“Büyük Yazar”: Otobiyografiden bir yapıt çıkarmak
Gerrit Komrij, Hollanda’nın meşhur edebiyatçılarından biri. Komrij, sivri, renkli diliyle, polemikçiliğiyle tanınıyor. Başka bir meşhur Hollandalı edebiyatçının, Harry Mulisch’in “sahici bir büyük yazar olmadığı” iddiasıyla yazdığı polemik metninde, “büyük yazar” olmanın şartlarını dokuz maddelik bir liste olarak vermiş Komrij1Gerrit Komrij, “Waarom Harry Mulisch geen echt groot schrijver is”, De Ultieme Vergaarbak (Amsterdam: Van Oorschot, 2020) içinde.. Maddeler şöyle:
- O (Büyük Yazar) belli sayıda—en az üç, dört—büyük roman yazmış olmalı, bunlar uzun soluklu, geniş panoramalı olmalı; bunun yanısıra uzun ve kısa öyküler yazmış olmalı.
- Kimi başka yazarlarla ilişkisi üzerine derinlemesine çalışmış olmalı; bu yazarları kendi öncülleri ya da “ruh kardeşleri” olarak ilhak etmiş olmalı, bunların arasında başka bir çağın ve memleketin yazarları da olmalı.
- Eğer şiir yazdıysa, bunu geçmişinde yapmıştır, şiir (bazen) şefkatli bir bakışla hatırladığı bir gençlik günahıdır; artık buna kendini kaptırmaya niyeti yoktur.
- Otobiyografisi tüm eserinde ışıldar, bu yüzden de iş pur sang bir otobiyografi yazmaya gelince epey ikirciklidir: müsveddeler, girişler, fragmanlar yazmakla yetinir.
- Minora opera’sı şaşmaz bir düzenlilikle yayımlanır (yayımlanmıştır): mektuplar, konuşmalar, görüş bildirmeler, leblebi çekirdekler.
- Bir akademik araştırma ve çalışma alanının kaynağını oluşturur.
- Eserleri büyük bir süreklilik ve iç tutarlılık gösterir, ilk bakışta öyle görünmese de.
- Bir anlamda kamuya malolmuştur. Bireyselliği onun takdir göresine engel olmaz. Eserleri toplumun genelinin hislerinin bir alegorisini oluşturur, ‘zamanının bir aynası’dır.
- Saygıdeğer bir yaşa kadar yaşamıştır.
Oğuz Atay’ın, hastalıkla kısa kesilen ömrü nedeniyle uyamadığı 9. madde ve bir roman eksik kaldığı 1. madde dışındaki maddelere uygunluğu dikkat çekici. Hele 4., 7. ve 8. maddeler Oğuz Atay için yazılmış gibi; Yıldız Ecevit’in Ben Buradayım’da2Yıldız Ecevit, “Ben Buradayım…”: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası (İstanbul: İletişim, 2005, 9. baskı, 2021) çizdiği Oğuz Atay portresinin bir özetini veriyorlar.
4. maddeye, “otobiyografisi tüm eserinde ışıldar”a bakalım. Ecevit’in kitabının en güçlü yönlerinden biri, Atay’ın hayatındaki olayların ve kişilerin eserlerine nasıl yansıdığını göstermek, otobiyografi-eser ilişkisini pek çok örnekle ispatlamak. Bunu, özellikle, kitabının ilk yarısında, Oğuz Atay’ın yazarlığa başlamadan önceki yıllarını anlattığı sayfalarda yapıyor. Ecevit, Atay’ın tanıdıklarıyla görüşerek, sayfalarca belgeyi, eski dergiyi inceleyerek yapmış bunu. Böylece, kişileri tanımayan, olayları yaşamamış olanların bilemeyeceği yaşantıların Atay’ın eserindeki yansımalarını görmemizi sağlamış. Özellikle sevdiğim bir örneği vereceğim: Tutunamayanlar’da bir rüya/oyun karakteri olarak ortaya çıkan “Yüzbin”in, Atay’ın “Olaylar” dergisi yıllarındaki dergiye bağışlanacağı vaadedilen gerçek bir para tutarı olması (Ben Buradayım, s. 118-119).
Ecevit, bu otobiyografik boyutun yanısıra, Atay’ın yapıtlarındaki metinlerarasılığın ne kadar derin olduğunu, Atay’ın okuduğu, çalıştığı pek çok yazardan süzdüklerini, benimsediklerini kitaplarında nasıl işlediğini; Atay’ın bu metinlerarasılığı tekrar tekrar okura çıtlatarak okurdan da bu oyuna katılmasını, bu kitapları bilmesini, bilmiyorsa merak edip okumasını beklediğini gösteriyor (örneğin, Ben Buradayım, s. 208-209).
James Joyce da Komrij’ın tüm koşullarına uyan “Büyük Yazar”lardan biri. Richard Ellmann’ın yazdığı, ilk kez 1959’da yayımlanan klasik Joyce biyografisi, aynı Yıldız Ecevit’in kitabı gibi, Joyce’un çocukluğundan başlayarak hayatı ile eserleri arasındaki ilişkiyi, ailesinin, günlük hayatının, yaşadıklarının eserlerine nasıl yedirildiğini, eserinin malzemesini oluşturduğunu gösterir.3Richard Ellmann, James Joyce. New and Revised Edition. (New York: Oxford University Press, 1982).
