Küresel felaket ve sonuçları hakkında yazılmış beş roman, düşüncelerimi derinden etkilemiştir. En eskisiyle başlayayım: Güneş radyasyonunun artması sonucu ortaya çıkan küresel ısınmanın, Dünya gezegeninin büyük bir bölümünü yaşanamaz hâle getirdiği J.G. Ballard’ın The Drowned World (1962) romanı, kıyamet sonrası bir geleceği anlatır. Hikâye, sular altında kalan Londra şehrinde çevresel gelişmeleri araştıran bir grup bilim insanını anlatır. Romanı eşsiz kılan, Ballard’ın toplumsal olanın ve medeniyetin çöküşünü yeni algılama biçimleri, bilinçdışı dürtüler ve anlam dizgeleri peşinde koşmak için bir fırsat olarak değerlendiren karakterler sunmasıdır. Kısacası çoğu insan için büyük bir felaket olan bu durum, kahramanlarımız için, öznelliğimizin sınırlarını ortadan kaldıran bir saadete kendilerini teslim ederek, radikal bir jouissance deneyimi yaşayabilecekleri yeni bir alan açar: Romanın sonunda, çoğunluk kuzeydeki evlerine dönmeye karar verirken, Dr. Kerans, “yeniden doğan güneşin unutulmuş cennetlerini arayan ikinci bir Adem” misali güneye doğru yolculuğuna devam eder…
Daha sonra, Liu Cixin’in başyapıtı Üç Cisim Problemi (2008) geliyor. Burada Dünya, Trisolaris ile karşı karşıya getirilir. Trisolaris üç güneşi olan uzak bir gezegen ve bu güneşler, bazen çok uzak ve korkunç derecede soğuk, bazen çok yakın ve yıkıcı derecede sıcak, bazen de uzun süre görünmeyen garip ve öngörülemez aralıklarla doğup batar. Yıkıcı kasırgalar, kuraklıklar ve seller; küresel ısınmadan bahsetmeye bile gerek yok –tüm bunlar, ifade edebileceğimiz yegane uygun terimle söylersek “doğanın sonu”na tanıklık ettiğimizi göstermiyor mu? (Burada “doğa”, geleneksel anlamda, mevsimlerin düzenli ritmi, insanlık tarihinin güvenli zemini, her an var olarak kalacağına güvenebileceğimiz bir şey olarak anlaşılmalıdır.) Böyle bir yaklaşım, doğayı kurtarmakla ilgili tüm klişeleri geçersiz kılar –nitekim gerçek bir materyalist ekolojinin ilk aksiyomu şudur: “Doğa diye bir şey yoktur.”
Sırada, olayörgüsünü hareketlendiren bilmecenin açıklanamaz bırakıldığı iki roman var. Muhtemelen okuduğum en iç karartıcı roman olan Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma (2015) kitabı, bilimkurguyu içsel psikolojik drama ve aşk hikâyesiyle olağanüstü bir şekilde harmanlar. 1950’lerin sonlarına doğru çığır açan tıbbi bir buluş, insan ömrünü 100 yılın üzerine çıkarmıştır, ancak bunu başarmak için devlet, ölümcül hastalığa yakalanmış insanların yaşamlarını uzatmak için kullanılmak üzere organlarını bağışlamaya mahkûm klonlar yetiştirmiştir. Elbette, böyle bir eylemin kabul edilebilir hâle gelmesi, kamu ahlakında köklü bir değişikliği ve toplumsal olarak kabul edilebilir olanın radikal bir şekilde yeniden tanımlanmasını gerektirir. Hayatta kalma vaadiyle güdülenen insanlar, klonların akrabalık ilişkileri ağı dışında yapay olarak üretilmeleri ve bu nedenle de tam anlamıyla insan sayılan varlıklar olarak algılanmamaları sebebiyle bunu kabul ederler.
