Cinlerle Muhabere

Osmanlılarda Ruh Çağırma ve Ölülerle Konuşma

1850’lerde Amerika’da ortaya çıkıp hızla Avrupa’ya yayılan bir inanç olan ispiritizmacılık ölülerin ruhlarıyla iletişim kurulabildiğini iddia eder. Bu inanç neredeyse eşzamanlı olarak Osmanlı toplumuna da sirayet etmiştir. Bu inancı benimseyenlerle farklı nedenlerle reddedenler arasındaki tartışmalar bilim, din, inanç gibi kavramlar üzerine düşünmek için elverişli bir zemin teşkil ediyor.
Okuma listesi
Editör:
Redaksiyon:

İnsanoğlunun Ölümsüzlük Arayışı

Ölüm insan için bir son mudur? Yoksa iyiler için zevklerle, kötüler içinse azaplarla dolu yeni ve ebedî bir hayatın başlangıcı mıdır? Ölümden sonra ne oluyor? Sadece maddeden mi ibaretiz? Yoksa ölümlü bedenimizin dışında bir de ölümsüz bir ruha mı sahibiz? Öyleyse, bedenimiz öldükten sonra ruhumuza ne oluyor? Ölmüşlerin ruhlarıyla iletişim kurulabilir mi?

Tek tanrılı dinler insanoğlunun bu tür temel sorularına çağlar boyunca kendilerince tutarlı cevaplar üretmişlerse de, 19. yüzyılın ortalarında bu konuda onlara ciddi bir rakip peydah olur. 1848’de Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkıp hızla Avrupa’ya gelen, başlangıçta yerine göre “Amerikan spiritüalizmi”, “modern spiritüalizm”, “manyetik görüngüler” veya “havaya masa kaldırma” olarak anılan bir inanç kümesi Fransa’da kısa sürede sistematik bir düşünceye ve bu düşünceyi savunan dini-bilimsel bir harekete dönüşür. 1850’lerin sonunda adı konan bilimsellik iddiasındaki bu yeni inanç ispiritizmacılıktır.

İspiritizmacılık: Ruhlarla iletişim

İspiritizmacılık, büyük ölçüde, Badenli Doktor Franz Anton Mesmerin (1734-1815) 1770lerin ikinci yarısında geliştirdiği hayvansal manyetizma kuramından esinlenmiştir. Hayvansal manyetizma, Mesmerin yıllar boyunca (bugünkü tıbbi açıklamalara göre telkin ve kendi kendine telkin mekanizmalarıyla) tedavi ettiğine inandığı, hastalarıyla yaşadığı deneyimlerine  göre geliştirdiği ve bilimsellik iddiası taşıyan bir kuramdır. Buna göre, evrenin tamamını ve dünyadaki tüm bedenleri kaplayan, şifacılık pratiklerinde de kullanılabilecek akışkan bir evrensel madde vardır. Bu madde, kaybolan, kesintiye uğrayan, bozulan ahengi yeniden tesis etmeye yarar. Manyetizmacının yaptığı ise vücutta bu akışkan maddenin dolaşımını yeniden sağlayarak ahengin bozulmasından ortaya çıkan hastalıkları tedavi etmektir. Mesmercilik, ortaya çıktığı dönemde son derece ciddi ve şiddetli eleştirilere maruz kaldıysa da, okült (Osmanlıca mestûr, yani gizli, saklanmış) ve ezoterik (bâtınî) yaklaşımlarla ele alınıp büyü ve mistisizme bırakılmış alanların tıbbileştirilmesi sürecinde anahtar bir rol oynadı; birtakım eski şifa pratiklerinin sistemli ve bilimsel bir şekilde açıklanmaya konu olup kavramsallaştırılmalarında çok önemli bir dönüm noktası teşkil etti.

İspiritizmacılığın Avrupada birkaç yılda kazandığı büyük ivmeyi anlayabilmek için 1840 ve 1850lerdeki teknolojik ve bilimsel atılımlara yakından bakmak gerekir. O dönemde astronomi alanındaki keşiflerin yol açtığı spekülasyonlar nedeniyle başka gezegenlerde yaşam olduğuna yönelik inanış kuvvet kazanmıştır. Ulaşım (demiryolları), iletişim (telgraf) ve fotoğraf alanındaki icat ve ilerlemelerle ortaya çıkan ikinci sanayi devrimi, insanların düşünce ufkunu olabildiğine açmış, telgrafın icadı ve özellikle 1830larda telsiz telgrafta kaydedilen ilerlemeler o dönemde yaşayanların yakın geleceğe dair beklentileri ve hayal gücü üzerinde muazzam bir etki yaratmıştır. Mesmercilikten yoğun bir şekilde ilham alan ispiritizmacılık işte tam da bu bağlamda aynı tek tanrılı dinler gibi ölümün bir son olmayıp yepyeni bir hayatın başlangıcı olduğunu söyledi. Ancak kurumsallaşmış dinlerin aksine, yaşayanların, ölülerin ruhlarıyla iletişim kurabileceğini öne sürüp bunu bilimsel yöntemlerle gösterebilme iddiasındaydı.

