Bilim Yoluyla, Vatan İçin

Geç Osmanlı Bilim Kavgalarından Bize Ne?

Geç Osmanlı bilim tartışmaları, toplumsal iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülebilir mi? İslam ve terakki arasında Ahmet Mithat Efendi ve Münif Paşa’nın metinleri bugüne ne söyler?
Okuma listesi
Editör:

19. asrın ikinci yarısında hızla gelişen Osmanlı basınında bilim ve teknoloji, ya da devrin tabiriyle “ulûm, fünûn ve sanayi” üzerine yayımlanmış yazıların çokluğu, çoğunlukla basın üzerindeki sansürün bir etkisi olarak değerlendirilir. Bu yaklaşıma göre, günün siyasi meselelerine değinmek yasak ya da riskli olduğundan, Osmanlı basını bilim ve edebiyat gibi nispeten tehlikesiz konular üzerine yayın yapma yoluna gitmiştir. Gerçekten de dönemin pek çok dergisinin başlığının altında “siyasetten başka her şeyden bahseder” gibi bir ibareye rastlanır, sözgelimi 1880’lerin tipik bir Osmanlı mecmuasının sayfalarında önce Nil timsahlarına dair zoolojik bilgiler, sonra bir gazel, sonra da yeni icatlara dair heyecanlı ifadelerle dolu bir makale okumak mümkündür. Ancak bilim ve teknolojiden bahsetmenin siyaseten nötr bir eylem olduğunu ima etmek, aslında bilimin nesnel (dolayısıyla siyasetten bağımsız) olduğuna ve teknolojik gelişimin durdurulamazlığına inanan çağımız insanının içine kolayca düştüğü bir yanılsama. Bilim ve teknoloji üzerine konuşmanın, toplumsal ve kültürel yapıların mevcut, ve gelecekte almalarını istediğimiz biçimlerine dair de konuşmak anlamına geldiğini fark ettikçe, Osmanlıların da bilimden bahsederek siyasetten bahsetmiş olduklarını görmemiz hiç zor değil. Bilim tarihçisi Steven Shapin’in makalelerini derlediği kitabına verdiği esprili başlıkta olduğu gibi, “Bilimi, bedeni olan, zaman, mekân, kültür ve toplum içinde konumlanmış, itibar ve otorite mücadelesi veren insanlar tarafından üretilmiş gibi ele almak”, bize bilimden konuşmanın toplumsal iktidar ilişkilerinin bugünü ve geleceğinden, yani siyasetten konuşmak anlamına geldiğini hatırlatacaktır.1Steven Shapin. Never pure: Historical studies of science as if it was produced by people with bodies, situated in time, space, culture, and society, and struggling for credibility and authority. Johns Hopkins University Press, 2010.

Shapin’in bir diğer önemli katkısını da burada vurgulamak yerinde olur: Modern toplumlarda bilim insanlarının ve kurumlarının ortaya çıkardıklarına, vatandaşlara tavsiye ettiklerine, politikacıların kimi zaman yürürlüğe soktuğu bilimsel uygulamalara karşı duyulan güven hayati bir önem kazanmış durumda. Temel toplumsal ilişki biçimlerinden biri olan güven, kültürel otoritenin dağılım ve işleyişinin de çerçevesini teşkil ettiğinden, bir toplumda bilimin yeri üzerine düşünürken, o toplumda güven ilişkilerinin nasıl kurulduğunu ihmal etmek bize eksik bir manzara sunacaktır. Bu açıdan, fazlasıyla aşina olduğumuz “bilimlerini alalım, ahlaklarını almayalım” söyleminin, bütün sığlığına rağmen, bu gerçeğe dair bir farkındalık içerdiği iddia edilebilir: Son dönem Osmanlı toplumunda bilim tartışması, aynı zamanda kimin sözüne neden ve ne kadar güvenmek, kime ne kadar kültürel otorite vermek gerektiği meselesine dair bir tartışmaydı. Bu yazılardaki amacım da, Osmanlı 19. yüzyılında bilimden bahsetmenin toplumsal ve siyasi anlamlarına dair örnekler üzerinde durmak, ve şu soruya cevaplar önermek olacak: Osmanlı bürokrat ve entelektüellerinin bilim hakkında söylediklerini, siyasetten bahseden sözler olarak okursak, karşımıza neler çıkar? Bilim, devlet, toplum ilişkilerinin yoğun biçimde tartışılmaya başladığı bir dönemi incelemek, bize bu ilişkiler hakkında neler düşündürebilir?    