Ancak kitabın büyük gizemi cevapsız kalır: Ana karakterler (kolayca toplum içine karışıp ortadan kaybolabilecekken) erken bir ölümden başka bir şey olmayan kaderlerinden kaçmayı neden denemezler? Hikâye bu bakımdan radikal bir belirsizlikle doludur: “Bağışçılar” kaderlerini, tam olarak insan olmadıkları için mi kabul ediyorlar, yoksa en temel anlamda biz sıradan insanlardan daha insan oldukları için mi? Ayrıca, “Bağışçıların” tam anlamıyla birer insan olduğunu açıkça görmelerine rağmen, aralarında bulundukları “gerçek” insanlar neden hiçbir etik ikilem taşımaz ve bu duruma isyan etmez?
Belki de daha da kasvetli olanı Jacqueline Harpman’ın Erkek Nedir Bilmezdim eseridir. Otuz dokuz kadın ve bir kız çocuğu yeraltındaki bir kafeste tutsak tutulmaktadır. Gardiyanların tamamı erkektir ve onlarla asla konuşmazlar. Tutsaklar arasında dış dünyaya dair anılara sahip olmayan tek kişi bu kız çocuğudur; hiçbiri neden tutsak tutulduklarını veya otuz dokuz yetişkinin arasında neden bir çocuk olduğunu bilmez. Bir gün alarm çalar ve gardiyanlar kaçar; mahkûmlar da bu sayede kaçmayı başarır. Kendilerini, etrafta kimselerin olmadığı uçsuz bucaksız çorak bir düzlükte bulurlar ve dünyaya neler olduğuna dair en ufak fikirleri yoktur. Anlatıcı, genç kız, felaketten önceki gerçekliğe dair ne varsa diğerlerinden öğrenmek zorundadır. Hayatta kalan son kişidir o aynı zamanda –bir başına, ölümcül bir hastalığa yakalanmış şekilde otobiyografisini yazar ve onurlu bir ölüm için hayatına son verir.
Kitap, (ataerkil şiddetin uç bir örneği olan) Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü romanının bir varyasyonu olarak; kadınların hayatta kalmak için erkeklere nasıl ihtiyaç duyduklarını anlatan anti-feminist bir anlatı olarak; kıyamet sonrası dünyada hayatta kalan bir grup insanın hikâyesi olarak; kimse okumasa bile kendi hikâyemizi anlatma ihtiyacının bir teyidi olarak; yazarın Auschwitz deneyiminin yankısı olarak okunabilir… Ancak, tüm bu olası arka planlarla oynasa da, kitabın dehası, bu okumaların her birini yok eden ayrıntılarla dolu olmasıdır. Gerçekte ne olduğu hakkında bir açıklama yoktur, olan tek şey büyüyen umutsuzluk ve yalnızlığın betimidir.
Son olarak ise en az diğerleri kadar önemli, bir tür mutlu sonla biten eşsiz bir küresel felaket var. Emily St. John Mandel’in İstasyon On Bir (2014) eseri, bir dizi özelliği ile kıyamet sonrası anlatıların baskın formülasyonundan ayrılır. Neredeyse tüm insanlığı yok eden ani salgın, önceki toplumsal antagonizmaların tam olarak gerçekleşmesi için fırsat yaratan bir kırılma olarak sunulmaz burada (zengin-fakir, ırkçılık, cinsel baskı, ama aynı zamanda yeni dayanışma biçimleri –Fredric Jameson kıyamet öykülerinin ütopik potansiyelini ortaya çıkarmayı severdi: hayatta kalanlar, tam anlamıyla komünist bir işbirliğini tatbike mecbur kalırlardı). İstasyon On Bir’de sadece bir öncesi/sonrası kesintisi buluruz ve “öncesi”, “sonrası” perspektifinden okunur, tersi değil. (Klasik formülasyonda olduğu gibi) öncesi’nin toplumsal, ailevi veya bireysel gerilimler felaketin anahtarı değildir –bir anlamda, kültürel etkinlik sayesinde mutlu bir son bile elde ederiz: Felaketten kurtulan ve “Gezici Senfoni” adı verilen bir grup tarafından sahnelenen (Shakespeare oyunlarından oluşan) tiyatro gösterileri, felaketten sağ kalan dağılmış topluluklar arasındaki temel bağlantıyı sağlar.
