Pluribus

Algoritmik Cennette "İnsan" Kalmak Mümkün mü?

Bugünün insanı “ağa bağlı” değilse görünmez hissediyor ya da mutlu olmadığı herhangi bir x anında başarısızlık buhranlarına kapılıyor. Yoksa o “sinyal” çoktan geldi mi?
Okuma listesi
Editör:

Pluribus fenomenine aşina mısınız? Muhtemelen öylesiniz. Yayınlandığı ilk günden itibaren izleyiciyi iki keskin kampa ayıran o yapımdan bahsediyorum: Bir yanda onu yılın başyapıtı ilan edip her detayı üzerine teoriler üretenler, diğer yanda ise bu ani popülariteye refleksif bir direnç gösterip onu “şişirilmiş bir balon” olarak yaftalayanlar. Derin mi derin “Balon mu değil mi?” tartışması bir yana bu dizi üzerine yeterince düşündük mü merak ediyorum. Yoksa konforuna alıştığımız “izleyici profili” algoritmalarına uymadığı için Pluribus’u düşünme kısmını çoktan geçtik mi? Şimdi sizi, o konfor alanından dışarıya, dizinin tekinsiz aydınlığına davet ediyorum.

Çokluktan Birliğe: İronik Bir Ütopya

İşe ismin arkeolojisiyle başlayalım. Pluribus, ABD’nin kuruluş mottosu olan “E pluribus unum”dan (Çokluktan Birliğe) devşirilmiş, tarihsel yükü ağır bir kelime. Demokrasinin şafağında, farklı seslerin uyumlu bir korosunu vadeden bu ideal, dizinin yaratıcısı Vince Gilligan’ın ellerinde karanlık bir ironiye dönüşüyor. Gilligan’ın, projeye bu ismi verirken yüzünde muhtemelen müstehzi bir gülümseme vardı. Çünkü günümüz dünyasında “çokluk” artık çeşitlilik değil, algoritmaların yönettiği baskı gruplarını; “birlik” ise ortak bir ülküden ziyade, herkesin aynılaştığı yankı odalarını temsil ediyor.

Gilligan, bu modern çıkmazı anlatmak için bilimkurgunun tozlu raflarından, özellikle The Body Snatchers (Bedeni İşgal Edenler) geleneğinden besleniyor. Ancak klasik “istila” temasını tersyüz ederek yapıyor bunu. Alışılagelmiş uzaylı istilalarında insanlar duygusuz, robotik kopyalara dönüşürken; Pluribus’un vadettiği “Katılım” (The Joining), insanları daha nazik, daha mutlu ve ürkütücü derecede barışçıl kılıyor. Hikâyenin en başına gidelim.

Her şey, Kepler-22b isimli gezegenden 600 ışık yılı uzaklıktan gelen sinyalle başlar. Bilim insanları ilk başta bunun ne olduğunu çözemez. Bir türlü anlamlı bir mesaja dönüştüremezler. Çünkü bu “Merhaba dünya” diyen basit bir radyo mesajı değildir. Karşılarında sadece sonsuz, anlamsız bir sayı dizisi duruyordur. Sonra ekipten birinin aklına o ihtimal gelir: Ya bu sayılar bir dil değil de, bir talimat setiyse? Veriler genetik şablonlarla kıyaslanır. Parçalar korkutucu bir şekilde yerine oturur. Bu bir RNA dizilimidir. Uzaylılar, insanlığa bir mesaj değil, dijital bir “kurulum dosyası” göndermiştir. Sonunda merak korkuya galip gelir. Gönderilen kod laboratuvar ortamında sentezlenir. Böylece soyut sinyal, bir anda biyolojik bir gerçeğe; insanları birbirine bağlayan o virüse dönüşür ve klasik hikâye, virüs kaza sonucu laboratuvarın dışına çıkar ve tüm insanlığa yayılır.

Söz konusu virüs insanları öldürmez. Onları tek bir kolektif bilince, devasa ve uyumlu bir “biz”e dönüştürür. Birbiriyle yüzde yüz uyumlu tek bir insanlık bilinci ortaya çıkartır. Dünyaya devasa bir barış hakim olur. Peki, kağıt üzerinde kusursuz görünen bu birlik neden izlerken tüylerimizi ürpertiyor?