Münif Paşa: “Muvâzene-i İlm ü Cehl”

Müstakbel Tanzimat devri elitinin gözünde bilimin anlamına dair önemli ifadelerle dolu 1838 tarihli meşhur Meclis-i Umûr-ı Nâfıa layihasına göz atarak başlayalım:2Mahmud Cevad, Maârif-i Umûmiye Nezâreti Tarihçe-i Teşkilât ve İcrââtı, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, 5-6. Yazıda alıntılanan tüm Osmanlı metinleri, okuma kolaylığı için sadeleştirilmiş ve kısaltılmıştır.

Dinî ilimler ahirette kurtuluşun vesilesi olduğu gibi, diğer fen bilimleri de insanların medenî bir hayat sürebilmesi için şarttır. Astronomi denizciliğin kolaylaşmasına hizmet ederek ticaretin yaygınlaşması ve artmasına katkı sunmakta, matematiksel bilimler ise askerî işler ve ordunun sevk ve idaresinde düzen ve verimliliği temin etmektedir. Buharlı gemi gibi tuhaf ve faydalı icatlar bu yolla ortaya çıkmış, mevcut bilimlerin gelişmesi ve yaygınlaşması ile yeni fen dalları doğmuş, bunun neticesinde sanayi ve zanaatta büyük kolaylıklar sağlanmıştır… Buna karşılık, cehalet ve bilgisizlik içindeki bir halk, üretim ve geçinme açısından güçlüklerle karşılaşacak, sanat ve mesleklerde ilerleme kaydedemeyecektir, himayesi altında olduğu devleti ve vatan sevgisinin ne olduğunu bilmeyecektir.

Başta tamamen bilimin maddi sonuçlarına değinen rapor, bilimsel bilgiden mahrumiyet şeklinde tanımladığı cehaleti ise iktisadi zararları kadar siyasi tehlikelerine de değinerek ele alıyor. Cahil bir halk, devlet ve vatana bağlılığına güvenilemeyecek bir halktır.

Benzer temalar, Tanzimat devrinin önde gelen bürokrat ve entelektüeli, 1862’de yayın hayatına başlayan Mecmua-i Fünûn’un kurucusu Münif Paşa’nın derginin ilk sayısında yayımladığı ve bu dönemi çalışanların aşina olduğu “Muvâzene-i İlm ü Cehl” makalesinde de karşımıza çıkar. Âlim olmakla cahil olmak arasındaki farklara değinen bu yazıda da ilimden kastedilenin modern bilimler olduğunu, örneklerin Avrupa’da görülen medeniyetten, demiryollarından, “vahşiler” kadar Çin gibi kadim medeniyetlerin de Avrupa karşısındaki güçsüzlüğünden gelmesinden anlarız. Münif Paşa, ilim sahibi toplumlarda ahlakın da yükseldiğini vurguladığı metninde, ilmî bir medeniyetin topluma huzur, refah, ve asayiş sağladığını belirtir, ve bu yazı açısından en önemli iki hususa da şöyle değinir: Öncelikle, kainatı araştıranlar, onda ilahi hikmeti buldukları ve Allah’ın kudretini daha iyi anladıklarından, daha sağlam bir inanca da sahip olurlar; yani ilimle iştigal, hakiki dindarlığın da temelidir. İkincisi, “Âlim olan bir zat, hükûmetin gerekliliğini ve ulu’l-emre itaat ile bağlılık konusundaki dinî ve aklî yükümlülükleri bildiğinden, ilim –hâşâ– erbâb-ı hükûmete zarar vermez, onların nüfuzlarını ihlal etmez. Ancak, zulmün ve batıl itikatların can düşmanıdır.”3Münif Efendi, “Muvazene-i İlm ü Cehl”, Mecmua-i Fünun l (1862), 21-34.