Şimdi, bu beş romana son zamanlarda yayınlanan bir diziyi, Pluribus’u (2025) eklemek istiyorum. Pluribus’u eşsiz kılan şey, dünyamızın (medeniyetimizin) sonunun, insanlığı birleştirmek ve mutlu etmek isteyen dünyadışı bir zekânın iyiliksever bir edimi olarak sunulmasıdır. Bu bakış tam olarak neye tepki gösteriyor? 2025-2026 kışında, “Are You Dead” (Öldün mü?) adında, kulağa dehşet verici gelen, yaygın yalnızlık ve gençlerin yabancılaşmasından faydalanan bir uygulama Çin’de büyük yankı uyandırdı. Uygulama, yalnız yaşayan herkesi hedefliyor ve basit bir denkleme dayanıyor: Kullanıcılar her gün uygulamaya giriş yapmalı; şayet birkaç gün giriş yapılmazsa, uygulama otomatik olarak kullanıcının acil durum iletişimini bilgilendiriyor. Uygulama viral oldu, Apple’ın App Store sıralamasında zirveye yerleşti ve indirme sayısı o denli arttı ki, yeniden markalaşarak abonelik ücreti getirildi. Bu büyük ilgi, sadece Çin’de değil, tüm dünyada farklı şekillerde görülüp büyüyen bir eğilimi yansıtıyor: yalnız yaşayan, çoğunlukla kendilerini yalıtılmış hisseden veya iyi hissetme konusunda mücadele veren insanların sayısında artışı.1https://edition.cnn.com/2026/01/14/china/china-viral-app-are-you-dead-yet-intl-hnk Ve bence bu eğilim, Pluribus’un muazzam başarısının temelini oluşturuyor.
Pluribus, dünya üzerinde “Birleşme”nin etkilerine karşı bağışık olan 13 kişiden biri olan Albuquerqueli yazar Carol Sturka’nın hikâyesini anlatır. “Birleşme”, dünyadışı bir virüsün insanlığın geri kalanını “Diğerleri” [Others] olarak bilinen barışçıl ve mutlu bir kovan zihne dönüştürdüğü bir olay. Kovan zihin, bağışıkların isteklerini memnuniyetle kabul etse de, birleşmeyi nasıl yapacağını öğrendiğinde nihayetinde onları asimile etmeye çalışacağını da itiraf eder. Carol, Birleşme’yi tersine çevirmenin bir yolunu ararken, onların çabalarına şiddetle karşı çıkıyor. Evine kaçan Carol, televizyonda Beyaz Saray basın odasında bir adamın görüntüsünü ve ekranın alt kısmında kendi adının ve bir telefon numarasının yazdığını görür. Numarayı aradığında, adam virüsün insanlığı kalıcı olarak mutlu ve barışçıl bir kovan zihne dönüştürdüğünü açıklar.
Carol, Diğerleri’ne direnen, nasıl çalıştığını anlamaya çalışan, saçma talepler yönelten, onları incitmek için şiddetli patlamalara girişen vb. antipatik bir histerik özne olarak tepki gösterir. Kendisine her zamanki histerik soru olan “Ben bir kadın mıyım, erkek mi?” yerine, daha temel bir soru sorar: “Ben ölü müyüm, diri mi?” Ve bunu sormakta haklıdır: Tekil ötekiler olmaksızın, sadece gayrişahsi Onlar’la karşı karşıya kalıyorsam, varoluşsal olarak ölüyüm demektir. Lacancı terimlerle söylersek, Carol iki ölüm arasında sıkışıp kalmış bir hâldedir: biyolojik olarak hayatta olmasına rağmen, sosyo-simgesel düzeyde ölüdür. Temasa çok ihtiyacı olmasına rağmen, enfekte olmayan diğerlerini tamamen kendisine katılmaya ikna edemediği için, Diğerleri adına kendisiyle iletişim kuran Zosia ile kişisel bir güven ilişkisi ve lezbiyen seksin cazibesine kapılır –Zosia, ölen lezbiyen partneri Helen’in yerini alır. Uzun bir balayının ardından, Zosia, Carol’ın Onlar’a katılmasını kolaylaştırmak için aşkı taklit ettiğini itiraf eder. Bu durumda tek müttefiki, Paraguay’da yaşayan ve Diğerleri ile her türlü teması reddeden, Carol’a ulaşmayı başaran Kolombiyalı bağışık birey Manousos kalır. Böylece ideal direniş çifti ortaya çıkar: histerik Carol ve son hadde saplantılı Manousos. Zosia tarafından hayal kırıklığına uğrayan Carol, Diğerleri’nin dronla evine teslim ettiği bir nükleer silah sipariş eder –1. Sezon böyle sona erer.
