“Sanki Auschwitz’i TikTok’tan izliyor gibiyiz”

Kurbanların Kurbanları, Said ve Gazze Soykırımı

Edward Said'in etik hümanizmi Gazze soykırımı bağlamında “bugün” ne anlama gelir? “Kurbanlar” söylemi içerisinde, ezen ile ezilen, sömürgeleştiren ile sömürgeleştirilen arasındaki bariz etik ayrımı nasıl koruyacağız?
Okuma listesi
Editör:
Redaksiyon:
Jewish Currents
Özgün Başlık:
On the “Victims of the Victims”
17 Ocak 2025

7 Ekim 2023’ten beri, Edward Said’in Filistinlilerin “kurbanların kurbanları” olduğu iddiasını düşünüp duruyorum. Ünlü edebiyat eleştirmeni bu “kompleks ironi”yi, Filistin Sorunu adlı çığır açan kitabının 1992 tarihli baskısında etkileyici bir biçimde şöyle açıklamıştı: “Yıllarca süren antisemitik zulmün ve Holokost’un kurbanları bugün başka bir halkın kurban edenleri oldular.” 1986’da, romancı Salman Rushdie’ye söylediği gibi: “İsrail’e dair herhangi bir eleştiri antisemitizm şemsiyesi altında değerlendiriliyor… Özellikle ABD’de İslam kültüründen gelen bir Arap olarak ne söylersen söyle klasik Avrupa ya da Batı antisemitizminin bir parçası olmuşsun gibi algılanıyorsun.” Buna rağmen Said, Nekbe ve Holokost’un şekillendirdiği tarihsel travmanın ürettiği düşmanlık söylemlerini ve bunların yarattığı derin uçurumu aşabilen ilk entelektüellerden biridir; nitekim Avrupa’daki antisemitik zulme ve buna dair modern Yahudi deneyimine şefkatli bir yaklaşım sergileyebilmenin Filistin tarihi ve ulusal haklarının varlığının kabul edilmesine bağlı olduğu inancını ısrarla sürdürmüştür. Filistin Sorunu’nda da dediği gibi, “antisemitizmin yıkıcı sorunu”na empatiyle yaklaşmak, kurbanlık yarıştırma bataklığından bir çıkış yolu sağlar. Birbirine içkin olan bu empati biçimi, Said’in, Filistinliler ve İsraillilerin hem kaderlerinin hem de geleceklerinin Filistin sorunu üzerinden birbirine bağlı olduğu yönündeki fikirlerini yansıtıyordu.

Bugün, tarihî Filistin topraklarında her Filistinlinin hayatına tamamıyla nüfuz eden 76 yıllık sistematik zulmün ardından İsrail, Gazze’de bunu yazdığım sırada şimdiye dek 64.260 Filistinliyi katletmiş ve on binlercesini de yaralamış bir soykırım kampanyası yürütürken, şu soru beni tedirgin ediyor: “Kurbanların kurbanları” ifadesi, etik-tarihsel bir formülasyon olarak hâlâ bir anlam taşıyor mu? Said, Gazze soykırımından yirmi yıl önce [2003] hayatını kaybetti ve pek çoğumuz gibi, canlı yayınlanan bu vahşetin boyutunu hayal bile edemezdi; Holokost’tan sağ çıkmış Gabor Matè’nin de dediği gibi, “Sanki Auschwitz’i TikTok’tan izliyor gibiyiz.” Dahası, Said, Batılı kurumların, liderlerin ve önemli kamusal figürlerin bu vahşetleri böylesine destekleyeceğini de öngöremezdi. Ne soykırıma dair görüntü ve videoların yayılması, ne Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İsrailli liderlere yönelik imha ve kitlesel açlık programları sebebiyle çıkarılan tutuklama emirleri (zulmün barizliğinin nihayet çok geç de olsa bu kurum tarafından kayda değer bulunabilecek bir eşiğe ulaşması sayesinde), ne de Apartheid sonrası Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail devletini soykırım yapmakla suçlaması, Batı hükümetlerinin gösteriş meraklısı filo-Siyonizmini en ufak bir şekilde bile etkilemedi. Tam tersine, onlar, şiddetin kurbanı olan İsrailli Yahudiler için yas tutmak ve onları savunmak için Filistinlilerin insanlığını bütünüyle görmezden geldiler. Said’in empati çağrısının aksine liberal Batı, Filistinlileri herhangi bir ahlaki ya da tarihsel öneme sahip kurbanlar olarak görmeyi kategorik biçimde reddetti.