Münif Paşa’nın kastettiği zulmü metnin bağlamında, medeniyetin gelişmemesinden kaynaklanan bir hal olarak anlamak daha doğru olur, ama elbette II. Abdülhamit döneminde örgütlenecek, ilim okumuş öğrencilerin dünya görüşünü anlamak için de bir ipucu sağlayacaktır. Bu yazının konusu için önemli olan ise, 1838 layihasında da karşımıza çıkan fikirdir: İlim sahibi insanlar, doğal olarak devletin eylemlerini de daha iyi anlayan, vatana bağlılıkları daha sağlam insanlar olmalıdır. Sadece bilgileri ve bu sayede devlete sağlayabilecekleri maddi katkıları açısından değil, vatandaşlık görevlerine sadakatleri açısından da daha güvenilir insanlardır ilimin temsilcileri.

Bilimi çoğunlukla Kant’ın “sapere aude” çağrısının belli bir yorumlanış tarzını çağrıştırır biçimde, bir kahramanlık anlatısı içinde tahayyül ediyoruz. İnsan zihninin karanlıkla olan mücadelesindeki en önemli silahı olan bilimin tarihi, zamanında hakkı teslim edilmemiş, bilmeye cesaret eden birçok hakikat savaşçısının fedakârlıkları sayesinde atılmış dev adımların bir toplamı bu tahayyüle göre. Oysa yukarıdaki alıntılar, bize farklı bir manzara sunuyor ve bilimi, devlete saygı içinde, vatana yapılan bir hizmet olarak tarif ediyor. Aslında bu iki bakışın da temelinde ortak bir anlayış var: bilimi, nesnel gerçekliğe ulaşmanın yolu olarak görmek. Ne var ki eğer bilimi bizi hakikate ulaştıran bir bakış ve eyleyiş biçimi olarak görürsek, tartışmanın bitmesi gereken noktayı da gösterdiğine kani olmamız beklenir. Duygularımız, zevklerimiz, iman ettiklerimiz konusunda belki tartışabiliriz, ama aklımız yerinde ise gerçekliğe nasıl itiraz edebiliriz? Bu açıdan bakınca, bilim ile hakikat arasında kurulan ilişkiyi, devlet açısından bir tehdit değil, bir silah olarak görmek mümkün olur. Eğer bilim bize içinde yaşadığımız dünya hakkındaki hakikatleri gösteriyorsa, bu hakikatler de bize devletin okullarında öğretiliyor, devlet politikalarına yön veriyorsa, bunlar üzerlerinde uzlaşmamız, bilim adına konuşanlara güvenmemiz gerekir. Bu modelde bilimi devlet himaye eder, bilim adına konuşanlar da hakikatleri saptamak ve bunlar ışığında uygulamalar yapmak yoluyla hem devlete iktisadi güç kazandırırlar, hem de devletin eylemlerine yön gösterir, meşruiyet sağlarlar.4John Gascoigne. Science and the State. Cambridge University Press, 2019, xi.