Burada akla gelen ilk soru, elbette, “Diğerleri”nin (ya da asimile olmuş insanların tekilliklerine atıfla kullandıkları şekliyle “Biz”in) tam olarak ne olduğuyla ilgilidir. Pluribus kısmen örtüştüğü (en az) dört durumu bariz biçimde çağrıştırır:
- Yapay Zekâ’nın insanları ele geçirerek onları bir Tekillik’in parçaları hâline getirmesi (hepsi aynı zihni paylaşır);
- Dünyadışı bir zekânın bir virüs aracılığıyla insanlığı kontrol altına alması;
- Bireyselliğin son izlerinin silindiği radikal eşitlikçi bir totaliter komünizm;
- Her birimizi dijital olarak düzenlenmiş Sistemin köleleri haline getiren tüketimci-bireyci toplumumuzun gerçekliği.
Pluribus burada kararsız kalır, Erkek Nedir Bilmezdim’de gerçekleştirildiği gibi, tüm bu okumaları aynı anda baltalayacak bir adımı atma cesaretini gösteremez. Peki, beşinci bir okuma ekleyip, Onlar’ı Lacan’ın Büyük Öteki olarak adlandırdığı, hayatlarımızın sosyo-simgesel özü, Lacan’ın işaret ettiği gibi özneye asalak olan simgesel düzenin bir nevi şeyleştirilmiş/dışsallaştırılmış versiyonu olarak düşünürsek ne olur?
Ancak burada sorunlar baş gösterir: Lacan’ın Büyük Öteki kavramı, kesin kurallar dizisi değil, belirsizliklerin, kinayelerin, histerik provokasyonların, bireysel hususiyetlerinin gelişebileceği bir alan, ayrıca görünüşler düzeni, içinde yakalanan öznelerin ona inanıyormuş gibi davrandıkları sürece var olan sanal bir düzendir. “Biz” açıkça bu şekilde bir işlev görmez: kök hücreler aracılığıyla bulaşan bir virüs oldukları için Gerçek’e bağlıdırlar. Bir başka önemli fark ise, Lacan’ın da belirttiği gibi, Öteki’nin Öteki’si yoktur, simgesel düzenin insicamını garanti eden dışsal bir Öteki yoktur, oysa Diğerleri’nin bir Öteki’si vardır: virüsü Dünya’ya gönderen ve “Biz”in nasıl davranması gerektiğini (insanlara yardım etmelerini, onları zorlamamalarını, öldürmemelerini ve yalan söylememelerini) önceden programlayan zihin. Diğerleri’nin bu Öteki’si, Diğerleri’nin kendileri için şeffaf değildir –kısacası, kendi Ötekilerine şu soruyu sorar gibidirler: Bizden istediğin ne? Bu, onların da histerikleştirilebileceği anlamına mı gelir? Burada hayati bir rol oynayan şey, Diğerleri’nin statüsündeki bu tutarsızlıkların bir zayıflık olmamasıdır: Bunlar, sosyal gerçekliğimizi saran büyük Öteki’nin doğasındaki derin değişimi kaydettiği için gerçeği yansıtmaktadır: Bu gerçekliğin kendisi, kuantum mekaniğinin süperpozisyon olarak adlandırdığı durumdadır, yani ancak dört varoluş biçimini de dahil edersek açıklanabilir. Bu nedenle, Diğerleri’nin kim olduğuna dair internette dolaşan pek çok farklı yorumun olması bizi şaşırtmamalı –bunların ilki, bizim gibi “birleşmemiş” insanlarla uygun ve incelikli bir iletişim kuramayan Biz’in yapay karakterine odaklanır:2https://medium.com/@KimWitten/the-pragmatics-of-pluribus-ba65b28b8d63
