Emerald Fennell imzalı Uğultulu Tepeler’in gösterim tarihi yaklaşırken, film etrafında dönen envaiçeşit komplo teorisini görmek beni kuşkulandırsa da şaşırtmadı. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi Promising Young Woman (2020); geç de olsa polisin günü kurtardığı, çekingen bir tecavüz-intikam hikâyesiydi. İkinci filmi Saltburn (2023) ise şehvet düşkünü bir Liverpoollu’nun (Barry Keoghan), aşırı zengin arkadaşı Felix Catton’ı (Jacob Elordi) ve ardından neredeyse tüm ailesini katlettiği, sözümona bir “sınıf hicvi”ydi. Seyircinin, Saltburn’ün sınıf meselesi hakkında ne söylemeye çalıştığı ya da Fennell’ın hangi karakterle empati kurmamızı beklediği konusunda kafasının karışması son derece doğaldı. Üstelik Fennell’ın, Felix’i sırtında melek kanatlarıyla öldürerek âdeta ilahlaştırmayı tercih etmesi de bu kafa karışıklığını gidermeye pek de yardımcı olmamıştı. Bu tür “ters köşeler”, Fennell hayranlarını bir beklentiye itti: Afişinde 1847 tarihli orijinal roman yerine 1939 yapımı romantik dram Rüzgâr Gibi Geçti’ye (üstelik tırnak işaretleriyle stilize edilmiş bir şekilde) selam çakan bu yeni Uğultulu Tepeler; Emily Brontë’nin eserine pek de benzemeyen, kışkırtıcı ve aykırı bir uyarlama olacaktı. Ne yazık ki yanıldılar.
Film etrafındaki tüm o giz perdesi, ocak ayında Penguin Yayınevi’nin filmi odağa alan özel baskısını yayımlamasıyla aralandı. Kâğıt üzerinde Fennell’ın kurgusu Brontë’ninkine sadık görünse de ortada birçok fahiş değişiklik mevcuttu. İlk darbe, henüz genç bir kız olan Cathy Earnshaw rolü için Margot Robbie gibi son derece isabetsiz bir isimde karar kılınmasıydı. Ardından, Heathcliff rolünü Jacob Elordi’nin oynayacağı haberi geldi. Oysa romanda Heathcliff; etnik kökeni belirsiz, “siyah gözlü”, “çingene” olarak tarif edilen ve büyük olasılıkla Hindistan veya Güneydoğu Asya kökenli denizcileri tanımlayan “Lascar” tabiriyle nitelenen bir karakterdi. Haydi iyi niyetle yaklaşalım; belki de Fennell, Heathcliff’in hikâyesini anlatmanın kendisine düşmeyeceğini hissetmiştir (fakat bu durumda neden Uğultulu Tepeler’i uyarlamaya kalkarsınız ki?) ya da romanın sınıf çatışmasına odaklanmak istemiş olabilir; fakat bunu da hakkını vererek yaptığını söyleyemeyeceğiz. Elordi’nin oyuncu kadrosuna dahil edilmesine yönelik tepkilere yanıt veren Fennell, filmin hiçbir şekilde “bütünüyle bir uyarlama” olma amacı taşımadığını, sadece gençliğinde kitabı okurken hayal ettiği şeyi yansıttığını belirtti. Bu açıklamanın ardından akıllara gelen o soru ise büyük bir titizlikle cevapsız bırakıldı: Fennell, orijinal metinde açıkça “esmer” olarak betimlenen bir Heathcliff ile bağ kurmayı1https://www.bbc.com/news/articles/cly0nnrr48ko ya da onu hayal etmeyi becerememiş miydi?
Şunu açıklığa kavuşturalım: Uğultulu Tepeler, filmin sloganında iddia edildiği gibi “tüm zamanların en büyük aşk hikâyesi” değildir. Yetim olan Heathcliff, o dönemde köle ticaretinin merkezi olan Liverpool’dan Bay Earnshaw (ki filmde Boris Johnson’ı taklit etmeye çalışan bir Martin Clunes performansı izliyoruz) tarafından eve getirildiğinde, Earnshaw kızına (Cathy) onu bir “evcil hayvan” niyetine aldığını söyler. Romandaki önemli olayörgülerinden biri, Heathcliff’in Cathy’nin öz ağabeyi Hindley’den gördüğü istismara dayanır. Ancak Fennell, ne hikmetse, bu iki karakteri Bay Earnshaw figüründe bir araya getirmiş. Bu kurguda Bay Earnshaw hem Cathy’ye hem de Heathcliff’e eziyet ediyor, hatta Heathcliff’i yer yer yoksulluğu üzerinden aşağılıyor. Brontë, Heathcliff’in geri dönüşünü ilmek ilmek dokunmuş bir intikam hamlesi olarak kurgularken; Fennell’ın filminde bu sahneler ton olarak daha çok romantik komedilerdeki “baştan yaratılma” (makeover) sekansları andırıyor.

