Hakikat dediğimiz şey, şu garip çağda iyice yorucu bir uğraşa dönüştü. Yorucu derken, ağır bir yükü sırtlanmanın ya da meşakkatli bir yolculuğa çıkmanın getirdiği o fiziksel bitkinlikten bahsetmiyorum; daha çok, bir konuyu gerçekten anlamak için bir süre susup beklemeyi, sadece bakmayı gerektiren o ince sabırdan söz ediyorum. İnsan bu yolda önce “bilmiyorum” demeyi öğreniyor, sonra da çekine çekine “pek emin değilim” demeye başlıyor. Ancak ne yazık ki bu iki cümle artık eski itibarını yitirdi. Onların yerine daha ışıltılı, daha kestirme yargılar her yanı sarmış durumda: Ben o meseleyi “çözdüm,” veya artık klasikleşen “Büyük resmi fark edin” klişeleri. Bu tip sözlerin insanı cezbeden ama zehirli bir tarafı var. Zihne nefes alacak vakit bırakmıyor, aksine bütün zamanımızı yiyip bitiriyor. Üstelik insanı sanki gizli bir kapıdan geçmiş de kimsenin bilmediği bir sırra ulaşmış gibi sahte bir özel hissetme ruh hâline büründürüyor.
Sosyal medyanın gerçeği bin parçaya bölen, herkese duymak istediği o küçük yalanı fısıldayan tekinsiz bir havası var. İşte bu puslu ortamda; her sinema karesinin altına bir şifre, her üzücü olayın ardına gizli bir plan yerleştiren reels “bilginleri”, teknolojinin rüzgârını arkalarına alıp kitlelere sesleniyor. Bu belirsizlik ortamı tesadüfen oluşmuyor; çünkü her şeyin açık seçik ortada olduğu yerde efsane yaratılamaz. Efsane, sisli havayı seviyor. O siste, o bilgi boşluğunda sıradan bir gölge devasa bir canavara, basit bir tesadüf ise korkunç bir plana dönüşüveriyor. Zihnimiz, karanlıkta kalan boşlukları korkularıyla doldurmaya her zaman fazlasıyla eğilimli görünüyor.
Bir fotoğrafın köşesindeki rastgele bir çizgi ya da bir videodaki iki saniyelik donuk bir bakış bir anda sarsılmaz bir kanıt muamelesi görüyor. İşin hazin tarafı da şu: Günlük hayatımızı şekillendiren, tercihlerimizden izlediğimiz videoya kadar her şeye yön veren asıl büyük mekanizma, algoritmaların ta kendisiyken, bu somut ve gerçek düzenekler komplo meraklılarını pek cezbetmiyor. Neden? Çünkü somut olanla uğraşmak emek istiyor; okumak, kıyas yapmak ve o sıkıcı ayrıntılara gömülmek gerekiyor. Oysa gizli örgüt fikri, daha ilk anda hazır, paketlenmiş, heyecanlı bir hikâye sunuyor. Kötü adamlar var, inmiş perdeler var ve o perdenin arkasında kusursuzca işleyen bir makine var… Dünyanın bütün o karmaşası (belki de zenginliği) bir anda heyecanlı bir roman gibi düzene giriveriyor. Hem ürkütücü hem de tuhaf bir şekilde insanı rahatlatan bir düzen.
Bu hikâyenin en cazip tarafı belki de yalnızlığı azaltıyor olması. Algoritmalar bizi kendimize benzeyenlerle, aynı şüpheleri duyanlarla buluşturdukça “yalnız değilim” duygusu iyice kökleşiyor; bu duygu da zamanla “demek ki haklıyım” hissine evriliyor. Böylece hakikat, kanıtla veya belgeyle değil, kalabalığın çokluğuyla ölçülür hâle geliyor. İnsan bir konudaki fikrini güçlendirdiğini sanırken, aslında sadece kendi sesinin yankısını dinliyor.
Burada kültürel alışkanlıklarımızı, o köklü kodlarımızı da unutmamak gerekiyor. Yüzyıllar boyu ahenk ve uyuma önem vermiş, kalabalıkla beraber hareket ederek kendini korumaya alışmış bir medeniyetin çocuklarıyız. Çoğunluğun çizdiği sınır bize her zaman daha güvenli geliyor. Dışarıda kalmak ürkütüyor; içeride, o kalabalığın sıcaklığında kalmak ise rahatlatıyor. Komplo teorileri tam bu noktada, o en zayıf anımızda devreye giriyor: Karmaşık olanı tek bir anlatıya indirgiyor, dağınık olanı büyük plan diye toparlayıp bizi o belirsizliğin sıkıntısından kurtarıyor. Yani sadece yanlış bilgi vermiyor; köşeli bir anlam dünyası armağan ediyor.