Tebessümün Yarattığı Dehşet ve Filtreli Gerçeklik

Dizi, korkunun tanımını değiştirdiği bu noktada türdeşlerinden keskin bir virajla ayrılır. Zombi filmlerinde tehdit, hırlayan ve parçalamak isteyen ilkel bir canavardır; gördüğünüzde kaçmanız gerektiğini bilirsiniz. Pluribus’ta ise tehdit, size en sevdiğiniz yemeği pişiren, gözlerinizin içine sonsuz bir şefkatle bakan ve yüzünden gülümsemesi eksik olmayan komşunuzdur.

Bu durum, “Tekinsizlik Vadisi” (Uncanny Valley) teorisinin en uç noktasıdır. Karşınızdaki varlık insana çok benzer ama “tam olarak” insan değildir; bu durum beynimizde ilkel bir alarmın çalmasına neden olur. Gilligan, şiddeti değil, radikal bir nezaketi korku öğesine dönüştürerek dizi tarihinin belki de en huzurlu ama en gergin sahnelerini yaratır.

Bu tekinsizlik duygusu, Pluribus‘un etkileyici görsel diliyle de pekiştirilir. Atmosfer, alıştığımız distopyalar gibi kasvetli, yağmurlu ve gri değil; aksine ürkütücü derecede berrak, steril ve pastel tonlarda. Enfekte olanların evreni, üzerine Gingham ya da Clarendon filtresi uygulanmış bir Instagram paylaşımı gibi kusursuz. Ancak Carol’ın ve olan bitene direnen diğer karakterin dünyası hâlâ lekeli, dağınık ve kusurlu resmedilir. Dizi, izleyiciye görsel olarak şunu fısıldar: Gerçek hayatın pikselleri bazen ölüdür, bazen renkler solar. Eğer her kare mükemmelse, orada hayat yoktur, sadece “görüntü” vardır.

Optimizasyonun Sunduğu “Mutluluk” ve İradenin Sonu

Dizideki bu yeni dünya düzeni günümüz modern teknolojisinin ve sosyal medyanın ulaştığı son noktayı alegorize ediyor. Bugünün insanı “ağa bağlı” değilse görünmez hissediyor ya da mutlu olmadığı herhangi bir x anında başarısızlık buhranlarına kapılıyor. Bu durum da kişi üzerinde gülümseyen bir baskı dünyası inşa ediyor. Şirketler artık kendilerini çalışanlarının “mutluluğu” üzerinden pazarlıyor ve müşteri buluyor. Gerçeği yansıtmayan imaj dünyasına uyum bekleniyor. Tıpkı dizide Carol’a denildiği gibi: “Seni mutlu etmek için buradayız Carol, bize katıl.” Ancak bu mutluluk vaadinin altında, bireyi ezip geçen soğuk bir matematiksel gerçeklik yatıyor. Pluribus da buralarda dolaşıyor.

Dizideki kolektif zihin, aslında devasa bir optimizasyon algoritması gibi çalışıyor. Normal şartlarda her insan, kendi çıkarını, keyfini veya o anki ruh hâlini düşünerek hareket eden bağımsız bir birimdir. Kimi zaman bencilce son elmayı yeriz, kimi zaman sebepsizce huysuzluk yaparız. Ancak Pluribus’taki virüs devreye girdikten sonra bireyler yok olmaya başlar. Çünkü sistem “bütünün” toplam mutluluğunu maksimize etmek üzerine inşa edilmiştir. Ürkütücü takas burada gerçekleşir: Eğer sizin o günkü bireysel arzunuz veya hüznünüz, sistemin “genel dünya mutluluğu” hedefini %0.01 bile düşürecekse, kolektif zihin sizin iradenizi ezer. Buna meyillidir. Öyle inşa edilmiştir. Algoritma; sizin üzülmeniz pahasına, grubun ortalamasını yükseltir. Uyumsuzluk “mantıksız” bir hataya dönüşür. Özgür irade, istatistiksel verimlilik uğruna kurban edilir. Tanıdık geliyor mu?

Sistemin “Hata” Verdikleri: Kusurluların Direnişi

Pluribus‘u diğer dünyayı kurtarma anlatılarından ayıran en ilginç detaylardan biri direnişçilerin profili. Dizide insanlığı kurtarma misyonu beklenmedik bir karaktere düşer: yalnızlığını kucaklayan bir yazara. Carol, toplumun çeperinde durduğu için değil, tam da o çeperde kaldığı için hayatta kalan biri. Sisteme (ya da kolektif bilince) entegre olamayan, zaten verinin “outlier” (sapan değer) dediği kesimden.

