Marx’ı Unutan Sol; Gramsci’yi Anlayan Sağ

Politik ekonomi eleştirisi olmadan yapılan bir kültürel mücadele, performatif bir indirgemecilikten başka bir şey değildir. Marx olmadan Gramsci viral olmaktan öteye gidemez.
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
Redaksiyon:
Jacobin América Latina
Özgün Başlık:
La izquierda que olvidó a Marx y la derecha que entendió a Gramsci
13 Mayıs 2025

Günümüz solu sanki Gramsci’nin fikirleri kurumsallaşmış bir devrimden artakalan hatıralarmış gibi sözlerinden alıntılar yapıyor. “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” üniversite kafelerinde, seçim kampanyalarında, ilerici kişisel gelişim kitaplarında ve daha birçok yerde bir slogan gibi tekrarlanıp duruyor. Bu sırada aşırı sağ ise Gramsci’nin fikirlerinden dersler çıkarıyor, örgütleniyor, toplumsal bir sağduyu inşa ediyor ve seçimleri kazanıyor. Daha da kötüsü, bizler için seçim kazanmak sadece sağdan artakalan “yakılıp yıkılmış topraklar”da mümkün olabiliyor. Kendi politik söylemleriyle kriz anlarından çıkmayı bilen ilk ilerici dalganın aksine, bugün biz başkalarının yıktıklarını toparlamak üzere, ortada taş üstünde taş kalmadığında ancak devreye giriyoruz. Fakat yıkıntıları yönetmek, aslında yönetmek değildir; bu sadece başkasından ödünç alınan oksijenle direnmektir. Olumsuzluklar üzerinden kazanç elde etmek, herhangi bir siyasal projeyi tarihsel olarak sürdürülemez olmaya mahkûm eder.

Gramsci bugün çok popüler. Hem Laclau ekolü hem de Vox, Javier Milei ve Jair Bolsonaro çevreleri ona atıflarda bulunuyor. Ama bazıları onu boş bir söylemin boynunda sallanan kutsal bir emanet gibi görürken, kimileri onu anlıyor ve uygulamaya koyuluyor. Onu stratejiye çeviriyorlar ve hegemonik bir inşayı gerçek zamanlı olarak hayata geçiriyorlar. Bizler ise anlatılara olan saplantımızın sonucunda maddi zemini, Marx’ı unuttuk. Üretim tarzının yetimleri hâline geldik ve öznellikleri biçimlendiren maddi mimariyi görmezden geldik.

Çünkü evet, Twitter yoldaşları ve algoritma militanları: öznellik gökten düşmez, TikTok’ta doğmaz ya da X’te ölmez. Öznellik, üretimle, dağıtımla, zamanın, toprağın ve açlığın paylaşımıyla kurulan toplumsal ilişkiler içinde yapılandırılır. Özelleştirilmiş teknolojiler, bağımlılık yaratan algoritmalar ve kişiselleştirilmiş nefret söylemlerinin bir sonucu olan antisosyal ve antidemokratik bireyler üretirken biz hangi maddi zemini öneriyorduk? Bu platformlar her şeyin bir yarış olduğunu ve suçlunun her zaman öteki yoksul taraf –yani öteki kurye, öteki Uber şoförü, öteki göçmen, öteki feminist– kısaca neoliberal liyakat furyasına kendini kurban etmeyen “öteki” olduğunu salık verirken biz ne yapıyorduk?

Marx ölmedi, sadece rehin alındı. Onu like’ların altına gömdük, politik analizlerden uzaklaştırdık ve onun yerine tarihe hiçbir katkısı olmayan pazarlama stratejistlerinin öne sürdüğü etkili iletişim yöntemlerini ve kolektif duyguları ikame ettik. Ama hegemonya tartışması birikim tarzındaki çatlakları okumadan yapılamaz. Vücut anlaşılmadan ruha ulaşılamaz. Yenilik kendiliğinden gelmez; çünkü yaptıklarımız yenilik üretmiyor. Bizler canavarlaştık demiyorum ama gecenin karanlığında canavarların yatağını hazırlayan insanlara dönüştük.