Ancak Filistinliler İsrail’in güvenliği adına acımasızca katledilirken, İsrailliler gerçekten de kolektif ve ulusal olarak kurban mıdırlar? Yahudi olmakla İsrailli olmak arasında, dolayısıyla da Hristiyan Batı’daki antisemitik zulümlerden kaynaklı uzun bir Yahudi mağduriyeti tarihiyle, İsraillilerin Filistin’i kendi elleriyle sömürmelerinden dolayı ortaya çıkan sömürge karşıtı şiddet arasında yapılması gereken temel bir ayrım yok mu? Irkçı İsrailli siyasetçi, Arap karşıtı bir parti olan Otzma Yehudit’in (Yahudi Gücü) lideri Itamar Ben-Gvir’i bir kurban olarak görmek ne kadar mantıklı? Bugün İsrailli askerler tam olarak neyin kurbanı? Tepeden tırnağa kadar silahlandırılmışlarken, milyarlarca dolarlık ABD silahlarıyla donatılmışken ve görünen o ki Gazze soykırımına yönelik uluslararası öfkeyi bastırmak için sınırsız diplomatik desteğe sahipken, hangi anlamda kurbanlar? Onlar, hayatlarını yok ettikleri, evlerini yıktıkları ve çocuklarını katlettikleri, vatansız bırakılan ve bir kez daha yurdundan edilmiş Filistinli kadınların iç çamaşırlarını giyerek gülümseyen pozlar verdikleri, harabeye çevirdikleri Gazze manzarasında çekilmiş fotoğraflarını sevinçle yayarken hangi anlamda kurbandırlar? Filistin üniversitelerini ve kütüphanelerini yok ederken kahkaha attıkları videoları yayınlarken hangi anlamda kurbandırlar? İsrailli Yahudi yerleşimciler, açlıktan ölmek üzere olan çocuklara gıda yardımının ulaşmasını engellemek için bir araya geldiklerinde hangi anlamda kurbandırlar?

Peki ya 2014’te Gazze’deki bombardımanı bir insanlık felaketini değil de sanki bir tiyatro gösterisi seyreder gibi kayıtsızca oturup izleyen İsraillilere ne demeli? Ya da 2006’da İsrail’in Lübnan’ı bombaladığı sırada çocukların topçu mermilerini imzalamasına ses çıkarmayanlar? Veya 1948’deki Nekbe sırasında Tantura katliamına katılanlar ya da onu örtbas edenler? Artık bir noktadan sonra, bu İsraillileri -kafalarındaki “barbar” canavarları yenmek için savaştıklarına gerçekten inanmaları dışında- kurban olarak düşünmek saçmalıktır. Oysa, Edward Said’in Filistinlileri “kurbanların kurbanı” olarak tarif ederken kastettiği şey kesinlikle bu değildi.

Gerçekten de Said, İsrailli Yahudilerle Filistinlilerin birbirlerinin kolektif travmalarını tanıyabilecekleri bir yol bulmaya çalışırken, peşinde olduğu şeyin asla yüzeysel bir eşitleme olmadığını açıkça belirtmişti. O, İsraillilerin Filistinliler üzerinde kurduğu olağandışı gücü örtbas eden ve bu süregelen tahakkümden kaynaklı epistemik, politik, ekonomik, sosyal ve insani yıkımları gizleyecek bir eşdeğerlik olmadığı konusunda açıktı. Avrupa’daki Yahudiler Holokost ile sonuçlanan Batı antisemitizminin kurbanlarıyken, Filistinliler İsrailli Yahudi Siyonistlerin ve onların -Hristiyan Siyonistler de dahil olmak üzere- Batılı destekçilerinin, kolaylaştırıcılarının ve müttefiklerinin kurbanları olmaya devam ediyor. Modern antisemitizmin oluşmasında kritik öneme sahip Yahudi karşıtı Nazi ırkçılığında Filistinlilerin hiçbir payı olmasa da, İsrailli Yahudiler 1948’ten günümüze Filistinlilerin gayri insanileştirilmesinde ve Filistin toplumunun, tarihinin ve yaşamının yok edilmesinde kilit rol oynadılar. Dolayısıyla, kronoloji, konumlanış ve fail-neden-sonuç ilişkileri açısından büyük farklılıklar bulunmaktadır.