Bu ve benzeri anlarda Orhan Pamuk’un bir yerlerde söylediği o sözü aklıma geliyor: “Bizde doğru olan, herkesin yaptığını yapmaktır.” Bu cümle bugün her zamankinden daha görünür bir hâlde; çünkü kalabalık artık sadece sokakta değil, ekranın içinde ve her anımızda bizimle. Yani artık yanlış teoriler, garip mantık yürütmeler boşlukta süzülüp yok olmuyor. Her an telefonumuza dokunduğumuz her saniye bizim dünyamıza nakşoluyor. Böylece komplocu düşünceler sadece yanlış bir bilgi dolaşımı değil; aynı zamanda bir psikoloji ve marazi bir aidiyet biçimine evriliyor.
Bu teorilerin büyüsüne kapılmak, insanı hayatın gerçek ve karmaşık dokusundan koparıp eylemsizliğe hapsediyor. Çünkü komplo, insana önce kestirme bir yol gösteriyor. Zor sorular yerine kolay cevaplar, uzun araştırmalar yerine tek bir anahtar. Bilgiyi, ruhu yücelten bir amaç değil de günü kurtaran pragmatik bir araç gibi bize sunan eğitim sistemimizden midir bilmem; ama zihinsel konforun o yumuşak yastığını çok seviyoruz. Bu yüzden karmaşayı basitleştiren anlatılar yorgun ruhlarımıza şifa gibi geliyor. Farklı ihtimallerin çilesini çekmek yerine, elimizdeki birkaç kırıntı bilgiyle kendimize yapay bir dünya kuruyoruz. Siyah ve beyazın kolaylığına sığınıp, gerçeğin o bin bir tonlu gri bölgelerine karşı körleşiyoruz. Üstelik bu körlük, çoğu zaman “uyanma” veya “gerçekleri görme” etiketiyle pazarlanıyor. İnsan gözlerini sımsıkı kapattığını fark etmiyor; çünkü kapalı gözlerin ardında kendini özel hissettiren renkli bir rüya var. Rüya hem güvenli hem tehlikeli. Güvenli, çünkü her şeye bir açıklaması var; tehlikeli, çünkü o açıklamayı verdiği an insanın soru sorma refleksini felce uğratıyor.
Mesela şu karanlık Epstein vakasını düşünelim. Bütün dünya, ortaya saçılan o çirkin güç ağı karşısında dehşete düştü. Oysa güç sahiplerinin perde arkasındaki karanlık ilişkileri tarihsel açıdan hiç de yeni bir olgu değil. Roma’nın mermer salonlarından 19. yüzyıl Londra’sının kapalı kulüplerine kadar, elitler her zaman benzer karanlık ağlar örmüşlerdir. Hukukla ve insan haklarıyla övündüğümüz şu çağda asıl sormamız gereken soru, bu yapıların var olup olmadığı değil; nasıl olup da varlıklarını bu kadar rahat sürdürebildikleri olmalıydı. Kurumlar neden çalışmıyor? Denetim mekanizmaları neden deliniyor? Güç hangi çatlaklardan, hangi boşluklardan sızıyor? Hangi çıkar ilişkileri bu çürük sistemi ayakta tutuyor?
Fakat bu sorular sabır istiyor, emek istiyor. Komplo ise sabrı değil, hızla tüketilen bir tatmini seviyor. Bu yüzden gizli örgütler dünyayı yönetiyor masalı hemen devreye giriyor. Böyle söyleyince dünya basitleşiyor: Suçlu belli, düzen net, hikâye tamamlanmış. Oysa hayat, tamamlanmaya direnir. Hayatın en rahatsız edici tarafı da burasıdır zaten; aynı anda hem açıklanabilir hem de çok tekinsiz kalabilmesidir.