Tek başına, bağımsız bir film olarak değerlendirildiğinde Uğultulu Tepeler’in günahları belki affedilebilir. Ne var ki Fennell’in kışkırtıcılığı ve çarpıcı görselliği “derinlik”le karıştırmak gibi bir huyu var. Örneğin birçok kişi Saltburn’ün pazarlama stratejisini son derece aldatıcı bulmuştu. Film; Yetenekli Bay Ripley (1999) ile Brideshead’in (1945) harmanlandığı keskin bir kampüs-sınıf hicvi vaat etmiş, ancak bu vaatlerin hiçbirini tam anlamıyla sunamamıştı. Filmin asıl büyük sürprizi, yani Keoghan’ın canlandırdığı Oliver’ın, muhtaç bir yetim sanılırken aslında hayatta ve gayet sıradan ebeveynleri olan orta sınıf bir sahtekâr çıkması, hikâyenin o ana dek inşa ettiği tüm anlatısal ivmeyi yerle bir etmişti. Filmde, Felix, durumu öğrenince Oliver’ı bir kalemde siler; bunun üzerine Oliver, Catton ailesini çökertip malikânelerine el koymak için giderek daha sinsi ve karmaşık bir planı adım adım devreye sokar. Ardından gelen geri dönüş sahneleri ise, tüm bunların Oliver’ın en başından beri kurduğu o büyük tezgâhın bir parçası olduğunu açığa çıkarır.
Onu malikânede “Murder on the Dancefloor” eşliğinde çıplak halde dolanır ve kokain çekerken izlerken, kendimi yersiz bir öfkenin içinde buldum. Yanında durmayı geçtim, nefret edebileceğim biri bile değildi bu kötü karakter. Oliver kendisini gözden çıkarılmış, sadakaya muhtaç bir zavallı gibi hissetseydi; Saltburn belki de çok daha anlamlı olurdu. Şayet tüm yazı Catton ailesinin gözüne girmek için didinerek geçirseydi ve ardından hiçbir açıklama yapılmadan kapı dışarı edilseydi; alacağı intikam psikolojik olarak çok daha tutarlı görünebilirdi. En azından Felix’e bilenmek için elimizde, “fazla sosyetik” oluşu dışında somut bir nedenimiz olurdu. Bu durum; Oxford, Cambridge, St Andrews ve Durham gibi üniversitelerde kol gezen o “sınıf turizmi” gerçeğiyle de çok daha sahici bir uyum yakalardı. Buralar; servetin fetişleştirildiği ve zenginliğe yakın olmanın başlı başına bir sosyal sermaye sayıldığı, ancak yoksul kesimlerden gelenlerin kendilerini bir anda ya egzotik bir nesne gibi ya da tamamen dışlanmış halde bulabildiği kurumlardır. Britanya’nın sınıf meselesi öylesine derine işlemiş durumda ki; aralarındaki tek Kuzeydoğu “uç karakolu” olan Durham bile, kendi içinde filizlenen o çileden çıkarıcı “Kuzeyli karşıtı”2https://www.theguardian.com/education/2020/oct/19/students-from-northern-england-facing-toxic-attitude-at-durham-university önyargılarla boğuşmak zorunda kalmıştır.
Fennell’in filmlerinde de Kuzey’e karşı duyulan bu antipati oldukça yaygın. Ella Fradgley,3https://statmagazine.org/saltburn-is-an-anti-scouse-film/ STAT’taki yazısında, Saltburn’de ekranda bir Liverpoollu görecek olmanın onda yarattığı heyecanı anlatır: “Hep temsil edildiğini görmeyi arzuladığım bir hikâye bu: Kemer sıkma politikalarının hayatları nasıl çaldığı; bunun yol açtığı bölgesel sağlık hizmeti ihmalleri ve kuşaklar boyu aktarılan travmanın bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmesi…” Ancak Oliver’ın gerçek kimliği açığa çıktığı anda, bu otantik temsil vaadi de yerle bir oluyor. Oliver hilekâr, şiddet yanlısı ve ölülerden çalmaya teşne biridir: Tüm bu özellikler, Hillsborough faciasının ardından The Sun gazetesinin Liverpool’un işçi sınıfı toplulukları için yarattığı o çiğ karikatürlerle rahatsız edici bir benzerlik taşır. Fradgley’nin de yazdığı gibi; eğer Saltburn gerçekten sınıf hakkında bir hikâyeyse, bu olsa olsa “zenginliğe duyulan basmakalıp, Blairvari bir orta sınıf özlemi”nden ibarettir.
Bu bağlamda, Fennell’ın Heathcliff’i bir tür “prototip Oliver” olarak okunabilir. Arpacı kumrusu gibi düşünüp surat yapsa da gerçek bir tehdit teşkil etmez. Zengin ve çoğunlukla nazik bir ailenin malikânesinde takılmasına izin verilmektedir, izleyicide ise geçmişinin, o evdeki varlığını tehlikeye atacağına dair en ufak bir şüphe uyanmaz. Jacob Elordi’nin o şaibeli aksanı filmdeki tek Kuzey aksanı; hikâyenin Batı Yorkshire’da geçtiği düşünülürse bu oldukça cüretkâr (!) bir hamle. Üstelik Heathcliff’in servet tutkusu, içinde büyüdüğü o orta karar konforlardan veya yoksulluk tehdidinden tamamen kopuk bir şekilde sunuluyor. Kuzey’in kültürel kimliği de köleliğin kaldırılmasına dair tartışmalar da bu uyarlamayla birlikte uçup gitmiş.