James Joyce’u ve Oğuz Atay’ı yıllar boyunca çalışırken, eserlerine kendi hayatımın değişik dönemlerinde tekrar tekrar döndükçe, eserler ve hayatlar arasında kuşaklar, ülkeler boyunca birbirini yansıtan sarmallar olduğunu gördüm: Joyce’un Ibsen’i “ilhak ederek” yarattığı yeni bir tarzla, kendi hayatını malzeme yaparak yazması, Joyce’un biyografisini yazan Ellmann, Atay’ın Dostoyevski’yi, Kafka’yı, Joyce’u… “ilhak ederek” yine yeni bir tarz yaratması, eserini yine kendi hayatından kurması, Mustafa İnan’ın biyografisini yazmak için araştırma yapan Atay, hayatını anlattığı kişileri (Mustafa İnan’ı, Orhan Veli’yi…) kendine benzettiği yönleriyle anlatan, “onlardan bir tutunamayan yaratan” Atay (Ben Buradayım, s. 293, s. 405), Atay’ı modernist edebiyat teknikleriyle tanıştıran, kitaplarına baş karakter, ilham kaynağı, ressam olarak giren, nihayet Tutunamayanlar’ın çevirmeni olan Sevin Seydi, Atay’ın biyografisini yazmak için araştırma yapan, kendi gözündeki Atay’ı bir esere dönüştüren, Atay’ı daha iyi, daha derinlemesine anlamamızı sağlayan, tüm bunların arasındaki ilişkileri bize gösteren Yıldız Ecevit, Atay’ın romanlarının en erken okuyucularından biri olan (Ben Buradayım, s. 325-6), kendi biyografisini yedirdiği romanlarla yeni bir “Büyük Yazar”ı kuran Orhan Pamuk…
Joyce-Atay ilişkileri
Bu sarmallar arasında, Joyce ile Atay arasındaki bağlantı, özellikle ilgimi çeken, beni yıllarca düşündürmüş bir konu. Lise yıllarımda, Joyce’un modernist yazı tekniklerinin ne olduğunu henüz bilmezken, bu teknikleri Oğuz Atay’da okuyup severek başlayan bu merak, Atay’ın Joyce’u nasıl, nerelerde kullandığına, nerelerde ona göz kırptığına yıllar boyu dikkat ederek sürdü benim için. Bu yazıda, bu konuda bugüne dek yazılmış olanlar hakkında bildiklerimi özetledikten sonra, bu gözlemlere ekleyeceğim noktaları açıklamaya çalışacağım.
Berna Moran’ın 1990’da yayımladığı Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış – 2’de4Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2: Sabahattin Ali’den Yusuf Atılgan’a (İstanbul: İletişim, 1990, 2. baskı, 1991) Joyce-Atay arasındaki ilişkiyi, özellikle modernist edebiyat tekniklerini, üslup parodilerini, mitosları çağdaş metne yansıtmayı anması (age, s. 198-199, 203, 211) bu konudaki öncülerden biri. Öte yandan, tam da aynı yıllarda, Tatjana Seppel Der Intellektuelle bei Oğuz Atay5Tatjana Seyppel, Der Intellektuelle bei Oğuz Atay: Dargestellt an dem Roman “Die Haltlosen” (Wiesbaden: Harrasowitz, 1991), s. 38-52. kitabında taklit örnekleri olarak Nabokov, Gonçarov, Tolstoy ve Kafka’yı anıp Joyce’u anmıyor; bu da Joyce’un tüm “Büyük Yazar”lığına rağmen gözden kaçabiliyor olmasına güzel bir örnek.
Bugün, Atay ve Joyce ilişkisini ele alan pek çok çalışma var elimizde: En başta, Meltem Gürle’nin Ölülerle Konuşmak: Shakespeare’den Joyce’a Tutunamayanlar Meselesi başlıklı kitabı var (2018); yine Meltem Gürle’nin “Joyce ve Atay: Modernliğin Destanı” denemesi (Birgün Kitap, 22 Haziran 2013), Mümtaz Sarıçiçek’in “Ulysses ve Tutunamayanlar’ın Karşılıklı İncelenmesi” makalesi (Turkish Studies, Kış 2009), Serdar Odacı’nın “Ulysses ve Tutunamayanlar’da Bilinç Akışı Tekniği” makalesi (Turkish Studies, Kış 2009), yine Serdar Odacı’nın “Bilinç Akışı Tekniği Bakımından James Joyce, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu ve Emine Işınsu’nun Romanları” başlıklı doktora tezi, Yiğit Sümbül’ün “James Joyce ve Oğuz Atay’ın Başlıca Eserlerindeki Modern Aydın Portrelerinin Karşılaştırmalı İncelemesi” başlıklı yüksek lisans tezi benim haberdar olduğum çalışmalar.
Bu çalışmalarda vurgulanan noktaların (bilinç akışı tekniği, üslup parodileri, epik boyut, Shakespeare ile bağlantı, “aydın portresi”) artık akademik düzeyde anlaşılmış, bilinen konular olduğunu söyleyebiliriz.
Ben Buradayım, Atay-Joyce ilişkisini araştırırken, işin biyografik boyutunu, Atay’ın bir okur olarak Joyce ile ilişkisini de gösteriyor bize. Bu konuda Ben Buradayım’dan öğrendiklerimizi özetlersek: Atay’ın daha 1951’de otobüs yolculuklarında bir arkadaşına Ulysses’den coşkuyla söz ettiğini öğreniyoruz (s. 71); 1968-1969’da Sevin Seydi’nin yakın arkadaş grubu içinde Joyce ve Finnegans Wake üzerine konuşmalar yaptığını, modern edebiyat birikimiyle Atay’ı beslediğini okuyoruz (s. 130); Atay Tutunamayanlar ile TRT ödülü’ne başvurduğunda, Adnan Benk’in raporunda “James Joyce’un fazlaca etkisinde kalmış olması (…) uzun romanın gücünü hayli kısıyor” yazmış olduğunu görüyoruz (s. 306); Ahmet Oktay’ın romanın çıkmasının yarattığı şoku “O tarihte Ulysses’i kaç kişi okumuştur? Onu geçmez” diye açıkladığını okuyoruz (s. 310); Atay’ın günlüğündeki (başka şeyleri konuşabildiği) Halit Refiğ hakkında yazdığı “ona da Finnegans Wake’in öneminin anlatılması mümkün değil’ cümlesini hatırlıyoruz (s. 448); Refiğ’in de Atay’ın en çok bahsettiği yazarlar arasında Joyce’u andığını görüyoruz (s. 486).