Bu anlayışın ve bilim insanlarının kendilerini ulusal kahramanlar şeklinde temsil ederek otoritelerini devlet korumasına alma stratejilerinin 19. asrın son çeyreğinde Avrupa’da yaygınlaştığını, 1872’de Pasteur’den Bernard’a devrin önde gelen pek çok Fransız bilim insanının kurduğu Association française pour l’avancement des sciences’ın sloganının “Par la science, pour la patrie” (“bilim yoluyla, vatan için”) olduğunu hatırlamak yerinde olur burada.5Hélène Gispert. “«Par la science, pour la patrie», l’Association française pour l’avancement des sciences (AFAS), 1872-1914: Un projet d’histoire des sciences et de leur diffusion.” Revue d’histoire des sciences 55, no. 2 (2002): 295-300. Son dönem Osmanlısı’nda devlet kapasitesi ve insan gücü yetersizliğinden dolayı devlet ile bilim arasında girift bir ilişkinin kurulma şansı sınırlıydı, ancak bilimsel bilgiyi içeren kültürel sermayenin devlet korumasında, ve otoritesi devlet otoritesince onaylanan bir sermaye haline gelmesi bu dönemde gerçekleşti. Bilimin temsilcilerinin devlete ve toplumun düzenine bir tehdit olmanın tam aksi bir pozisyona yerleştiği, ideal vatandaşı simgelediği bir söylem, Münif Paşa örneğinde gördüğümüz gibi, 1860’larda şekillenmiş bulunuyordu.

Peki bu söylem hegemonikleşerek bilimin temsilcisinin ideal vatandaş olarak temsili genel kabul gördü mü? Yanıt elbette hayır. Yine romantik anlatılardan uzaklaşarak bilime yukarıda belirttiğim gibi bir “itibar ve otorite mücadelesi” çerçevesinde bakarsak, Osmanlı’da bilim adına konuşanların talep ettiği itibar ve otoritenin, hangi bağlamlarda, ne tür çatışmalar, ittifaklar, hücum ve tavizler yoluyla, ne dereceye kadar elde edildiğini inceleme imkânı buluruz. Bu gözle bakınca, “Avrupa’nın bilim yoluyla başardığı maddi ilerleme” anlatısını neredeyse fantastik boyutlara çıkaracak denli büyük bir coşku ile anlatmayı –19. asır Osmanlı metinlerinde sıkça karşımıza çıkan bir eğilim– bu gerçeğin farkında olmadığı iddia edilen kesimler karşısında bir otorite elde etme yolu olarak görebiliriz. Devlet himayesine de dayanmayı talep eden bu otoriteye elbette gelen itirazlara bu yazıda sadece dolaylı olarak, tam da yukarıda değindiğim dönemde Ahmet Mithat Efendi’nin yayınladığı bir yazı üzerinden değineceğim.

Ahmet Mithat Efendi: “Redd-i İtiraz ve İzah-ı Hakikat”