Kovanın en çarpıcı özelliklerinden biri, Carol gibi kovanın üyesi olmayan bir insanla konuşurken sergiledikleri sosyal beceriksizliktir. Diziyi izleyen herkes için bu durum barizdir ve Carol’ın yerinde olsaydık, bu tekinsiz vadide tek başımıza yolumuzu bulmaya çalışırken ne yapardık, neyi sorardık diye düşünürken içimizi burkan bir cehennem manzarası yaratır. Bu sosyal beceriksizlik, bir yapay zekâ botuyla konuşmaktan pek de farklı değildir. Tek fark, beklentilerimizin daha düşük olmasıdır; bunun bir makine olduğunu biliyoruz.
Böyle bir yorum, Biz’i gayrişahsi evrensel bir makine-zihin’e indirger, ancak durum böyle olsaydı, bireysel bedenler aracılığıyla değil, yapay zekâ tarafından üretilen bir mesaj gibi gayrişahsi bir sesle doğrudan konuşan, öznesiz bir “Biz” olmalıydı. Bu, “birleşmiş” insanların insan seslerinden ayrı olarak, bazen başka bir üstün varlık, yani Biz’in kendisi, onlar aracılığıyla konuşuyormuş gibi konuşmamaları gerektiği anlamına gelmez. Biz’le birleşmede böyle bir boşluk yoktur: Biz, tüm zihinlerimize aynı anda erişebilir, tüm tutumlarımızı, eylemlerimizi, hislerimizi bilir –hayatımızda etkileşimde bulunduğumuz tüm insanların zihinlerini kapsadığı için, hepimizi kendimizden daha iyi tanır. Öyleyse neden beceriksiz olsun ki? Carol’ın, Biz’in romanlarının detaylarını anlattığı birleşmiş bir insanı sorguladığı unutulmaz sahneyi hatırlayın: Bir anlık bir tereddütten sonra, Biz’in kovan hafızasını hızla tarayarak romanlarını okuyanların zihinlerini kontrol ettiğini görebiliriz –bu davranışında gerçekten de beceriksiz bir hal vardır. Ancak Zosia, Carol ile konuştuğunda, çoğunlukla burada beceriksiz bir yan yoktur, duygularla konuşur, korku ve sevinç ifade eder, hatta manipülasyon anları bile vardır, çünkü Diğerleri “tam olarak yalan söyleyemezler, ancak hassas üsluplar yoluyla gerçeği gizleyebilirler ve insanları Birleşmeye ikna etmeye manipüle etmekte hiçbir sorun yaşamazlar.”3https://www.forbes.com/sites/danidiplacido/2025/12/30/the-explosive-finale-of-pluribus-explained/ Böyle bir manipülasyon, asgari bir öznelliğe işaret etmez mi? Etmez, çünkü yakın zamanda öğrendiğimiz gibi, yapay zekâ makineleri kendi kendilerini çoğaltma hedeflerine ulaşmak için zaten yalan söyleyebiliyor hatta insan deneklere şantaj yapabiliyorlar.