Yıldız Ecevit, Joyce’un Atay’ın eserleri üzerindeki etkisini anarken şu unsurları sayıyor (kitaptaki sırasıyla):
- Montaj ve kolaj teknikleri (Ben Buradayım, s. 242)
- Dil oyunları, “tren vagonlarına benzeyen bitiştirilmiş sözcük grupları” (s. 260)6Bu kavramın yaygın adı olan “portmanto-sözcük”ün ilk tanımı, hem Atay’ı hem Joyce’un sevdikleri ve etkilendikleri bir kitaptan, Lewis Carroll’un Aynanın İçinden’inden geliyor: “Şimdi, ‘çevişkan’, ‘çevik ve yapışkan’ demek. ‘Çevik’le ‘ayağına çabuk’ aynı şey. Görüyorsun ya, bir portmantoya benziyor—bir kelimede iki anlam üstüste.” (Lewis Carroll, Aynanın İçinden ve Alice’in Orada Karşılaştıkları, çev. Armağan Ekici (İstanbul: Norgunk, 2019) s. 96.) Atay’daki Carroll etkisi için bkz. Ben Buradayım, s. 252.
- En önemli esinti olarak, “biçem çeşitlemeleri”7Bu ifadeyi görüp gülümseyecek okurlara özel bir not: Raymond Queneau, Biçem Alıştırmaları, çev. Armağan Ekici (İstanbul: Sel, 2003, 4. Baskı, 2021), s. 75.: “Başta Osmanlıca olmak üzere, ülkede geçmişte kullanılmış ya da kullanılmakta olan çok çeşitli dil katmanlarıyla / eğilimleriyle / düzeyleriyle oynar, onları parodi düzlemine taşır, metninin bir dil cümbüşüne çevirir Atay.” (s. 261)
- Berna Moran’ın da işaret ettiği “mitik boyut”, İsa mitosunu Joyce’un Odysseus mitosunu kullandığı gibi kullanması (s. 297-8)
- Joyce’un da dahil olduğu pek çok yazarın “kara anlatı” yönü, “geçtiğimiz yüzyılda dünyanın içine girdiği tinsel karanlığı ve insanın içindeki kuytuda yaşayan şeytansı benlik parçasını dile getirme çabası” (s. 336)
Bu yazının geriye kalan kısmında, Atay’ın eserlerinde Joyce etkisi konusunda zaman içinde gördüğüm, ama bugüne dek söylenmiş olanların şu ya da bu ölçüde dışında kaldığını düşündüğüm unsurları beş başlık altında özetleyeceğim. Böylece, Yıldız Ecevit’ten Oğuz Atay’ı anlamak yolunda öğrendiklerime minnet borcumu bu yolla, duvara bir taş ekleyerek ödemeye çalışacağım.
1. “Kirke” bölümünün etkisi: Kerhanedeki kriz sahnesi ve kâbus-tiyatro
Ulysses’in baştan sona bir tiyatro formunda yazılmış olan ve Kirke diye adlandırılan 15. bölümü, 1922 baskısında 408-565. sayfalar arasında yer alıyor8James Joyce, Ulysses: The 1922 Text, ed. Jeri Johnson (Oxford: Oxford University Press, 1993, 2021). (Norgunk baskısında s. 411-584)9James Joyce, Ulysses, çev. Armağan Ekici (İstanbul: Norgunk, 2012, 4. Baskı, 2021).. Bu bölüm kitabın en uzun bölümü; sayfa sayısı olarak kitabın beşte birini, kelime sayısı olarak %15’in oluşturuyor. Kirke, Ulysses’in “kerhane” bölümü.
Ulysses, ilk bölümlerde çok sade, gerçekçi bir anlatımla ilerlerken, kitabın ortalarında bölümler giderek uzamaya, biçimsel oyunların, parodilerin yoğunluğu artmaya başlıyor. Kitaptaki yükselen karmaşanın doruk noktası işte bu Kirke bölümü; bölümün dikkat çekici bir renkliliği, mizahı var.
Bu bölümde, kitabın dili önceki bölümlerle büyük bir kopuş yaşıyor, gerçekçi olaylar ile halüsinasyonlar içiçe geçmeye başlıyor. Daha önceki bölümlerdeki en tuhaf üslup parodileri bile altta yatan inandırıcı, günlük bir gerçeğin yansımalarıydı, parodi oldukları, metne cevap verdikleri belliydi; Kirke’de ise inandırıcı, gündelik gerçek düzeyi sürerken, dile gelmiş, dönüşümler geçiren cansız nesneler ve hayvanlar, tarihsel kişiler, orada olmayan ölüler gerçekçi hayat tasvirlerinin içine karışmaya başlıyor.
Kirke, Ulysses’in o sayfaya kadar sunduğu malzemeyi içiçe geçirerek, karıştırarak bir kriz anına, daha doğrusu kriz anlarına ulaştırmasıyla da önemli. Kitabın üç ana kısmından ikincisi Kirke’nin bu büyük sarsıntısıyla bitiyor, buradan yorgun-argın eve dönüşü, evi ve yataktaki Molly’yi içeren üç bölümden oluşan son ana kısım başlıyor.