Ahmet Mithat’ın 1871-72’de, henüz yirmilerinde bir yayıncı iken çıkardığı Dağarcık mecmuasında evrim ve doğadaki madde döngüleri üzerine yazdığı yazılara gelen tepki üzerine, Osmanlı toplumunda teşhis ettiği gerilime değinen ilginç bir makale bu.6Aşağıdaki alıntılar için Ahmet Mithat Efendi “Redd-i İtiraz ve İzah-ı Hakikat” Dağarcık 8 (1872), 234-50. Ona göre gerilim, eski ile yeninin temsilcileri arasındaydı ve iki taraf da sadece kısmen haklıydı. Eskiyi savunanlar, Osmanlı hükümetinin benimsediği medeni kanunları, kıyafetleri ve ilimleri “gâvur icadı” diye yaftalayıp reddediyorlardı. Oysa İslam, medeniyete ulaşmak için en, belki de tek, uygun dindi; öyle ki, “eğer İslam dini, hâşâ, zaten inmiş olmasaydı, bugünün terakki etmiş medeniyetinin, bu dini arayıp bulması gerekecekti”. Öte yandan, yenilik taraftarları henüz İslam hakkında pek az bilgiye sahipken Avrupa’ya gidiyor, burada ilmin “gaz kuvvetiyle havada kuş gibi uçmak, yeni gemilerle yunus balığı gibi denize dalıp istediği yerden çıkmak, koca dağları yarıp üzerinden şimendifer geçirmek” gibi harikalarıyla karşılaşıyorlardı. Eskiyi savunanların Avrupa’yı külliyen küfür ile suçladıklarını gördüklerinde de öfkeleniyor, cehaletleri yüzünden bu fikrin İslamdan kaynaklandığını zannediyor, dolayısıyla da muzır düşüncelere sahip bir kitle haline geliyorlardı. “Osmanlı çocukları” bölünmüştü, yani mesele siyasi bir tehlike arz ediyordu. Çözüm, toplumdaki bilgisizliği gidermekti Ahmet Mithat’a göre, buna da herkesin bazı temel gerçekleri fark etmesi zemin oluşturacaktı. “Avrupa terakkiyatının (zannedildiği gibi) gâvur icadı olmadığını ve bilakis eski Müslümanların eseri olduğunu” da, İslamın terakkiyi engellemek bir yana, emrettiğini de tüm Osmanlılar bilmeliydi. Osmanlı çocuklarını çatışmadan kurtaracak olan şey, İslamı da yeni bilimleri de doğru anlamaktı dolayısıyla. Doğru (yani terakkinin temeli olarak) anlaşılan İslam bilime, ve yine doğru (yani Avrupalı değil evrensel olarak) anlaşılan bilim de İslama ve İslamın meşrulaştırdığı siyasi ve toplumsal düzene yabancılaşmayı önleyecekti. Bu “doğru anlama”yı sağlayacak yeni bir toplumsal kesim de önermiş oluyordu Ahmet Mithat: yeni ilimleri de, İslam’ın “özünü” de iyi bilen –yol göstericiliğini de kendisinin yaptığı– ahlaklı, bilgili, güvenilir yeni bir seçkin sınıfı.

Ahmet Mithat’ta karşımıza çıkan evrensel bilim fikri, yukarıda ele aldığım söylemdekinden farksızdır: nesnel gerçekleri bulup harikalar üretmeyi sağlayan, yani devlete, ekonomiye hizmet eden maddi sonuçları olan bir görüş ve eylem tarzı. Bu açıdan günümüz teknokratik düşünce biçimlerine ters düşen bir yaklaşım olmadığını ve Türkiye siyasi düşüncesinde bilimin yerine dair temel bir yaklaşımın ilk örneklerinden bir olduğunu düşünüyorum bunun. Ancak bilimin nesnelliği, toplumsallıktan arınmışlığı anlamına gelmez Ahmet Mithat’ın keskin gözüne göre; konuşan, eyleyen “bilim” diye bir varlık değil, onu temsil eden insanlardır ve bunların ideal vatandaş olacağı kolayca varsayılamaz. Bu insanlar toplumsal bir konumu işgal ederler; hem diğer seçkinlerle, hem avamla ilişki halindedirler, ve her toplumsal ilişki gibi bunlar da çatışma üretme potansiyeli taşır. Dolayısıyla, öncelikle seçkinler arasında bir uzlaşma kurularak, İslamın ve bilimin otoriteleri mezcedilmelidir. Eğitim seviyesi yükseldikçe avam da, bilim ve teknoloji harikaları hakkında yayınlanan yazılar sayesinde terakki yolunda daha istekli ve çalışkan olacak, bilimsel terakki ile İslam’ı bir gördükleri için de toplumsal düzen açısından “tehlikeli” düşüncelere sapmayacaktır.

Ahmet Mithat’ın roman ve makalelerinde karşımıza çıkan ideal Müslüman Osmanlı vatandaşı, bilim yoluyla ortaya çıkarılan tabiat kanunlarının ilahi kanunlar olduğunu anlar, bilimsel bulguları İslamı daha iyi anlamanın, bilimin ürünlerini de Müslüman toplumları yüceltmenin yolu olarak görür. Bilim ve ürettiği harikalara duyulan hayranlığın, toplumsal düzeni bozmak bir yana, sorumlu, olgun, çalışkan vatandaşlar üretmeye zemin hazırlaması da ancak böyle mümkündür. Ahmet Mithat’ın teşhis ettiği gerilim ve bulduğu çözüm, yukarıda ele aldığım söylemin, bilimin toplumsal otoritesinin İslama da dayandırılması, otoritesini İslamdan alan kesimlerin de memnun edilmesi gerektiğini yeterince vurgulamamış olduğunu düşündüğünün, belki de, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dediği gibi, içinden geldiği esnaf tabakasının toplumsal dönüşümden duyduğu endişeye ılımlı bir tonda sözcülük ettiğinin göstergesidir.