İşte bu tamamlanma ihtiyacı bizi ister istemez kurgusal referanslara götürüyor; hayatı bir senaryo gibi okumaya başlıyoruz. Epstein skandalı patlak verince toplumsal analizlerin susup yerini Stanley Kubrick’in Eyes Wide Shut filmine bırakıyor ve bu görece eski film yeniden bir kehanet belgesi muamelesi görmeye başlıyor. İnternet, “ben demiştim” edasıyla yazılmış, filmi bir sanat eseri değil de bir delil dosyası gibi sunan metinlerle dolup taşıyor. Bir film, bir anda sinema olmaktan çıkıp sanki mühürlü bir mahkeme evrakına dönüşüyor. Oysa sinema, gerçeği kanıtlamak için değil, gerçeğin üstündeki örtüyü şöyle bir aralayıp bizi o buğulu cama yaklaştırmak için vardır.
Malum efsaneyi bilirsiniz: Kubrick bu son filmini teslim ettikten çok kısa bir süre sonra, uykusunda sessizce hayata veda etti. Komplo severlere göre tabii ki bu bir tesadüf değildi; o öldürülmüştü. Büyük yönetmen, bir parçası olduğu gizli örgütten ayrılmak istemiş, Eyes Wide Shut ile onları ifşa etmeye kalkışmış, bunun bedelini de canıyla ödemişti.
Bu iddiaların inşa ediliş biçimi, komplo zihninin nasıl çalıştığını çok net gösteriyor. Kubrick’in yetmiş yaşında olması, geçmişte ciğerlerini yoran yoğun sigara tüketimi, kalbini zorlayan kiloları, filmin çok uzun süren yıpratıcı çekim takviminin yarattığı ağır stres… Bunlar fazlasıyla sıradan, fazlasıyla insani açıklamalar ve tam da bu yüzden gözden düşürülüyorlar. Çünkü komplocu zihin sıradan açıklamayı sevmiyor; sıradan olan, hikâyenin heyecanını azaltıyor. Komplocu birkaç tesadüfü bir araya getirip tek bir büyük niyet uydurmak istiyor. Böylece Kubrick bir iki tesadüfle anında “kurban edilen yönetmen”e dönüşüyor. Filmi de, hayatı da, ölümü de artık yalnızca bu pencereden okunmaya başlanıyor. Eyes Wide Shut bir sinema şaheseri olmaktan çıkıyor; satır aralarına gizlenmiş mesajlarla dolu bir istihbarat dosyasına dönüşüyor. Ve bir kez o dosyaya dönüştü mü, kadrajda görülen her ayrıntı, her renk, her replik artık bir delil muamelesi görmeye başlıyor.
Şimdi bu düşünme biçiminden yola çıkarak filme bir daha bakalım. Çünkü yanlış iliklenen düşünme zincirleri, dikkatle izlendiğinde adım adım çözülüyor; insanın nerede kestirmeye kaçtığını, nerede kanıt sandığı şeyin aslında sadece bir çağrışım olduğunu gösteriyor. Komplocu okuma, çoğu zaman çağrışımı kanıt yerine koyuyor. Duyguyu delil gibi taşıyor. Ve en önemlisi, soruyu yanlış yerden soruyor: “Bu neye işaret ediyor?” sorusunu bir kenara bırakıp, “Bunu kim yaptı?” sorusuna saplanıp kalıyor.
Sembol Avcılığının Yarattığı Serap
Filmin o puslu dünyasına girerken en belirgin iddialardan başlayalım ve yazımızın rotasını Eyes Wide Shut’a döndürelim. Bu filmi “gizli bir örgüt ifşası” olarak okuyan komplocular en başta, insan zihninin en eski yanılgılarından birini yaparlar. Psikoloji biliminin “Pareidolia” kavramıyla açıkladığı hadiseden bahsediyorum. Hani bulutlarda yüz görmek, duvar lekelerinde kutsal figürler aramak, rastgele şekilleri anlamlı bir mesaj sanmak gibi. Ne var ki bir sembolü görmek ya da gördüğünü sanmak, bütün bir küresel komplo ağını kanıtlamaya yetmemesine rağmen “tersine okuma” dediğimiz yöntemle hemen büyük bir hikâye yaratılır. Sembolün varlığı ile o sembole yüklenen niyet arasında dağlar kadar mesafe vardır; komplocu zihin o mesafeyi kanıtla değil, aceleyle ve telaşla kapatır. Böylece film, bir sanat eseri olmaktan çıkar, ucuz bir şifre avı oyununa döner. Artık bu saatten sonra Eyes Wide Shut bir aşırı yorum zehirlenmesine maruz kalır. Bu zehirlenmeyi yaşayan bir zihin için, yönetmenin kadraja salt estetik amaçlarla, bir renk dengesi yakalamak ya da atmosfer kurmak için yerleştirdiği herhangi bir obje, bir anda suç deliline dönüşür. Birkaç örnek vermek gerekirse:
a. Sütunlar ve Masonluk İddiası: Filmde Nicole Kidman’ın iki sütun arasında soyunduğu o sahne anında Masonluğun gizli dünyasına “giriş” olarak yorumlanır. Oysa sütun, mimaride Antik Yunan’dan modern evlere kadar son derece yaygın bir lüks sembolüdür. Filmde de bu, yüksek seviye bir partinin dekorudur.