Bu iletişimin nasıl kurulacağı meselesi zamanla billurlaşır. Ruhlar Amerika’da kendilerini önce duvarlara vurarak çıkardıkları sesler, ardından masalarda hareket ettirdikleri nesneler ile ifade ederler. Bir süre sonra, masalar dönmeye ya da yerden yükselmeye başlar. Ne var ki bu şekilde ifade edilebilecek hisler, verilebilecek bilgiler kısıtlı, kurulabilecek iletişimin çerçevesi de hayli dardır. Ölülerin ruhları evet ya da hayır anlamında ses çıkarmakla tatmin olamamakta, kendilerini daha nüanslı ifade etme arzusu duymakta, yaşayanlar ise sorularına gelişmiş, ayrıntılı cevaplar istemektedir. Terakki çağında, fotoğrafın icat edildiği, telgrafın kullanımının yaygınlaştığı 19. yüzyıl ortasında bu durum fark edilince, ölülerin ruhları ya da onlarla iletişimde olduklarını iddia eden yaşayanlar, soruna, zamanın ruhuna uygun çözümler bulurlar. Önce, ahşap bir tür otomatik yazı makinesi, bir nevi alfabe pusulası icat edilir. Bu aletin hareketleriyle medyum olarak adlandırılan aracı, yani ruh çağırma seansına katılanlarla ölülerin ruhları arasında iletişimi sağlayan, hikmeti kendinden menkul bir kişi, alfabenin harflerini birbiri ardına sıralayarak ortaya kelimeler, kısa cümleler çıkarmaya başlar. Bir süre sonra anlaşılır ki, terakki çağında böyle harf harf kelimeler yazdırılarak anlamlı ve zengin bir iletişimin ortaya çıkması güçtür. Üstelik seanslara katılanlar bu güdük ve kısa mesajları beklerken sabırsızlanmaktadır. Otomatik yazı aletleri ortadan kayboluverir, artık medyumlar doğrudan kendilerine malum olan ya da ruhların sessizce onlara aktardıklarını elleriyle kâğıda yazıvermeye başlarlar. İspiritizmacılık ruhlarla iletişim sürecini zamanın ruhuna uygun bir biçimde hızlandırmış, adıyla birlikte yolunu da bulmuştur.

1850’lerin sonunda ispiritizmacılık ve ruh çağırma seansları Avrupa ülkelerinde tam bir çılgınlık halini aldı. Gazetelerin bir numaralı gündemini oluşturan bu tür seanslara toplumun en tanınmış isimleri de katılmakta, kimisi meraklarını giderdikten sonra ispiritizmacıların iddialarına mesafeli yaklaşırken, kimisi de seanslarda ruhlarla kurulan iletişimin gerçekliğine inanıp kendilerini seanstan seansa atmaktaydı. Amerika’dan gelen bu tuhaf pratiğin Avrupa’da gerçek ve sistemli bir akım hâline gelmesinde başrolü Allan Kardec oynadı. Kardec, Fransız soylu kesiminden gelen Hippolyte Léon Denizard Rivail’in (1804-1869) ispiritizmacılık doktrinini kurarken edindiği takma isimdir. Rivail, meraktan katıldığı bir seansta kendisinin aslında Allan Kardec adında bir druidin –yani Kelt mitolojisinde aşağı yukarı şamana denk düşen bir toplumsal işlev üstlenen birisinin– reenkarnasyon ile dünyaya geri gelmiş hali olduğunu idrak ettikten sonra ismini bu şekilde değiştirmiştir.