Bu noktada da yeniden devlet devreye girer. Kültürel sermaye biçimlerinin temsilciliğini üstlenenler arasındaki mücadeleler bir “piyasa düzenleyicisi”ni devreye soktuğunda, bu düzenlemenin nasıl olacağına dair çatışmaları bizzat içinde barındıran ve bu çatışmaların bileşkesine göre konum alan, bu konuma göre de tüm kurumları ve silahları ile mücadeleye katılan devlet. Kitlelerin bir disipline etme süreci ile ortak algı biçimlerine ve ideallere sahip vatandaşlar haline getirilmesi için sansürden gümrük tarifelerine, mahkemelerden eğitim kurumlarına kadar tüm araçlarını kullanarak otorite dağılımına olabildiğince yön verme imkânlarına sahip devlet, 1880’ler sonrası Osmanlı’sında, kapasitesi sınırlı da olsa, İslam ve bilim arasındaki uyumu vurgulayarak bilimin temsilcilerini “ahlaklı” da kılmak isteyecektir. Devlet, bu denklemde birbirleriyle uyumu Ahmet Mithat gibi yazarlarca vurgulanan İslam ve bilimin koruyucusu, ve meşruiyetini bunların her ikisine de dayandıran bir yapı olarak hem siyasal düzeni, hem terakkiyi mümkün kılacak nihai güç olarak karşımıza çıkar. İlim de, İslam da “mutlak” olanı gösteriyorsa, hamileri de “mutlak” bir devletten başka ne olabilir?

Ne var ki bu hesap tutmayacak, Münif Paşa’nın tabiriyle ilmi zulmün düşmanı olarak görmeye yönelen gençler, otorite piyasasının düzenleyiciliğini ellerine almak isteyeceklerdir. Ancak sonuçta ortaya çıkanın II. Abdülhamit devrindeki düzenlemeden ne dereceye kadar farklı olduğu, bilim adına konuşanlara verilen gücün ne kadar değiştiği ve bilimsel bulgulara “mutlak gerçek” gözüyle bakıldığında devletle bilim arasındaki ilişkinin başka türlü nasıl kurulabileceği tartışmaya açıktır.

Notlar

(1) Steven Shapin. Never pure: Historical studies of science as if it was produced by people with bodies, situated in time, space, culture, and society, and struggling for credibility and authority. Johns Hopkins University Press, 2010.

(2) Mahmud Cevad, Maârif-i Umûmiye Nezâreti Tarihçe-i Teşkilât ve İcrââtı, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, 5-6. Yazıda alıntılanan tüm Osmanlı metinleri, okuma kolaylığı için sadeleştirilmiş ve kısaltılmıştır.

(3) Münif Efendi, “Muvazene-i İlm ü Cehl”, Mecmua-i Fünun l (1862), 21-34.

(4) John Gascoigne. Science and the State. Cambridge University Press, 2019, xi.

(5) Hélène Gispert. “«Par la science, pour la patrie», l’Association française pour l’avancement des sciences (AFAS), 1872-1914: Un projet d’histoire des sciences et de leur diffusion.” Revue d’histoire des sciences 55, no. 2 (2002): 295-300.

(6) Aşağıdaki alıntılar için Ahmet Mithat Efendi “Redd-i İtiraz ve İzah-ı Hakikat” Dağarcık 8 (1872), 234-50.

Bunları okudunuz mu?