriyor. Bu kayıtlara –yani insanlık tarihinin belgelenmiş tüm olasılıklarına– hâkim olmak, uzak geçmişi yorumlamak için güvenilir bir bakış sunar.
Kitabı okurken karşılaştığım en önemli deneyimlerden biri, entelektüel bir tuhaflık hissetmem oldu. Metin, günümüz sosyal teori manzarasında kolayca konumlandırılamayacak bir yerde duruyor. “Büyük anlatıyı” yeniden sahiplenerek, postyapısalcı ve posthümanist akımlarla kesin bir kopuş yaşıyor. En azından Graeber’ın kendini bir “pre-hümanist” olarak gördüğünü, insanlığın potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştireceğini umduğunu biliyoruz.
Bu eseri, bu yönde atılmış bir adım olarak görmek mümkün. Ayrıca Her Şeyin Şafağı, Aydınlanma geleneğine ait bir yapıt olarak da okunabilir, ancak kitabın bir diğer iddiası da Aydınlanma düşüncesinin büyük ölçüde, dönemin Avrupa toplumuna yönelik yerli entelektüellerin eleştirilerine bir yanıt olarak geliştiğidir. Kitabın mevcut arkeolojik ve antropolojik teoriyle nasıl örtüştüğüne gelince, o kadar kapsamlı bir eser ki, kolayca kıyaslanabilecek bir çalışma değil.
Eğer bir karşılaştırma yapılacaksa, bu Galileo’nun veya Darwin’in eserleriyle yapılmalı. Graeber ve Wengrow, insanlık tarihine tıpkı onların astronomi ve biyolojiye yaptığı gibi bir etki yapıyor. Kitap, benzer bir merkezsizleştirme etkisi yaratıyor: Sosyal evrimin zirvesindeki kendi kendine atanmış yerimizi devirerek, tarih anlayışımızı şekillendiren teleolojik düşünceye büyük bir darbe indiriyor.
Aradaki fark şu: Galileo ve Darwin’in eserleri insanın evrendeki konumunu görece önemsizleştirirken, Her Şeyin Şafağı bu evren üzerindeki tüm hareket olanaklarını keşfediyor. Galileo ve Darwin kendi dönemlerinde fırtınalar koparmışsa, bu eser de aynı nedenden ötürü çok daha büyük bir etki yaratacaktır. Nihayetinde, burada anlatılan hikâyeyi resmi köken anlatısı olarak benimseyen bir toplum –okullarda öğretilen, kamusal bilince işleyen bir anlatı– şu an içinde yaşadığımız toplumdan kökten farklı olacaktır.