1850’lerin sonundan itibaren, ispiritizmacıların ölülerin ruhlarıyla temas kurdukları iddialarına önce kiliseden, ardından da pozitivist çevrelerden çok sert eleştiriler geldi. İspiritizmacılığı ilkel mistisizmin güncel bir tezahürü olarak gören Katolik kilisesi, pek çok alanda sarsılan otoritesine rağmen, hâlâ tek hâkimi olduğu alanlardan ölüm ve sonrası üzerine böylesi rakip bir doktrinin ortaya çıkışına şiddetle karşı çıkmış, Katoliklerin bu tür seanslara katılmasını yasaklamış, İspanya başta olmak üzere kimi ülkelerde ispiritizmacı yayınları yakma merasimleri düzenlemiştir. Pozitivist çevrelerden de iki tür tepki geldi. Bazıları ruh çağırma seanslarında yaşanan hadiselere mekanik bir açıklama getirdi: Seanslarda olanlar –hareket eden, dönen masalar, havaya yükselen nesneler, otomatik yazı ya da transa geçen medyum yoluyla kendilerini ifade eden ruhlar vb.– ya bir kandırmaca ya da bilinçdışı hareketlerle ortaya çıkan olgulardır. İkinci açıklama türü ise psikolojiktir: Söz konusu olguların arkasında telkin ya da kendi kendine telkin gibi süreçler yatmaktadır. Manyetizmacı çevrelerden de eleştiri ve açıklama denemeleri gelir. Kimileri bütün bu olanların Mesmerciliğin geliştirdiği hayvansal manyetizma ve elektrik akımı etrafında şekillenen akışkanlık kuramı ve manyetizma pratikleri çerçevesinde anlaşılması gerektiğini ileri sürer. Manyetizma taraftarlarının bir kısmı, ispiritizmacılığın, bu fiziki süreçleri ruhların etkisine atfetmekle saçmaladığını ve manyetizmacılığın bilimselliğinden uzaklaştığını söylerken, bazıları da manyetizmacılığın akışkanlık kuramıyla, ispiritizmacılığın iletişime geçilebilen ve maddi dünyaya müdahale edebilen ruhlar kuramını harmanlayan daha uzlaşmacı bir tutum takındılar.

Osmanlı Toplumunda İspiritizmacılık

Bütün bu gelişmeler ve tartışmalar Osmanlı İmparatorluğu’nda da eşzamanlı olarak cereyan etti. Fransız ispiritizmacı basın ile, İstanbul’daki Fransızca Osmanlı basınında 1860’lı yılların başında düzenli bir biçimde çıkan haberlerden imparatorluğun başkentinde, 1850’lerin ilk yarısından beri ruh çağırma seansları düzenlendiğini, şehirde birkaç medyum bulunduğunu, bu dar çevrenin esasen Levantenlerden müteşekkil olduğunu ve bu çevreye şehre gelen Avrupalıların da katıldığını öğreniyoruz. Burada da, aynı Avrupa’da olduğu gibi ispiritizmacılık bir yandan Katolik kilisesinin, bir yandan da bilimci bir söylem kullanan başka çevrelerin eleştirilerine maruz kalmıştır. İngilizce ve Fransızca başka kaynaklardan İzmir, Halep ve Beyrutta da ruh çağırma seansları gerçekleştirildiğini anlıyoruz. Kendisini İstanbuldaki ispiritizmacıların başkanı olarak tanıtan Fransız avukat Reposnun Fransız basınına düzenli olarak yolladığı mektuplarda, Allan Kardecin birbiri ardına çıkardığı ve ispiritizmacılığın İncili olarak görülen hacimli kitapların Pera kitapçılarında yok sattığı gibi ilginç iddialara rastlamak mümkün.

1850 ve 1860’larda imparatorluğun bazı şehirlerinin en kozmopolit kesimlerinde ispiritizmacılığın bilindiği ve yaygınlaştığına şüphe yok. Ancak üst sınıflar dışında ve özellikle Müslümanlar arasında bilimsellik kisvesi altındaki bu yeni inancın ne derece etkin olduğuna dair bir bilgimiz yok. Manyetizmacılığa dair kısa da olsa kimi bilgilere, 19. yüzyılın ilk yarısında Türkçe olarak yazılmış geleneksel şifa pratiklerine dair bir ansiklopedik bir eserde yer verildiğini biliyoruz. Ancak ispiritizmacılığa dair ilk Türkçe metin 1876da “Ölülerin Ruhları” (Ervâh-ı Mevtâ) başlığı altında Revnâk dergisinde yayımlanan kısa bir makaledir. Yazar ruh çağırma pratiklerini şarlatanlık, bunlara kananları da aptallıkla itham ettikten sonra, bu tür pratiklerin eskiden inanılan cincilik, büyücülük, falcılık gibi hurafelerin bilimsel sosa bandırılmış bir hali olduğu saptamasında bulunur. Bu tür bir pozitivist yaklaşımla tam tersi sonuçlara varmak da mümkündür. Örneğin, İzmirli Katolik Ermeni bir Osmanlı olan Kalust Gostandyan (1840-1898), 1858’de Ermenice bir Mesmercilik kitabı yazmış ve 1860’larda İsviçre’de yayımlanan manyetizmacıların en önemli dergisinde çıkan makalelerinde benzer bir yaklaşımda bulunmuştur. Yazılarında Anadolu’daki nazar kaldırma ve önlemeye yönelik kurşun dökme ve başka birtakım büyü pratiklerini ayrıntılı bir biçimde tasvir etmiş ve bu gibi geleneksel pratikleri manyetizmacılığın bilimsel bir şekilde açıklamasıyla karşılaştırarak ele almıştır. Doğaötesini kontrol etmeye yönelik geleneksel ve yeni (yani “bilimsel”) pratikleri karşılaştırmak ve bunların aslında aynı gerçekliğin ifadesi olduğunun öne sürülmesi manyetizmacılık ve ispiritizmacılık tarihinde karşımıza çıkan sabit unsurlardır.