b. Oz Büyücüsü Göndermesi: Filmdeki o meşhur “gökkuşağının sonu” repliği sıkça dillerdedir ve komplo teorisyenleri tarafından absürt yerlere çekilir. Zihin kontrolü tetikleyicisi sayılan bu sahne, filmin bağlamında aslında oldukça açık bir psikanalitik kaçış ve “eşiği atlama” sekansıdır.
Sahneyi ayrıntılarıyla hatırlayalım: Victor Ziegler’in verdiği o gösterişli ve kalabalık Noel partisinde, evli karakterlerimiz ayrı düşmüştür. Eşi Alice, alkolü de biraz fazla kaçırıp bir Macar soylusuyla dans ederek sınırlarını zorlarken; Dr. Bill Harford koluna giren iki genç ve çekici model tarafından kıstırılır. Kadınlar Bill’e, o burjuva ve sıkıcı ortamdan bir kaçış vadederek “Seni gökkuşağının bittiği yere götürmek istiyoruz” derler. Bill, tam da o güvenli “aile babası” rolünden mecazi olarak kaçırılmak ve baştan çıkmak üzereyken, Ziegler’in uşağı tarafından üst kata, aşırı doz almış bir kadına müdahale etmesi için çağrılır ve o ortamdan aniden koparılır.
Kubrick bu sahneyi, Oz Büyücüsü (The Wizard of Oz) sembolizmiyle rüya ile gerçek arasındaki bir kapı gibi inşa eder. Oz Büyücüsü masalında Dorothy, renksiz, sıkıcı ve güvenli Kansas’tan devasa bir kasırgayla koparılıp tehlikeli, renkli ve gerçeküstü Oz Diyarı’na (“Somewhere Over the Rainbow” / Gökkuşağının Üzerindeki o yere) geçer. Filmin anlatısı içinde Bill’in güvende hissettiği steril, monoton evliliği onun “Kansas”ıdır. Modellerin “gökkuşağının sonu” teklifi ise, onun bilinçaltına, bastırılmış cinselliğine ve rüya/kâbus âlemine (Oz Diyarı’na) atacağı ilk adımdır.
Filmin gidişatı içinde bu temanın neden yer aldığı çok nettir: Bill, karısı Alice’in onu zihninde aldattığını itiraf etmesiyle sarsılır ve kendi “gökkuşağının sonuna” doğru bir gece yolculuğuna çıkar. Zaten ilerleyen sahnelerde Bill’in gizli tarikata sızmak için maske ve pelerin kiralayacağı o tuhaf, tekinsiz dükkânın adının “Rainbow Fashions” (Gökkuşağı Kostümleri) olması tesadüf değildir. Dükkanın neon tabelası, karakterin artık gerçeklikten koptuğunu ve karanlık bir masal diyarına geçiş yaptığını görsel olarak ilan eder.
Edebi okuma pratiği ve sinema dili bilgisi zayıfsa, bu tür sahneleri filmin dünyasından koparıp “illuminati” veya “zihin kontrolü” gibi absürt yerlere yerleştirmek kolaydır; ama bu, filmin gizli bir ifşa yaptığı anlamına gelmez. Aksine bu göndermeler, insan psikolojisinin, rüya mantığının ve evlilik kurumunun karanlık odalarına tutulmuş ustaca bir sanatsal fenerdir.
c. Göz ve Piramit Sembolizmi: Kubrick’in birçok filminde göz motifi çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar. Tek göz; gözetim, kontrol ve iradeyi yitirme imajı uyandırır. Kubrick’in sinemasında bu temalar dolaşır durur. Dolayısıyla tekinsiz bakan tek bir göz, yıllardır kullanılan güçlü bir semboldür. Bugün sanatçıların bu imgeyi kullanması da aynı tekinsiz etkiyi sevdikleri içindir. Durum ya böyledir ya da gerçekten Wall Street’te bir gökdelenin gizli katında toplanıp dünyaya “sizi izliyoruz” mesajı verme zevkini yaşıyorlardır. Hangisine inanacağınız hayal gücünüze kalmış.