Tüm bu derinlikli meseleler ve Hindley karakteri hikâyeden dışlanınca; Elordi’nin Heathcliff’inin imza attığı her kötülük, “sözde kardeşi” Cathy’ye duyduğu saplantının birer aracına indirgeniyor. Hal böyleyken, Elordi ile Robbie arasında sahici bir kimya da olmayınca, ortaya çok daha vahim bir tablo çıkıyor. Brontë’nin romanındaki erotik sapkınlık, büyük oranda Cathy ile Heathcliff’in aşklarını hiçbir zaman tüketememelerinden kaynaklanır. Fennell ise bunun yerine bize Charli xcx eşliğinde, şen şakrak bir “kaçamak” sahnesi sunar. Heathcliff’in romanda işlediği o dehşet verici şiddet, işkence, cinsel taciz ve insan kaçırma eylemlerinin yerini burada, Isabella Linton (performansıyla başrollerden rol çalan Alison Oliver) ile girilen hafif bir sub/dom fantezisi alır. İlk (evlilik öncesi) cinsel birliktelikleri sırasında Heathcliff bir yandan intikam planını anlatırken, bir yandan da daha ileri gitmeden önce durmadan rıza alır. Sanki Fennell, karakterin bütün özüne ihanet etmek pahasına bile olsa, Elordi’ye “uygunsuz” kaçacak tek bir hareket yaptırmaya kıyamıyor gibidir.
Daha da fenası, Uğultulu Tepeler’in içi boş bir “Kuzey ruhu” taşıyor olması. Dales’te çekilen bozkır sahneleri fazla ehlileştirilmiş ve aydınlık görünüyor. Kasaba halkı ancak kısacık anlarda kadraja giriyor; girdiklerinde de asılan bir adamın ölüm sonrası ereksiyonunu görüp bundan haz alan birer “cinsel sapkın”4https://www.independent.co.uk/arts-entertainment/films/reviews/wuthering-heights-movie-review-margot-robbie-jacob-elordi-b2921002.html olarak resmediliyorlar. Wuthering Heights ve Thrushcross Grange malikâneleri kusursuz tasarlanmış olsa da çevredeki arazi ve kasaba o kadar jenerik ki; Fennell’ın filmi Viktorya Britanyası’nın herhangi bir yerinde geçiyor olabilir.
Elbette bütün bunlar, uyarlamada birebir metne sadık bir tutum takınmamız gerektiği anlamına gelmiyor. İyi yapılmış bir filmde, kaynak metne sadakatsizlik, nihai ürünün kendi içindeki bütünlüğü yanında çok daha az önem taşır; zira bazı kitaplar, haklı sebeplerle, radikal müdahaleler olmaksızın sinemaya uyarlanamaz. Ayrıca her filmin, karakterlerinin yaşantılarını bizzat paylaşan biri tarafından çekilmesi de şart değildir.
Ancak ben yine de bir yönetmenin anlattığı hikâye ile duygusal bir bağının olmasının kesinlikle işe yaradığını düşünüyorum. Fennell’ın geçmişinin ayrıntılarını,5https://variety.com/2023/film/columns/saltburn-critics-emerald-fennell-upper-class-satire-1235815525/ ki Saltburn’ün basın turu sırasında buralar zaten yeterince eleştirildi, burada tekrar deşmeye gerek yok; fakat bu geçmişin, onun buradaki hiciv yeteneğini ve sınıf yorumuna dair sezgisini kısıtlayıp kısıtlamadığı sormaya değer bir soru. Uğultulu Tepeler’deki bu ıskalanmış meseleler önemsiz değil; çünkü bunlar, zaten Kuzey’in ve işçi sınıflarının aleyhine işleyen mevcut iklimi daha da pekiştiriyorlar. Birleşik Krallık’ta Reform Partisi (Reform UK); işçi haklarına ve kamusal hizmetlere yönelik saldırılarını aralıksız sürdürürken, İşçi Partisi (Labour Party) ise her geçen gün sendikal köklerinden biraz daha uzaklaşıyor. Üstelik Kuzey’deki sanat kurumlarının6https://www.ippr.org/media-office/state-of-the-north-the-450-million-culture-chasm-fuelling-regional-inequality finansmanı zaten Londra ve Güney’in gerisinde kalmışken, film bu tabloyu tersine çevirecek hiçbir girişimde bulunmuyor: Sözgelimi ana kadroda Kuzey’den tek bir yerel oyuncu dahi yok. Fennell, bundan sonraki filmlerinde sınıf siyaseti konularına el atmak yerine; esas bildiği işe, intikam, alçaltma ve sınır aşımı hikâyelerine dönse daha yerinde olur. Yeter ki bu konuları parıltılı ama içi boş bir provokasyon olarak bırakmayıp, sahiden temellendirebilsin.