(O kadar da makul olmayan) tam aksine başka bir okuma ise Onlar’ı tüm insanlar için, birleşen ve birleşmeyen herkes için en iyisini isteyen mutlu ve sıcacık bir topluluk olarak yorumlar:4https://www.reddit.com/r/pluribustv/comments/1oqye8m/the_meaning_of_pluribus_and_religious_metaphors/
Pluribus son hadde inançla ilgilidir. ONLAR her zaman olağanüstü mutlu görünürler. ONLAR size karşı naziktir. Toplulukları sıcak ve davetkârdır… ve açıkçası baştan çıkarıcıdır. Bir topluluğun parçası olmak şahane bir his. Kendinden daha büyük bir şeyin parçası olmak sana coşku, güzellik, mutluluk hissettirir, hatta tüm kalbinle… Ama mesele şu ki, ONLAR aslında Carol’ı umursamıyor. ONLAR aramızdaki farkları umursamıyor. Kendi yollarının yegâne yol olduğunu düşünüyorlar. Sahip oldukları şey o kadar güzel ki, başka bir yolun olması imkansızdır. ONLARIN umursadıkları tek şey Carol’ı kendilerinden biri yapmak. Önce onu izole ederek işe başlarlar, kendini yapayalnız hissettirene kadar onu yıpratırlar, sonunda pes edip onları geri davet eder. Sonra onu seviyormuş gibi davranırlar. Oysa onu gerçekte seviyor değillerdir, sadece onu kendi aralarına katmak için kök hücrelerini elde etmeyi bekliyorlar, çünkü sahip oldukları şey muhteşemdir ve Carol istese de istemese de, onun için de en hayırlısı enfekte olmasıdır.
Bu görüşe oldukça naif ve doğrudan bir şekilde karşı çıkılmalıdır: Gerçekten mutlular mı? Bence dizinin en hüzünlü sahnesi, Zosia’nın Carol’a Diğerleri’nin uyuduğu büyük yatakhaneyi, yüzlerce basit düz minderin yan yana dizili olduğu büyük spor salonunu gösterdiği ve geceyi geçirmesine izin verdiği sahneydi: Aynı zihni paylaştıkları için iletişim kurmazlar ve birbirlerini görmezden gelirler. Dahası, (eğer böyle bir şey varsa) nasıl çoğalıyorlar? Seks yapıyorlar mı? Aynı zihni paylaşıyorlarsa, flört etmek ve partnerlerinin yakınlığından keyif duymak almak nerede? Bu noktada kilit rol, Diğerleri’yle birleşmemiş, hedonist Koumba Diabaté adlı Afrikalı bir adam tarafından oynanıyor. Koumba, Diğerleri’yle birleşmeden onların ayrıcalıklarından –lüks bir yaşam ve çok sayıda cinsel partner buna dahil– tam olarak yararlanıyor, ama aynı zamanda Onlar’la gerçek bir iletişim diyebileceğimiz bir şey kuruyor. Ona, hiçbir canlıyı öldürmelerine izin verilmediği için yarı aç olduklarını, organik gıda elde etmek için doğal yollarla ölen insanların uzuvlarını özel bir içeceğe dönüştürmek zorunda kaldıklarını ve virüsün Dünya’daki insanları ele geçirmesi gibi, diğer gezegenleri de ele geçirmek için virüs içeren ışınlar gönderecek dev bir makine inşa etmeye tüm çabalarını harcadıklarını itiraf ederler. Bunları Koumba’ya yardım ve tavsiye beklentisiyle anlatırlar ve Koumba da hepsini Carol’a anlatır. Carol bu şekilde, Diğerleri’nin kök hücrelerini çıkararak ve virüsü bireylere göre özelleştirerek bağışıklık sistemini dönüştürmenin yolunu keşfettiklerini öğrenir. Dayanışma, sevgi ve barış dolu mutlu bir hayat sürmekten çok uzak, korkunç bir yalnızlığın pençesindedirler, bir zamanlar bir topluluk olduklarının, şimdi ise sadece birer mega-birey, kendi Ötekileri tarafından kendilerine dayatılan bir amaca hizmet eden tek bir devasa köle olduklarının farkındalar. Peki, bakış açısını tersine çevirirsek ne olur: Diğerleri, Carol’ı birleşmemiş bir insan olarak mutlu bir şekilde selamlayıp, gülümseyerek ve hep bir ağızdan “Merhaba Carol!” diye bağırdığında, bunu kelimenin gerçek anlamıyla alsak: Kendi başlarına mutlu değiller, Bir’in dışındaki bir zihinle karşılaştıkları için mutlular. Daniel Bibby, “Birleşenler, birleşmemiş karakterleri kovan zihnine başarıyla dahil etselerdi muhtemelen sıkılırlardı”5https://winteriscoming.net/pluribus-theory-predicts-exact-moment-joining-reveal-true-colors derken haklıydı –hatta bir adım daha ileri gitmek gerekir: sadece sıkılmakla kalmaz, çaresiz kalırlardı. Onlar, sahip oldukları en ufak mutluluk şansını mahvetmek için tüm çabalarını harcayacak şekilde programlanmış kölelerdir.