Bugün bedenler güvencesizleştiriliyor, hatta bazen parçalanıyor. Sanayisizleşme sınıf mücadelesini yeniden lojistik ve teslimat emeğinin temeline taşıdı. Yoksullaştırılmışlar arasındaki rekabet bir gösteriye dönüştü. Netflix ve platform kapitalizmi çağında, öz-sömürü kendini özgürlük olarak maskelemeyi sürdürüyor. Ve bu maskelenmiş özgürlüğün ardında, aşırı sağ kendi vaazını veriyor: Devletin bir parazit olduğunu, feministlerin aile kavramını yok ettiğini, göçmenlerin başkalarının işini çaldığını ve fakirlerin kendileri öyle istedikleri için daha da fakirleştiklerini söylüyor.

Söylemleri hem fazlasıyla sapkın hem de zekice. Biz yenilgilerimizi entelektüelleştirme gayretiyle kelimelerin ardında sığınırken, sağ; öfke, korku, görev bilinci ve kayıp duygularıyla beslenen, çağın maddi beklentileriyle uyumlu anlatılar üretiyor. Sağ, nostaljiyi bir siyasal vaat olarak sunuyor. Ve Gramsci’nin de söylediği üzere bu da siyasetin bir yüzüdür.

Uyuşturucu ticareti endüstrisi, çatışmaları çözmenin bir yolunun şiddet olduğunu kanla öğretir. Bu da birikim krizinin bir parçasıdır. Din ise toplumsal aklın yerine dogmayı koyar. Bilimsel bilgi itibarsızlaştırılıyor, üniversiteler işgal ediliyor ve sosyal bilimler yavaş yavaş yok oluyor. Pandemi, devletin görmezden geldikleri sebebiyle yıkılabileceğini ve apolitiklerin peygamberleşebileceğini gösterdi. Bu zehirli karışımda aşırı sağ, maddi olan ile simgesel olanı, yapısal olan ile duygusal olanı cerrahi bir titizlikle harmanlayarak yeni öznellikler üretti. Bu sırada, siyasetin estetizasyonuna sıkışan bizler, ideolojinin yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda somut yaşam koşullarına dayanan tarihsel bir pratik olduğunu unuttuk.

Aşırı sağın yükselişi tesadüf değildir. Bu yükseliş; fosilsizleşmenin yeni bir birikim tarzı olarak kurulmasının, dijitalliğin yeni bir denetim alanı hâline getirilmesinin ve ekolojinin ekstraktivizmin yeni pratikleri için bir gerekçe olarak kullanılmasının, yani kapitalizmin dönüşümlerinin doğru bir şekilde okunmasının sonucudur.

Ama bütün bunlara karşı bir panzehrimiz var: Marx’a geri dönmeliyiz. Öznelliği, basit bir duygusallık olarak değil, yapısallaşmanın bir sonucu olarak yeniden düşünmeliyiz. Kapital’i sadece piyasayı eleştiren bir metin olarak düşünmemeli, ürettiği hayat biçimlerinin bir analizi olarak yeniden okumalıyız. Yalnızca bu şekilde sağduyuyla mücadeleyi ekrandan değil, zeminden yürütebilen yeni bir ideolojik politika üretebiliriz. “Analog”u bedensel karşılaşma ve el konulmamış zaman olarak yeniden düşünmeliyiz.

Politik ekonomi eleştirisi olmadan yapılan bir kültürel mücadele, performatif bir indirgemecilikten başka bir şey değildir. Eğer temeli dönüştüremezsek, üstyapı bizimle alay eder. Marx olmadan Gramsci viral olmaktan öteye gidemez. Ve Marx’sız bir sol, üretimi olmayan bir markadan ibaret kalır.

Bunları okudunuz mu?