Said’in “kurbanların kurbanları” formülasyonu, her iki halkın da maruz kaldığı vahşeti tek bir çerçevede ele alsa da, Said, özellikle Filistinlilerin karşılaştığı özel zorluğun da altını çizmeye özen gösteriyor. Filistin Sorunu’nda dediği gibi: “Filistinliler, olağanüstü bir talihsizlik yaşamışlardır; karşılarında, köklü bir kurban olma ve korku geçmişine sahip, ahlaki açıdan en karmaşık düşman, yani Yahudiler bulunmaktadır. Yerleşimci-sömürgeciliğin mutlak yanlışlığı, eğer bunun arkasında kendi kaderini düzeltmek için yerleşimci-sömürgeciliği kullanan, derinden inanılan bir Yahudi varlığı varsa, büyük ölçüde hafifler hatta yok olur.” İsrailli liderler, eleştirileri susturmak, Filistinlilerin insandışılaştırılmasının dehşetini gizlemek ve sömürgeci Siyonizmin aşırı şiddetini meşrulaştırmak için düzenli olarak Holokost tarihini ve Yahudilerin antisemitizm deneyimini bir baskı aracı (bir sopa) olarak kullanıyorlar. İsrail, Filistin topraklarını gasp ederek ve İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’in “Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar Yahudi üstünlüğü ve apartheid rejimi” olarak tanımladığı uygulamaları hayata geçirerek uluslararası hukuku sürekli ihlal etmektedir. Ancak Said’in belirttiği gibi, değişmez nihai mağduriyet efsanesini reddettiğimizde, çok daha net bir resim ortaya çıkar: “Afrika’daki ve Filistin’deki kurbanlar neredeyse aynı şekilde yaralılar.”

Said’in bu ünlü sözü, güç ilişkilerinin gizlenmesini gözler önüne seren güçlü bir eleştiri olmaya devam ederken, duygudaşlık yoluyla ileriye dönük bir yol çizme çabası başka bir döneme aitmiş gibi görünüyor. Belki de Said’in etik hümanizmini büyük Filistinli şair Mahmud Derviş’inkiyle birleştirmenin zamanı gelmiştir. Mahmud Derviş, “Öldürülmüş ve Bilinmeyen” adlı şiirinde şöyle yazmıştı:1Mahmud Derviş’in bu şiirini “Mudered and Unknown” adıyla İngilizceye çeviren Fady Joudah’tır. Şiirin Türkçe çevirisi Zeynep Sude Sönmez’e ait. -ed.n.

“Kurban benim.” “Hayır, kurban yalnızca
benim.” Yazara demediler ki: “Hiçbir kurban
başkasını öldürmez. Hikâyede bir
kurban ve bir katil vardır.”

Derviş, Said’in işaret ettiği şeyi açıkça gösteriyor: Geçmişte ne kadar kurban olurlarsa olsunlar ve bu geçmişin damgasını ne kadar yanlarında taşırlarsa taşısınlar İsrailli Yahudiler, kendi eylemleri yüzünden yeni bir tür özne hâline geldiler. Tarihçi Ilan Pappé gibi iktidara seküler bağlanmanın tercih edilebilir ve vazgeçilebilir bir seçim olduğunu hatırlatan önemli istisnalar dışında, İsrailli Yahudiler artık zulmeden konumundadır. Aktif olarak Filistinlileri kendilerinin kurbanı haline getirmekteler. Hem İsrailli Yahudiler hem Filistinliler kuşkusuz insandırlar, her ikisi de eşitlik ve özgürlüğü hak ediyorlar ve bu iki halk birbirine bağlılar. Ancak günümüzde yalnızca biri zalim, diğeri ise ezilendir. Eğer ezen ile ezilen, sömürgeleştiren ile sömürgeleştirilen arasındaki bu temel, bariz etik ayrımı koruyamazsak, işte o zaman tarih, bitmek bilmeyen kurban olma narsisizmini kırma aracı olmaktan çıkıp anakronizmin bir putu hâline gelir. Said’in Filistin Sorunu’nda da dediği gibi, “Asıl kaygısı geçmişin tekrarlanmasını önlemek olan bir yaşamı tatmin edici bir şekilde sürdürmenin imkânı yoktur. Siyonizm için Filistinliler, artık şimdiki bir tehdit formunda yeniden beden bulmuş geçmiş bir deneyimin muadili hâline gelmiştir. Sonuç olarak, Filistinlilerin bir halk olarak geleceği bu korkuya ipotek edilmiştir, bu da hem onlar hem de Yahudiler için bir felakettir.” Derviş ise bu formülasyonun özünü ortaya çıkararak bize aslında hangi halkın, kimin eliyle ve neden acı çektiğine doğrudan bakmamızı söyler. Said ve Derviş bize, geçmişin tutsağı olmak zorunda olmadığımızı hatırlatır, aksi takdirde hepimiz birer kurban olarak mağduriyetlerimize sığınarak bir zamanlar bize yapılmış korkunç şeyleri başkalarına yaparız.

Notlar

(1) Mahmud Derviş’in bu şiirini “Mudered and Unknown” adıyla İngilizceye çeviren Fady Joudah’tır. Şiirin Türkçe çevirisi Zeynep Sude Sönmez’e ait. -ed.n.

Bunları okudunuz mu?