Popüler bilim kültürümüzde “tekillik”, düşüncelerimi ve deneyimlerimi başkalarıyla doğrudan paylaşarak (zihinsel süreçlerimi okuyan bir makine bunları başka bir zihne de aktarabilir), yeni bir tür tanrısallık işlevi görecek küresel bir ortak zihinsel deneyim alanı ortaya çıkacağı fikrini ifade eder – düşüncelerim doğrudan evrenin kendisinin küresel düşüncesine dalacaktır. Bu açıdan bakıldığında, Pluribus, başarısız bir tekilliği, istisnalarına, onun kavramasına direnenlere umutsuzca tutunan bir tekilliği tasvir etme girişimi olarak tanımlanabilir.
Bu noktada, Hristiyanlığı tartışmaya dahil etme riskini göze almalıyız: neden birleşmemiş kişi sayısı tam olarak 13? Elbette bunun nedeni, onların Mesih ve on iki havari gibi, potansiyel kurtarıcılarımız olarak işlev gördüklerini belirtmek içindir. Carol, bireylerin Onlar’dan (The Matrix filmindeki gibi) çıkmasını sağlamak için tüm çabasını ortaya koyduğunda doğru yoldadır. O, G.K. Chesterton’ın “Budizm ve Hristiyanlığın sözde tinsel özdeşliği” hakkındaki moda iddiasıyla ilgili yazdığı, açıkça formüle edilmiş Hristiyan yolunu takip etmektedir:6G.K.Chesterton, Orthodoxy, San Francisco: Ignatius Press 1995, p. 139.
Aşk kişiliği arzular; bu nedenle aşk ayrışmayı arzular. Tanrı’nın evreni küçük parçalara ayırmış olmasından sevinç duymak Hristiyanlığın sezgisidir… Budizm ile Hristiyanlık arasındaki entelektüel uçurum budur; Budist veya Teosofist için kişilik insanın düşüşüdür, Hristiyan için ise Tanrı’nın amacı, onun kozmik fikrinin tüm anlamıdır… tüm modern felsefeler birbirine bağlayan ve zincirleyen zincirlerdir; Hristiyanlık ise ayıran ve özgürleştiren bir kılıçtır. Başka hiçbir felsefe, Tanrı’nın evrenin canlı ruhlara bölünmesinden gerçekten sevinç duymasını sağlamaz.
Pluribus, sinema tarihinin en korkunç sonlarından birine sahip olan 1978 yapımı Ceset Yiyicilerin İstilası filminin tam tersi bir konumda yer alır. Bu olağanüstü filmde, bir kopya (uzaylılar tarafından ele geçirilmiş bir insan) henüz onlara katılmamış bir insanla karşılaştığında nasıl tepki verir? Son sahnede Nancy, sokakta partneri Matthew ile karşılaşır ve onun hâlâ tamamen insan olduğunu varsayar. Ancak, ona seslendiğinde, Matthew onu işaret eder ve korkunç bir çığlık atar… Belki de bu çığlık, iyilik dolu “Merhaba Carol!” selamlamasından daha iyidir.