Ritüel Sahnesi ve Mekân Kullanımı Yanılgısı
Filmi “gizli örgüt ifşası” olarak okuyanlara göre filmdeki meşhur maskeli ritüel sahnesi filmin kalbidir, sembollerle doludur. Kubrick’in burada gizli bir örgütün yoldan çıkmış seks partisini göstererek izleyenleri uyandırmaya çalıştığına inanılır. Hâlbuki eserin kendi dünyasına odaklandığımızda, bu ayinin amacı gizli bir örgütü deşifre etmekten ziyade, güç ve yozlaşmaya dair çok daha ürkütücü gerçekleri göstermektir.
William Harford bu sahnede maskeli balonun içine düşer. Kubrick burada izleyenlere erişilemez güç katmanlarının ve sınıfsal dışlanmışlığın soğuk bir temsilini gösterir. Bill, tıp diploması ve statüsüyle o dünyaya üst sınıfa ait olduğunu zanneder fakat o salona girdiği an acı bir hiyerarşiyle yüzleşir: O, bu insanların dengi değil, sadece bir turisttir. Maskeler, oradaki elitlerin vicdanlarını askıya alıp, insan bedenini -özellikle kadın bedenini- bir tüketim nesnesine dönüştürmelerini sağlayan birer kalkandır. Kubrick burada “şeytana tapmayı” değil, paranın ve gücün getirdiği mutlak yozlaşmayı, yani “güce tapmayı” resmeder. İzleyiciyi rahatsız eden şey ayindeki kukuletalar değil, gündüz vakti son derece saygın görünen bu insanların, gece olunca parayla satın aldıkları dokunulmazlık zırhıdır.
Filmin en çok tartışılan detaylarından bir diğeri Fidelio ve Beethoven hadisesidir. “Fidelio” parolası, komplocuların elinde yine bambaşka bir şekle bürünür. Onlara göre bu sözcük, örgüte duyulan “mutlak itaat”i simgeleyen, Masonik bir sadakat yemini ya da elitlerin gizli seks partileri için aralarında kullandıkları şifreli bir koddur. Oysa Kubrick, bu kelimeyi seçerken çok gizli bir tarikat tüzüğüne değil filmin hikâyesine gönderme yapar.
“Fidelio”, Beethoven’ın bestelediği tek operanın adıdır. Operanın konusu ise filmin ana damarıyla birebir örtüşür: Kocasını zindandan kurtarmak için erkek kılığına giren ve hayatını riske atan cesur, “sadık” bir kadının hikâyesidir. Kubrick, parolayı “Fidelio” yaparak aslında filmin çözümünü daha en baştan fısıldar: Bill’i yaşadığı “gecenin karanlığı”ndan çekip alacak olan şey “tarikatı ifşa etmesi” değil; karısı Alice’in varlığıdır. Bill’in kurtuluşu, o maskeyi yastığının üzerinde bulup gerçeği kabullenmesi ve evliliğine, yani Alice’e geri dönmesidir.
Maskenin Altındaki Ürkütücü Gerçeklik
Sözün özü; gerçeğin kusurlu ve çıplak yüzüne bakmak, gizemli bir yalanın peşinden gitmekten daha fazla cesaret ister. Çünkü indirdiğimiz her maskenin altından dünyayı yöneten ritüellerle süslenmiş bir şeytan çıkmaz; çoğu zaman sadece insan çıkar. Zaaflarıyla, hırslarıyla, korkularıyla ve ölümlülüğüyle bildiğimiz insan.
Kendi yarattığı algoritmaların içinde kaybolan, anlamadığı her boşluğu korkularıyla dolduran ve büyük oyunu çözdüğünü zannederken en basit gerçeklere körleşen insan zihni, bütün o mistik canavarlardan daha ürkütücü bir hakikattir. Asıl soru, Kubrick’in neyi ifşa ettiği değil; bizim gözlerimizi sonuna kadar kapatarak neyi görmekten ısrarla kaçtığımızdır.