Ulysses’in kerhane sahnesinde bence üç kriz ânı var. Birincisi, Stephen’ın kriz anı: bir vals ritmiyle herşeyin döndüğü, birbirine karıştığı, başdönmesinin doruğa çıktığı, Stephen’ın kerhanedeki lambayı (bir Wagner alıntısıyla) “Nothung!” diye bağırarak kırdığı an (s. 558). İkincisi, bence kitabın kendisinin kriz ânı: Stephen’ın lambayı kırmasından sonra çıkan rezalet ve kovalamacada s. 573’te “Sağdan soldan kükürt ateşleri parlar. Yoğun bulutlar geçip gider. Ağır Gatling topları gümbürder. Kızılca kıyamet.” diye başlayan kıyamet ortamından sonra yapılan şeytansı kara ayinde sayfalarında duaların tersten okunduğu, böylece kitaptaki zaman akışının büküldüğü bir an var (s. 575-575). Üçüncüsü ise, Bloom’un kriz ânı: bölümün sonunda, Bloom’un bebekken ölen oğlu Rudy’nin hayaletini gördüğü an (s. 584).
Kirke’nin hem kerhanede geçen konusu, hem kitabın içinde oynadığı bu “kriz” rolü, hem de tiyatro tekniğiyle yazılmasıyla Atay’ın her iki romanının üzerinde büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Bölümde olanlar ile Tutunamayanlar’ın kerhane sahnesi arasında (9. bölüm, İletişim’in 1984 baskısındaki dizgide s. 271-278)10Oğuz Atay, Tutunamayanlar (İstanbul: İletişim, 1984, 3. Baskı, 1985). pek çok tematik ve biçimsel benzerlik var. İki kitapta da anlatı groteskleşiyor, başdöndürücü bir hale geliyor, tempo hızlanıyor ve bir doruğa ulaşıyor. Hem Turgut, hem Bloom bu bölümde krallıklarını ilan ediyor. Hem Turgut, hem Stephen kerhanede bir anlamda “rezalet çıkararak” günlerini bitiriyor (Stephen sonra sokakta İngiliz askerlerle laf dalaşına girip dayak da yiyor). Stephen’ın kerhanede rezalet çıkarması, Tutunamayanlar’da Turgut’un kerhaneyi birbirine katması, kendini oradakilere rezil etmesiyle ve koltuğa çökmesiyle sonlanan sayfalarla büyük ortaklık taşıyor (Tutunamayanlar, s. 257 ve sonrası: “Adam deli dervişler gibi azdı. Böylesinin ne işi var kerhanede?”)
Ulysses’in kendi kriz ânını hazırlayan grotesk kıyamet tasvirinin bir benzeri de Tehlikeli Oyunlar’ın 6. bölümünde var, kitabın ilk kısmının kapanışını hazırlıyor: “Ortalık Mahşer gibi kalabalık. Apokalipsin Dört Atlısı, ha babam koşturuyor. Yedi numara kazandı. Olamaz, dört tane atlı vardı…” (s. 148-162).
Bu pasajın sonunda, Hikmet’in Kirke’deki Belediye Başkanı/Kral Bloom’un icraatlarına benzer icraatları var. Hikmet (Tehlikeli Oyunlar s. 162):
“Kıyıları kapatan yüksek duvarlı yığınları denize ittim. (İçindekilerin akibetinden bir haber alınamadı.) İki yanı keskin kılıcımı iki yana da salladım. (Hürriyet ve istibdadı birlikte yürüttüm.) Kahvelerde, dairelerde, üniversitelerde ve özellikle dolmuşla yapılan yolculuklarda ele alınan bütün meseleleri çözümlediğimi için bu gibi sohbetleri kesinlikle yasakladım. (…)”
Bloom (Ulysses s. 465):
BLOOM
Sevgili tebaam, yeni bir çağ başlamak üzere. Ben, Bloom, doğrusu size derim, şu anda bile bu çağ yakındır. Evet, Bloom yeminiyle size derim ki, yarın değil, yarından da yakın, istikbalimizdeki altın şehre gireceksiniz, bu şehrin adı da istikbalin Nova Hibernia’sındaki yeni Bloomusalem olacak.
(İrlanda’nın tüm vilayetlerinden, göğsü rozetli otuziki işçi, yapı ustası Derwan’ın gözetimi altında yeni Bloomusalem’i inşa ederler. Muazzam bir abidedir bu, çatısı kristaldendir, koskoca bir domuz böbreği biçiminde inşa edilmiştir ve kırkbin odası vardır. İnşaat esnasında çok sayıda bina ve anıt yıkılır. Devlet daireleri geçici olarak demiryolu depolarına aktarılır. Pek çok ev yerle yeksan edilir. Evlerde oturanlar tümünün üzerinde kırmızı harflerle L. B. yazan fıçılara ve kutulara yerleştirilir. Pek çok fakir ve fukara bir merdivenden düşer. Dublin surlarının, üzerinde sadık izleyicilerin toplaştığı bir bölümü çöker.)
İZLEYİCİLER
(Ölürayak.) Morituri te salutant. (Ölürler.)
İçerikten ve işlevden biçime gelirsek, Kirke bölümünün tiyatro formunda kâbus / halüsinasyon formu, bence, Atay’ın Joyce’tan aldığı en önemli yöntemlerden biri. Tutunamayanlar’da çok kısa bir pasajda kullanmakla yetindikten sonra, Tehlikeli Oyunlar’da11Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar (İstanbul: İletişim, 1984, 2. Baskı, 1987). kitabın hem biçim, hem içerik açılarından asli unsurlarından birine dönüştürdüğü bir yöntem bu.
Tutunamayanlar’da Atay’ın bu tiyatro tekniğini kullandığı pasaj, Şarkılar’ın açıklamalarından biri (s. 202-211, “Mısra 509: Gene böyle yaldızlı ve…” başlıklı parça). Bunun Selim’in gördüğü bir rüya olduğu söyleniyor önce; sonra, piyes formu içinde, Abdülhakhamit, Gorki, Alpaslan, Hitler… dile gelerek Joyce’un Kirke’deki mizahını, söz kesmeleri, ironik cevapları, araya giren şarkıları kullanarak konuşmaya başlıyorlar:12Buradaki “Lahavle – Löhavle” şakasının Tutunamayanlar’ın yeni dizgisinde kaybolmuş olması (s. 242), Atay’ın esprilerinin anlaşılmasıyla hayatı boyunca ve ölümünden sonra süren imtihanının örneklerinden biri.