1876’daki bu ilk eleştirel metinden sonra, özellikle 1890’larda Osmanlı basınında manyetizmacılığa dair birtakım eleştirel ya da tanıtıcı makaleler ile bir adet hipnotizma üzerine gayet yetkin bilimsel kitap yayımlanmıştır. Aynı dönemde özellikle İstanbul’da hipnoz ve manyetizma gösterilerinin yaygınlaştığını, Fransızca ve İngilizce kaynaklardan olduğu kadar, kamu kurumlarının yazışmalarında ifade edilen endişeden de takip edebiliyoruz. Bu dönemde çoğunlukla Fransızcadan yapılmış kimi çevirilerde manyetizma, uyurgezerlik, reenkarnasyon ve falcılık üzerine bilgi ve anlatılara, keza edebi eserlerde de ruh çağırma seanslarına rastlıyoruz. Osmanlı okuru, 1880’ler ve 1890’lardaki bu yayınlar sayesinde, 1950’ler itibariyle parapsişik olgular adı verilen bu gibi konulara dair epey bilgi sahibi olmuştur.

Belki bu bilgi birikiminin de etkisiyle, II. Meşrutiyet döneminde, bilhassa 1910’dan itibaren, bu alanda müthiş bir yayın patlaması yaşanır. Manyetizmacılık üzerine ayrıntılı bir risale kaleme alınırken, ispiritizmacılığa dair pek çok klasik metin Fransızcadan, İngilizceden ve İtalyancadan Osmanlıcaya aktarılır. O zamana, yani 1850’lerden 1910’lara kadar, Türkçe olarak, Osmanlı toplumunda sadece Fransızca bilen kesimlerin ulaşabileceği manyetizmacı ve ispiritizmacı metinlerin ufak bir bölümü üzerine yorumlar mevcuttu. 1910’dan itibaren artık temel metinler çevrilerek yayımlanmış, okurlar Avrupa ve Amerika’da bu konulardaki güncel tartışma ve gelişmeleri tamamen parapsişik olgulara hasredilmiş iki dergi (İspiritizma ve Miftâhü’l-esrâr yani bugünkü Türkçeyle “Sırların Anahtarı”) vasıtasıyla günü gününe takip edilebilmiştir. Pek çok alanda onlarca kitap yayımlamış velut bir yazar olan Hasan Merzuk (1870-1926) Cinlerle Muhâbere yani “Cinlerle İletişim” başlığı altında 500 sayfalık ansiklopedik bir eser kaleme almış, artık bu sayede, Osmanlı okurları telepati, öngörü, uzaktan görme konularında da bilgilere ulaşabilmiştir.

Parapsişik yayın furyası ciddi ve sert tepkilere yol açar. Kimisi bu konularla ciddi bir biçimde meşgul olanlarla dalga geçmekle yetinir, kimisi de bu ilgi ve pratikleri tehlikeli bularak kamusal alana müdahale etme ihtiyacı duyar. Bir grup doktor, mesleklerinin alanına girdiğini düşünerek özellikle ispiritizmacıları hedef alan ağır eleştirilerde bulunur. Bunlar arasında o dönemde Almanya’daki ihtisas eğitiminden henüz yurda dönmüş olan genç bir doktor da vardır. Bugün Osmanlı ve Türk psikoloji ve psikiyatrisinin kurucusu olarak kabul edilen Mazhar Osman Usman (1884-1951), 1910da İspiritizma Aleyhine başlığıyla 64 sayfalık çok sert bir eleştiri metni yayımlar. Bu kitapçık aslında özgün bir çalışma olmayıp Joseph Grasset adlı bir Fransız nöroloğunun 1907 tarihli ve çok daha hacimli bir eserinden seçilerek bir araya getirilmiş metinlerden oluşur. Mazhar Osman’ın büyük oranda çeviri olan risalesinin son sayfalarından kısa bir alıntı, eserin ana fikri ve üslûbunu göstermeye yeterlidir: “Ervâhın sakat dimâğlardan başka dolaşacak yeri yoktur. Âlem, hakikatle, fenle istilâ ve idâre olunmaktadır.” Mazhar Osman, metninde birkaç kez cahillik ile inanmak arasında doğrudan bir ilişki kurup bir yerde hiller zâten inanacak hezeyân arıyor” diye adeta haykırır. Bu, ispiritizmacılığa karşı bir tepkinin ötesinde genel anlamda 1908 sonrasında serbestçe kendini ifade eden dünyevi hatta din-karşıtı söylemin veciz bir örneği olarak değerlendirilmeli.