Bu bir tesadüf değildir. Mükemmel uyumun hüküm sürdüğü yerde, uyumsuzluk ve kusurlar birer arıza değil, aksine insanı insan yapan yegane sığınaklar hâline gelir. Dizinin yaratıcısı Gilligan’a göre insanlığı kurtaracak olan şey çekilmez dediğimiz arızalarımızdır sanki. Ve bu düşünce, aslında çağımızın en büyük çelişkisini işaret eder: Bizi özgün kılan şeyler, aynı zamanda bizi “sisteme uyumsuz” kılan şeylerdir. Algoritmalar standartlaşmayı dayatır; insanlık ise anomalilerde nefes alır.

Bu durum, yaratıcılığın doğasıyla da ilişkilidir. Carol’ın bir yazar olması bu yüzden kritiktir. Edebiyat, sinema ve sanat; çatışmadan, acıdan ve eksiklikten beslenir. Herkesin mutlu olduğu, hiçbir sorunun yaşanmadığı “Birlik” dünyasında yeni bir roman yazılabilir mi? Muhtemelen hayır. Kolektif bilinç sadece olanı tüketir ve optimize eder; yaratmak için gereken kıvılcım ise sürtünmeden doğar. Pluribus evreninde sürtünme sıfırdır. Dolayısıyla bu ütopya, aynı zamanda insan yaratıcılığının da mezarlığıdır. Carol’ın direnişinin kırıldığı, yalnızlığa dayanamayıp –yapay olduğunu bile bile– kolektif bilincin kendisine atadığı rehber Zosia ile yakınlaştığı an, bu çaresizliğin kanıtı gibidir. İnsan, sahte de olsa bir temasa, o soğuk ve steril özgürlükten daha çok muhtaçtır. Herkesin “Bir” olduğu bir dünyada özgürlük heybesinde ağır bir yükle gelir.

İradenin Zaferi: Bir “Yük” Olarak İyilik

Pluribus’un gösterdiği karamsar tablo içinde dizi, bize çıkış yolunu ince bir yerden, Manousos karakteri üzerinden gösterir. Gilligan’ın Breaking Bad gibi son derece yetkin bir yapımdan sonra neden rotayı buraya kırdığının cevabı da buradadır. Gilligan, bir ödül töreninde kurgusal kötülerin (Tony Soprano, Walter White) artık ibret olmaktan çıkıp imrenilen figürlere dönüştüğünden yakınmıştı. Dünyanın ihtiyacı olan şey, eski usul, iyiliği bir varoluş biçimi olarak yaşayan insanlardı.1Vince Gilligan, “Paddy Chayefsky Laurel Award Acceptance Speech,” 2025 Writers Guild Awards (WGA), 14 Şubat 2025.

Diziye sonradan dahil olan sert mizaçlı Manousos, kolektif bilincin yönettiği evlerde yaşamayı reddeder. Sahibi çoktan birliğe karışmış boş bir dükkandan bir şişe su alırken bile, kimse görmemesine rağmen kasaya parasını bırakır. Kolektif zihninin tüm insanlığı optimize ederek yarattığı “iyilik” yazılımsal bir zorunluluktur. Bu tür bir iyi olma hâlinin bir ağırlığı da yoktur. Manousos ise iyiliği bir yük olarak sırtlanmayı göze alan karakterdir.

Manousos’un parayı kasaya bırakması basit bir dürüstlük gösterisi değil, varoluşsal bir inattır. Dizi, klişe bir yerden “erdem, seçme şansı varken iyiyi seçmektir” demez. İyi olmaya çalışmanın bugünün dünyasında ağır bir yükü gönüllü olarak taşımak anlamına geldiğini hatırlatır. Seçme şansı ve bu ahlaki yük elinizden alındığında, iyilik sadece bir komut satırından ibaret kalır ve orada artık insana dair hiçbir şey bulunmaz Dizide “eski usul kahraman” böyle inşa edilir.

Belki de Pluribus, bize 600 ışık yılı uzaktan gelen bir sinyali değil, cebimizde taşıdığımız küçük ekranları anlatıyordur. Mutluluk ve konfor uğruna neleri feda ettiğimizi, algoritmaların bizi ne kadar “optimize” ettiğini ve buna ne kadar dahil olduğumuzu. Bugün aldığınız kararları gerçekten kendi iradenizle verdiğinizden hâlâ o kadar emin misiniz? Yoksa o “sinyal” çoktan geldi mi?

Notlar

(1) Vince Gilligan, “Paddy Chayefsky Laurel Award Acceptance Speech,” 2025 Writers Guild Awards (WGA), 14 Şubat 2025.

Bunları okudunuz mu?