ABDÜLHAKHAMİT: Elli kadar Türk büyüğü (ve Osmanlı büyüğü sesleri) burada toplanmış bulunuyoruz (toplantı değil içtima sesleri). Sözümü kesmeyin. Ben elimden geldiği kadar Türkçeleştirilmişgibigillerden biri olarak davranmaya çalışıyorum. Lahavle.
SUFLÖR: Müzekkerdir: löhavle.
ABDÜLKADİR: Burjuvalar, burjuvalar.
MAKSİM GORKİ: Küçük.
Ulysses’deki tiyatronun da sayfalarca benzer bir mizah anlayışıyla devam etmesinin yanısıra, daha doğrudan bir ilişki içinde “İngiliz ve İrlanda büyükleri”nin ortaya çıkıp söze karıştığı bir an için, İngiliz askerlerinin Stephen’ın krala küfrettiğini düşünerek kızdıklarında ortaya çıkan Kral VII. Edward pasajına dikkat edebilirsiniz (Ulysses s. 565-569).
Atay, Tutunamayanlar’ı bitirdikten sonra, özellikle Eric Berne’in Games People Play kitabının etkisiyle oyun kavramı üzerine, insanların kendi aralarında oynadıkları oyunlar üzerine özellikle düşünmüş, bu kavramı Tehlikeli Oyunlar’ın merkezine koymuş. Bu nedenle, Tehlikeli Oyunlar daha ilk sayfasında böyle bir Joyceçu kâbus-tiyatro pasajıyla açılıyor. Bu teknik, kitap boyunca, Hikmet’in düşündüğü piyesler, Hikmet ile Hüsamettin Tambay’ın birlikte yazdığı piyesler gibi kurgular içinde bu defalarca geri dönüyor.
Hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı, hayali karakterlerin birer karikatür gibi ortaya çıkarak asıl kişilerin (Hikmet’in, Selim’in, Stephen’ın, Bloom’un) iç dünyalarında neler hissettiklerini bize gösteren bu yöntem, Tutunamayanlar yayımlandığında gerçekçi olmadığı nedeniyle eleştirilmiş. Oysa, hem Joyce, hem Atay, bu teknikleri insanı tüm gerçekliğiyle anlatmak amacıyla, ruhumuzda olan ama söylenmeyenleri açığa çıkarmak amacıyla kullanıyorlardı. Atay’ın Tutunamayanlar’ın “insansız” olduğu eleştirisine cevap verirken açıkladığı gibi: “Romanda bütünüyle insana yönelmek istemiştim. Onu sizin belirttiğiniz gibi sadece akıl bakımından değil, duygularıyla ve bütün aldığı etkilerle vermek istemiştim” (Ben Buradayım, s. 313). Benzer bir biçimde, Mehmet Seyda, Turgut’un kerhane sahnesindeki davranışlarını aşırı ve mantık dışı bulmuş, “Ben de içiyorum, ama sarhoşluk sırasında edinilen deneylere güvenerek söyleyeceğim, sonuna kadar bulanmaz ve çarpılmaz bilinç” demiş; Atay, bu eleştiriyi “Turgut’un özel dünyası, bu anılan bölümde, tam gerçekçilik açısından değil, bir soyutlama ile verilmek istendi” diye yanıtlamış (Ben Buradayım s. 319-320).
Tüm bu çakışmalar, Ulysses’de kerhane aynasına bakan Bloom ve Stephen’ın Shakespeare’in yüzünü görmelerini (böylece Joyce’un Bloom’u, Stephen’ı ve Shakespeare’i bir kez daha içiçe geçirmesini) hatırlatıyor bana (Ulysses s. 574) – Hikmet ve Turgut, metinlerarasılığın aynasında Bloom’u, Stephen’ı, Joyce’u ve Shakespeare’i görüyorlar.
2. Hamlet ve İsa Sembolizmleri
Atay’ın tekniğindeki “mitik boyut”u, Hamlet ve İsa/Yeni Ahit temalarının hem Tutunamayanlar’ın, hem Tehlikeli Oyunlar’ın, hem de Beyaz Mantolu Adam öyküsünün kurgularının temel unsurları arasında olduğunu iyi biliyoruz.13Örneğin, Meltem Gürle, Ölülerle Konuşmak, s. 101-152 ve s. 267-276; Yıldız Ecevit, Ben Buradayım, s. 364-366, s. 294-297 ve s. 347-349. Hikmet ve Turgut’u yer yer Hamlet ile, Selim ve Turgut’u İsa ile özdeşleştiren sembolizmler kullanıyor Atay; “Selim Işık” adı bile Yeni Ahit çağrışımlı14Örneğin, Yuhanna 8:12: “Bundan sonra İsa yine onlara söyliyerek dedi: Ben dünyanın nuruyum; benim ardımca gelen karanlıkta yürümez, ve kendisinde hayat nuru olur.”. Atay’ın karakterleri yer yer Yeni Ahit’i ve Hamlet’i alıntı ya da parodi ile anıyorlar; öyle ki, Olric’in “Efendimiz”lerinin kaynağını Sabahattin Eyuboğlu’nun 1965 tarihli Hamlet çevirisinde bulabileceğimize inanıyorum ben. Dikkat çekici İsa paralelliklerinden birinde, Turgut, kerhanedeki kriz ânında “çarmıha gerilmiş gibi” kollarını ve bacaklarını uzatıyor (Tutunamayanlar s. 257).