Ama ispiritizmacılıktan rahatsız olan tek kesim pozitivist ve materyalist Osmanlılar değildir. Maneviyatçı çevrelerden ve özellikle ulemadan da tepkiler yükselir. Bunlar arasında üç eğilim göze çarpar. İlk olarak, dindar kesimlerde ispiritizmacılık genel olarak materyalizm karşıtı mücadelede bir müttefik olarak algılanır. Dinî anlatı artık materyalistlerin ruh yoktur iddiasına karşı yalnız değildir, bilim olduğunu iddia eden ve Batıdan gelmiş bir doktrin de kendini ruhun varlığını ispat etmeye hasretmiştir. İkinci eğilim, özellikle manyetizmacılık pratikleri ve telepati ve telkin gibi parapsişik olgular ile tasavvufi birtakım pratikler arasında paralellikler kurmaktır. Bu ilk iki eğilim manyetizmacılık ve ispiritizmacılığın temel iddialarının doğru olduğunun altını çizip, bunların aslında dinî anlatı çerçevesinde tutarlı bir biçimde açıklandığını öne sürer. Üçüncü eğilim ise, bu noktadan hareketle daha da ileri gidip, manyetizmacılığın bilimsel etkenlerle açıklama getirdiğini sandığı neden-sonuç ilişkisinin ve etki zincirinin, tıpkı dinî anlatının açıkladığı gibi, ulvî etkenlere bağlı olduğunu belirtir. Manyetizma yoluyla iyileştirildiği sanılan hastalıklar ya da hipnozla tedavi edilen sorunlar aslında keramet yani ilahî kuvvetle açıklanabilir. İspiritizmacıların ölülerin ruhlarıyla iletişim kurdukları yanılgısı ise daha sorunludur çünkü ölülerin ruhları ya cennette ya da cehennemde meşguldür, öyle insanların canı istedi diye gidip onlarla konuşacak bir halde değildirler. Gelip iletişim kuranlar ölülerin ruhları değil, şeytanî ruhlardır.

Peki bütün bu tartışmaları, yayın furyasını, farklı tepkileri nasıl yorumlamalı? Bütün bu olup bitenler, her şeyden önce, 1850’lerden 1910’lara Osmanlı toplumunda yaşanan değişimin çok boyutlu olduğunu ve bu değişim sürecinin dinî ve bilimci düşüncenin ya da laikler ve dindarların ya da Batıcı ve muhafazakârların çatışması gibi ikili ve basit karşıtlıklar üzerinden okunmasının pek de ikna edici olmadığını hatırlatıyor. Başka bir deyişle, nevi şahsına münhasır maneviyatçı bir Jön Türk olan Şehbenderzâde Ahmed Hilmi’nin (1865-1914) bu tartışmalar sırasında yayımladığı uzun bir makale dizisinin başlığı olan “Eski fikirler, yeni şekiller”in imâ ettiği gibi “yeni”yi, “eski”yi tamamen dışlamayan bir biçimde düşünmemizi salık veriyor.  Başka bir deyişle, bize en yeni” diye sunulan, bizim tamamen yeni” olarak algıladığımız bazı fikirlerin aslında kimi zaman eski” birtakım fikirlerin yeniden keşfedilmesi, yeniden dile getirilmesi, yeniden düşünülmesi süreciyle ortaya çıkan olgular olarak degerlendirilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Ardından, bize ilk bakışta gayri ciddi, ikincil gibi görünen kimi meselelerin de aslında temel siyasi tartışmaların bir parçası olduğunu gösteriyor. Belki de en önemlisi, insanoğlunun sınır tanımayan hayalgücü ile insanların içine doğup büyüdükleri tarihi koşulların göreli belirleyiciliği arasındaki ebedi gerilimi ve diyalektik ilişkiyi gözler önüne seriyor.

Bunları okudunuz mu?