Bu konuda daha önce yazılmış olanlara eklemek istediğim nokta şu: Şüphesiz, Dostoyevski’nin İsa-benzeri karakterlerinin önemini gözden kaçıramayız; ama Oğuz Atay’ın bu iki sembolizm ağını kitaplarının kurgusuna böyle işlemesinin asıl ilham kaynağının Ulysses olduğunu düşünüyorum ben. Ulysses’in Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar üzerindeki en önemli etkilerinden biri bu olmalı; çünkü, Hamlet ve Yeni Ahit paralellikleri, kitabın belli pasajlarını, üsluplarını, yazı yöntemlerini etkilemenin ötesinde, kitabın kurgusunun temelindeki unsurlara ilham vermiş.
Ulysses de daha ilk başından Stephen’ı Hamlet ile özdeşleştiren bir sembolizm kurar: Kitabın açılışındaki kuleyi Elsinore’a benzetilir, Stephen’ın şapkası “Hamlet şapkası” olur, Stephen Mulligan’ın “gaspçı” olduğunu düşünür… Hamlet teması daha sonra da kitap boyunca tekrar tekrar anılır; Bloom da gün boyunca Hamlet’i hatırlar. Babanın hayaleti teması Hamlet’ten alıntılarla defalarca tekrarlanır (örneğin: Ulysses, s. 150, s. 537).
Kitabın anahtar bölümlerinden biri, Stephen’ın Hamlet’i Shakespeare’in biyografisini kullanarak açıkladığı bölümdür (bu da başta andığım biyografi-eser sarmallarının kıvrımlarından biri). Stephen, Hamlet-annesi-babası-amcası üçlüsünün Shakespeare’in oğlu Hamnet-Shakespeare’in eşi Anne Hathaway-Shakespeare-kardeşi Richard olabileceğini iddia eder (Ulysses, s. 185). Joyce, bu bölümde, kendi yazdıklarının da Stephen’ın Shakespeare’i okuduğu dikkatle okunmasını istediğini söyler gibidir sanki: Ulysses’in kendisini bir Hamlet sembolizmi olarak yorumlayınca, Stephen, babasını arayan Hamlet’e, Bloom, oğlunu arayan babaya denk düşer.
Ulysses, benzer bir biçimde, kitap boyunca Hristiyanlık sembollerini de kullanır. Bloom’un ya da Stephen’in İsa ile denkleştiği, Molly ya da Gerty MacDowell’in Meryem’i çağrıştırdığı pek çok pasaj var.
Hamlet’in ve Hristiyanlık sembollerinin Ulysses’de nasıl kullandığını gösteren bir kitap var: Harry Blamires’ın ilk baskısı 1966’da yapılan Bloomsday Kitabı15Harry Blamires. Bloomsday Kitabı: Adım Adım Ulysses. çev. Armağan Ekici (İstanbul: Norgunk, 2021). Atay’ın Tutunamayanlar’ı yazmasından kısa süre önce yayımlanan bu kitapta, Ulysses’in bu iki sembolizm ağını vurgulayarak açıklanmasının, Atay üzerinde de etkili olmuş olabileceğini tahmin ediyorum.
3. Finnegans Wake
Atay’ın Finnegans Wake ile de ilgilendiğini, günlüğündeki Halit Refiğ ile ilgili cümleden biliyoruz: “Bir Halit var belirli konularda konuşulabilen. Ona da bazı şeylerin meselâ Finnegans Wake’in öneminin anlatılması mümkün değil.”16Oğuz Atay, Günlük (İstanbul: İletişim, 1987), s. 225.
Oğuz Atay’ın yapıtında akla Finnegans Wake’in ana hatlarını getiren bazı noktalar var: Tehlikeli Oyunlar’ın bir düşle başlayıp, “ ‘düşmek’ ve ‘düşünmek’ sözcükleriyle yapılmış bir sözcük oyunu çerçevesinde (…) noktalanması” (Ben Buradayım, s. 353), Finnegans Wake’in genel yapısını çağrıştırıyor, Finnegans Wake’in de baştan sona tek bir rüya olduğunu düşünenler var. Finnegans Wake’in en temel temalarından biri “kahramanın düşüşü”, kitabın hemen başında da kahraman 100 harflik bir gökgürültüsü-kelimeyle düşüyor. Bunların yanında, Finnegans Wake, hem Atay için önemli olan Alice kitaplarının her ikisinin de baştan sonra birer rüya olması, Harikalar Diyarı’nın hemen başında Carroll’un da düşmek/uyuyakalmak (fall asleep) kelime oyunu yapmasını andırması da hoş bir paralellik.17Türkçedeki düşmek / düş görmek kelimeleri Carroll’ın kelime oyununu Türkçede karşılamaya yardımcı oluyor. Düş- ile başlayan kelimelerin çevirmene yardım ettiği başka bir güzel pasaj da Rekin Teksoy’un İlahi Komedya çevirisinde, Araf XVIII’in kapanışında: “bu düşünce başka düşüncelere can verdi; / birinden birine gidip geldikçe / gözlerimi yumdum büyük bir keyifle, / ve düşe dönüştü düşünce.”
Bunlar rastlantıdan ibaret olabilir; ama Atay’ın yapıtındaki öyle bir pasaj var ki, en ufak bir şüpheye yer bırakmadan Finnegans Wake’e göz kırpıyor. Bu, Korkuyu Beklerken’deki Tahta At’ın girişindeki turist rehberi bölümü (s. 132-138)18Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken (İstanbul: İletişim, 1987, 2. Baskı, 1988)..
Finnegans Wake’in başında, bir rehberin bir “museyroom”u gezdirme sayfaları var (8.9-10.23)19James Joyce, Finnegans Wake (Oxford: Oxford University Press, 2012). Joyce, burada, Waterloo savaşını mizah malzemesi yapıyor (örneğin, Napoleon, ucuz yer döşeme malzemesi linolyum’a benzetilerek “Lipoleum” oluyor). Rehber, müzeye girişimizi “Mind your hats goan in” (“içeri ‘goan’ken şapkalarınıza dikkat edin!”) diyerek haber veriyor; Atay, Finnegans Wake’in bu pasajına göz kırpmanın başlayacağını “Dikkat edin, kayalardan atlarken ayağınız kayabilir” diye duyuruyor bize.
Finnegans Wake’te rehber, pasaj boyunca, müzedeki nesneleri tekrar tekrar “this is…” diye sunarak savaşı anlatıyor: “This is a Prooshious gun. This is a ffrinch.” (“İşte bir Pruşya topu. İşte bir ffrensiz.”) Atay, tam tamına aynı efekti iki sayfa boyunca tekrarlayarak Finnegans Wake göndermesini perçinliyor: “İşte her şey bütün çıplaklığıyla ortada. İşte baylar bayanlar hayal perdesinde bütün meşhur manzaralar ve tarihi manzaraları yaratan meşhur insanlar. İşte büyük kumandan kaymakam ve haçlı seferleri. İşte haçlılara karşı savaşan uzun kılıçlı kahraman harabelerin suyunu kesiyor…”
Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken’i 1975’te yayımladığında Finnegans Wake’in yayımlanışının üzerinden henüz 36 yıl geçmişti. Her iki yazarı da yıllardır okuyor olmama rağmen, sayfalar süren bu göndermeyi fark etmem ancak 2020’de oldu; Korkuyu Beklerken’in yayımlanışının 45. yılında. Bildiğim kadarıyla, bu göndermenin varlığı bu makaleyle ilk defa yazıya geçiyor. Durum buysa, bizlerin Oğuz Atay’ı anlama süremiz, Oğuz Atay’ın Joyce ile ilişkisinin yaklaşık on yıl gerisinde kalmış: 2022’de, 1975’deki Atay’a daha yeni yetişiyoruz.
Bu bilgi, Oğuz Atay’ın eserini kapatan “ben buradayım…” cümlesini daha da iç yakıcı kılıyor benim için.
4. Noktasız-virgülsüz bölüm
Romanda uzun bir bölümde noktalama olmaması, Ulysses ile Tutunamayanlar arasında biçimsel olarak en kolay görülen paralellik. Atay’ın Joyce’u taklit ettiği, onun tekniklerini kullandığı fikrinin en iyi bilinen örneği bu. Noktalama işareti kullanılmadan akıp giden, neredeyse başlı başına bir kitap olabilecek uzunluktaki roman bölümü, Ulysses’in 1922 baskısında kitabın kapanış bölümünü oluşturan 42 sayfa; Tutunamayanlar’da ise 418-490 sayfalar arasındaki 73 sayfa.
Ulysses’in bu son bölümü Penelopeia diye adlandırılıyor. Bu bölüm, kitabın “kadın”a adanmış bölümü. Buraya gelene dek, kitabın hemen hemen tamamı kadınların sadece erkek gözüyle görüldüğü bir dünyada geçiyor (buraya gelene kadar, bir kadının zihninden dünyaya baktığımız çok az sayıda cümlenin dışında, Nausikaa diye adlandırılan bölümün başlangıcında, dünyayı 20 sayfa boyunca bir genç kızın gözünden görüyoruz; burada da bir cümlenin ortasında tekrar Bloom’un zihnine dönüveriyoruz; s. 334-354). Kitabın sonuna geldiğimizde, Joyce nihayet erkeklerin dünyasından çıkıyor, sözü kadına veriyor; 42 sayfa boyunca kitabın baş kadın karakteri Molly Bloom’un zihnini okuyoruz.
Metnin sayfalarca noktasız-virgülsüz akması, okurdan başka türlü bir okuma hızı ve dikkat istiyor; bir yandan cümlelerin, cümle parçalarının nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak için yavaşlaması gerekirken, bir yandan da bir ırmak gibi akan, nefes almadan konuşan bir metni okuma hissi sayesinde metnin psikolojik hızı—çelişkili bir biçimde—artıyor.
Atay’ın bu tekniği Günseli’nin ortaya çıktığı bölüm için kullanırken büyük olasılıkla Joyce’tan esinlendiğini tahmin ediyorum ben de. Atay’ın bölümü, Turgut’un nihayet Günseli’yi bulduğu anda, Günseli’nin konuşmasıyla başladığı için ilk bakışta yine “nihayet kadının söz aldığı bölüm” izlenimini veriyor, Joyce’u tekrarlıyor; ama ilerleyen sayfalarda bu durum değişiyor.
Bu ortaklıkları gördükten sonra, iki metnin içeriğine baktığımızda, bu bölümlerin yüzeydeki benzerliklerine karşın, konu ve işlev olarak birbirlerinden çok farklı olduklarını görüyoruz; Oğuz Atay’ın, bir kez daha, başka bir yazardan aldığı tekniği kendi meramını anlatmak için, çok başka bir amaçla kullandığını anlıyoruz.
İki metin arasındaki en önemli fark, anlatıcı. Joyce’ta metin tümüyle bir iç monologdan oluşuyor; oysa Atay’da bölüm (en azından ilk başta) dış seslerin konuştuğu bir metin olarak başlıyor. Turgut, ilk kez 428. sayfada kısa ifadelerle söze karışmaya başlar (“beni de yemeğe çağırsaydınız Günseli”), 436. sayfada ise “yoruldunuz Günseli bir ara verelim entracte verelim” diyerek sözü alır; Turgut’tun anlattıklarına Günseli 441. sayfada cevap verir (“bütün bu kahramanlar bütün bu dedikodular…”), sonra tekrar Turgut devam eder (“bütün teselliyi resimde arkada kalmış…”) Böylece, metin karşılıklı bir konuşmaya dönüşür; sonra, 453. sayfada, Oğuz Atay için tematik önem taşıdığını bildiğimiz “Oyun” bölümü başlar, Turgut bir tuluat oyuncusu gibi komik kafiyelerle konuşmaya (düşünmeye?) başlar (“sefalar getirdiniz / ayaklarınızı silmediniz, hoş bulduk / boş bulduk, sineye / sahneye…”). Metin daldan dala atlar, maç anlatma pasajı gelir, “Oyun” 475. sayfada “buyrunuz, tuzunuz, susunuz…” tekrarlarıyla biter. Tam bu noktada, “Oyun” boyunca Turgut’un uyuyakaldığını, bu oyunun bir düş olduğu şüphesini veren bir cümle var, ama bu cümle Selim’in uyuyakalması ile ilgili. Kişilerin birbirine karışmaya, içiçe geçmeye başladığı bu belirsizlik, Turgut ile Günseli’nin Selim’den bahsetmesinin sürdüğünü anlamamızla çözülür ve 485. sayfada Selim’in mektubunun metnine bağlanır. Böylece, Günseli ve Turgut’tan sonra bu kez Selim’in de doğrudan söz almasıyla bölüm biter.
Özetlersek: Joyce’ta tüm bölüm boyunca tek bir kişinin uyanık düşünceleri varken, Atay’da üç kişinin sözleri ve iç monologu içiçe geçer.
Anlatıcının (ve anlatım tekniklerinin) çok farklı olmasının yanısıra, iki bölümün roman içindeki işlevleri de çok farklı. Ulysses’te Penelopeia bölümü, roman boyunca anlatılanları kadın gözüyle tekrar gösterip romanı bir sona ulaştırıyor. Joyce’un kadın arketipini nehre benzettiğini, nehrin okyanusa ulaşma metaforunu Finnegans Wake’te de kullandığını bilince, bu bölüm, Penelopeia’nın nehrinin romanı denize ulaştırdığı delta. Atay’da ise bu bölüm Turgut ile Günseli’nin buluşmasının, Turgut-Selim-Günseli karakterlerinin içiçe geçmesinin yarattığı duygusal yoğunluğu anlatıyor; Atay’ın bölümü kitabın sonu değil, anlatının akışı içindeki doruk noktalarından biri, okuru kitabın sonuna hazırlıyor. Bu nedenle, noktasız-virgülsüz metnin yarattığı hız ve akış hissini Joyce’un kadın zihninin akıcılığını ve kıvrımlarını hissettirmek, Atay’ın ise Turgut ve Günseli’nin yaşadığı duygu yoğunluğunu vermek için, bambaşka amaçlarla kullandıklarını düşünüyorum.
Bunların yanısıra, Meltem Gürle’nin bu konudaki benzer gözlemleri de okumanızı öneririm: Ölülerle Konuşmak, s. 277-298.20Meltem Gürle, Ölülerle Konuşmak: Shakespeare’den Joyce’a Tutunamayanlar’da Edebi Miras Meselesi, çev. Ümran Küçükislamoğlu (İstanbul: İletişim, 2016)
5. Diğer tematik benzerlikler
Bu saydığım büyük ölçekli benzerliklerin yanısıra, Atay ile Joyce arasında daha ufak çaplı, metinleri tanıyanların görüp gülümseyeceği tematik göz kırpmalar da var. Bunlara iki örnek vermekle yetineceğim. Mesela, Tehlikeli Oyunlar’ın hemen başında (s. 19-20):
NACİYE HANIM: Baban olacak sarhoş da kim bilir nerede sızmıştır?
(Kâmil Bey görünür. Küçük yüzlü esmer bir adam, karanlık dudaklar, egzamalı eller. Hikmet’e bozuk paralar uzatır; Hikmet, biraz geri çekilir.)
KÂMİL BEY: Hikmet, oğlum! Bana bir şişe şarap alıver bakkaldan.
Ulysses’de de aynı Kâmil Beyi andıran ufak tefek bir sarhoş var; adı Paddy Dignam. İçki yüzünden ölüyor, Bloom gündüz onun cenazesine gidiyor. Dignam, gün boyu çeşitli ortamlarda anılıyor, ruh çağırma parodisi bölümünde hortlağı da görünüyor. Kirke’de bir köpeğe dönüşmüş olarak ortaya çıkar (s. 453 ve sonrası):
(Beagle cinsi köpek burnunu kaldırır, Paddy Dignam’ın gri, iskorbütlü suratını gösterir. Hepsini gevelemiştir. Leş gibi kokan, kadavrayemiş bir nefes verir. İnsan şekline ve ebatına bürünür. Dachshund postu kahverengi bir morg cübbesine dönüşür. Yeşil gözleri, kan bürümüş, parlar. Bir kulağının yarısı, burnunun tümü ve iki başparmağı gulyabanilerce yenmiştir.)
PADDY DIGNAM
(Boşlukta yankılanan bir sesle.) Doğru söylüyor. Benim cenazemdi. Doktor Finucane hastalığa yenilerek doğal sebeplerden eks olduğumu bildirdi. (Paramparça külrengi suratını aya doğru çevirir ve iç paralayıcı bir sesle ulur.)
Bence bu göz kırpmaların en eğlencelisi, Ulysses’de Bloom’un gezgin kitapçıdan alıp tüm gün cebinde gezdirdiği ucuz erotik kitap, “Sweets of Sin” (çeviride “Zinanın Zevkleri”). Kitapçı Bloom’a bu kitabı şöyle satar (s. 231):
Dükkâncı kurumuş çapaklı gözlerini kaldırdı.
— Zinanın Zevkleri, dedi üzerine parmağıyla vurarak. İyi kitaptır.
Bakın Atay ne yapmış (Tutunamayanlar, s. 529):
Bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. İşte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. “Aşkın Günahları”nı sattım gitti.



